yandex izleme
A’dan Z’ye Sahabeler
Duyurular
[BD] GRAFİKER

Alımlarımız Başlamıştır

[BD] ARGE

Alımlarımız Başlamıştır

| AltayForum.web.tr forumda kalitenin yeni adresi herzaman sizinle...
Sitelerinizi Altayforum.web.tr farkıyla ücretsiz olarak tanıtma imkanı sunuyoruz.
Net Programlama dilleri ile aradığınız herşey burada yüzlerce proje örneği ile sizde .Net dillerinde başarıyı yakalayın.
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi
SABİT KONU A’dan Z’ye Sahabeler 1556 ALTAY FORUM 18
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
SABİT KONU A’dan Z’ye Sahabeler
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#1
Abdullah bin Cübeyr (r.a.)

Hz. Abdullah, İkinci Akabe Biatı’nda bulunmuş, hicret ettiği takdirde Re­sû­lul­lah’ı hayatı pahasına koruyacağına dair söz vermişti. Putları hiç sevmezdi. Sehl bin Hüneyf (r.a.) ile birlikte geceleyin müşriklere ait tahtadan yapılmış putları kırarlar, yakmaları için sahabilere getirirlerdi.

Hz. Abdullah, İslam’ın kahraman bir mücahidiydi. İyi ok atardı. Peygamberi­mize itaatte kusur etmezdi. Peygamberimiz (a.s.m.) bunu bildiği için Uhud Savaşı’nda onu 50 kişilik okçu birliğinin başına kumandan tayin etti. Okçulara da şu tavsiyede bulundu:

“Bizi arkamızdan koruyunuz, sakın yerinizden ayrılmayınız! Bizim öldürül­düğü­mü­zü görseniz de yardımımıza koşmayınız. Ganimet topladığımızı görse­niz de bize katılma­yınız. Kuşların bizi kapıştığını görseniz de, ben size haber göndermedikçe sakın yerinizden ayrılmayınız. Siz yerinizde durmazsanız biz galip olamayız.”

Peygamberimiz bu emrini bir defa daha tekrarladı. Sonra da bunu tebliğ ettiğine dair Allah’ı şahit tuttu.

Biraz sonra da savaş başladı. Başlangıçta İslam ordusu büyük bir galibiyet el­de etti. Müşrikler kaçışmaya, Müslümanlardan bir kısmı da ganimet toplamaya başladılar. Bunu gören okçulardan bazıları:

“Ne duruyorsunuz?! Allah, düşmanı bozguna uğrattı. Kardeşleriniz ganimet topluyor. Siz de ganimet toplayınız.” di­ye bağırmaya başladılar.

Başta kumandanları Abdullah bin Cübeyr (r.a.) ol­mak üzere içlerinden çok azı, Re­sû­lul­lah’ın emirlerini hatırlatarak bunun doğru olmadığını, Allah’a ve Resûl’üne itaat etmek gerektiğini söyledilerse de dinlete­mediler. Diğerleri:

“Biz, vallahi gidip ganimetten nasibimizi alacağız.” dediler. Ve vazifelerini terk ederek ganimet peşine koştular. Hz. Abdullah’la birlikte 10 kişi sebat etti.

Hâlid bin Velid o sırada henüz Müslüman olmamıştı. İyi bir kumandandı. Sa­vaş taktiklerinde çok başarılıydı. Okçular orada bulunduğu müddetçe muvaffak olamayacaklarını biliyordu. Önce okçuların tamamen susturulması gerektiğine inanıyordu. Tepenin gerisine çekilerek, okçuların bir açığını yakalamak için fır­sat kollamaya başladı. Çoğunun tepeyi terk ettiğini görünce de hemen harekete geçti.

Abdullah bin Cübeyr (r.a.), müşrik süvarilerinin üzerlerine geldiğini görün­ce, yanın­da kalan 10 sahabiye, açılıp yayılmalarını, düşmanı öyle karşılamalarını emretti. Mücahitler saf hâlinde dizildiler, müşrikleri oka tuttular.

Hz. Abdullah büyük bir mahcubiyet içerisinde düşmana ok atıyordu. Tepeyi terk eden okçuların mesuliyetini bütün ağırlığıyla üzerinde hissediyordu. Bir ara düşmana atacak ok kalmadığını gördü. Mızrağıyla hücuma geçti. Birkaçını yaraladı. Mızrağı kırılınca kılıcını sıyırdı. Kanının son damlasına kadar müşrik­leri oyalamak istiyordu. Neticede müşrikler vücudunu delik deşik ettiler. Böy­lece Abdullah bin Cübeyr (r.a.), ölüm pahasına Re­sû­lul­lah’ın emrini yerine getir­miş ve şehadet mertebesini kazanmıştı.[1]

Allah ondan razı olsun!

_____________________________
[1]Tabakât, 2: 39-40; 3: 473; Müsned, 4: 293.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#2
Abbas bin Abdülmuttâlib (r.a.)

İslamiyet’ten önce de Kâbe’ye hizmet kutsi bir vazife kabul edilirdi. Bu mukad­des vazifeyi Kureyş’in asil ailelerinden olan Hz. Abbas’ın ailesi yerine getirirdi. Kâbe’yi tamir eder, ziyaret edenlere su dağıtırlardı. Kâbe’ye hizmet, bu ailenin bir geleneğiydi.

Hz. Abbas henüz çocuktu. Bir gün kayboldu. Annesi her tarafı aradı, fakat bir türlü onu bulamadı. “Eğer Abbas’ımı bulursam, Kâbe’yi ipek kumaşla süsleye­ceğim!” diye adakta bulundu. Sonunda Abbas çıkageldi. Annesi de sözünü yeri­ne getirdi. Böylece Kâbe, ipek kumaşla tarihte ilk defa Hz. Abbas’ın annesi ta­rafından örtülmüş oldu. Ailesinin bu güzel âdetine sahip çıkan Hz. Abbas, Kâbe’de kimsenin kötü söz söylemesine müsaade etmezdi.

Hz. Abbas, Müslüman olmadan önce de yeğeni Re­sû­lul­lah’ı severdi. Onu Mekke müşriklerine karşı korurdu. Peygamber Efendimiz bazı mühim kararlar aldığında önce onunla istişare ederdi. Mekke müşrikleri Re­sû­lul­lah’ı (a.s.m.) çok rahatsız ettiklerinde Medineliler kendi beldelerine davet ettiler. Meşhur Akabe Biatı’nda Hz. Abbas da bulunarak, onlardan, Re­sû­lul­lah’ın korunması için canlarıyla mallarıyla çalışmalarını iste­di. Medinelilere hitaben şöyle konuş­tu:

“Ey Medineliler! Muhammed’in yüksek mevkiini ve kıymetini elbette bili­yorsunuz. Mekke’deki düşmanlarından onu koruduk, korumaya devam edece­ğiz. Onu Medine’ye davet ediyorsunuz. Ancak onu koruyabilecekseniz mem­leketinize götürünüz. Şayet onu himaye edeceğinizden emin değilseniz bu te­şebbüsten vazgeçiniz.”

Böylece Hz. Abbas, Re­sû­lul­lah’ın korunmasını garantiye almak istedi. Medi-neli­ler­den söz aldı. Medineliler, Evs ve Hazreçliler, Re­sû­lul­lah’ı canları gibi ko-ruyacak­la­rına söz verince, Hz. Abbas’ın gönlü rahatladı, endişesi zail oldu. Üçüncü Akabe Biatı böylece müspet neticelendi.

Hz. Abbas, Bedir Harbi’nde müşriklerin safında yer almıştı. Re­sû­lul­lah Efen­dimiz bütün sahabilere onun öldürülmemesi hususunda talimat vermiş ve:

“Abbas’la karşılaşırsanız, sakın onu öldürmeyiniz! Abbas bizdendir.” buyurmuş­tu.

Hz. Abbas, Bedir Savaşı’nda esir alındı. Peygamberimiz, esaretten kurtulabil­mesi için, diğer esirler gibi fidye ödemesi gerektiğini bildirdi. Hz. Abbas:

“Yâ Re­sû­lal­lah, ben Müslüman’ım. Kureyş kabilesi beni bu savaşa zorla getirdi.” de­di. Peygamberimiz:

“Senin Müslümanlığını Allah bilir.” buyurdu, “Söylediğin doğruysa, Allah elbette onun sevabını sana verir. Fakat sen görünüşte bizim aleyhimizdeydin. Sen, kurtulman için fidyeni ödemeye bak.”

Savaştan sonra, Hz. Abbas’ın üzerinde bulunan bir miktar paraya ganimet olarak el konulmuştu. Hz. Abbas, Peygamberimize:

“Hiç olmazsa benden aldı­ğınız altınları fidye olarak kabul et.” dedi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu teklifi kabul et­medi:

“Hayır, o para, Allah’ın bize senden nasip ettiği bir ganimettir.” buyur­du. Hz. Abbas:

“Yâ Re­sû­lal­lah, benim ondan başka malım yok. Sen beni Mek­ke’de halktan dilenecek bir hâlde mi bırakacaksın?!” dedi. Peygamberimiz (a.s.m.):

“Ey Abbas, altınlar nerede kaldı?!” diye sordu. Hz. Abbas şaşırmıştı. Re­sû­lul­lah’a:

“Hangi altınlar?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Mekke’den çıktığın gün, hanımın Ümmü’l-Fadl’a teslim ettiğin altınlar! O esnada yanınızda ikinizden başka kimse yoktu. Sen o zaman hanımına, ‘Bu se­ferim esnasında başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet başıma bir felaket ge­lir de geri dönmezsem, şu kadarı senin içindir. Şu kadarı Fadl için, şu kadarı Ab­dullah için, şu kadarı Ubeydullah için, şu kadarı da Kusem içindir.’ demiş­tin.”

Hz. Abbas’ın şaşkınlığı iyice artmıştı:

“Bunu sana kim haber verdi? Vallahi bunu benden ve Ümmü’l-Fadl’dan başka hiç kimse yoktu!” dedi. Peygamberi­miz:

“Allah haber verdi.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Abbas:

“Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki, sen Allah’ın Resûl’üsün” diyerek Müslümanlığını açıkladı.[1]

Peygamberimiz, amcasının tekrar Mekke’ye dönmesini, müşriklerin hareket­lerini kontrol edip kendisine bildirmesini istedi. Hz. Abbas, Mekke’ye döndü, bir müddet ima­nını gizledi. Çok mühim vazifeler gördü. Mekke’de bütün olan bi­tenleri Re­sû­lul­lah’a ulaştırır, Mekke’nin nasıl fethedilebileceğini bir bir anlatır­dı.

Müşrikler bunun farkındaydılar. Bu sebeple Hz. Abbas’ı hiç sevmezlerdi. Fa­kat bir şey de diyemezlerdi. Bununla beraber, Hz. Abbas da onların surat asma­larından rahatsız olurdu. Zaman zaman:

“Yâ Re­sû­lal­lah, müşriklerin beni gör­düklerinde surat asmalarından rahatsız oluyorum!” derdi. Peygamberimiz onu teselli eder ve:

“Onlar seni sevmedikçe cennete giremez.” buyurur, onların ahirette çekecekleri aza­ba dikkat çekerek onu teselli ederdi.

Hz. Abbas zaman zaman hicret etmeyi düşünür, Peygamberimizden izin is­terdi. Fakat Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ona:

“Allah benimle peygamberliği sona erdir­diği gibi, seninle de hicreti sona erdirecektir.” der, Mekke’de kalmasını ister­di.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Abbas’ı çok severdi. Onun hakkında “Kureyş’in en cö­mer­ti­dir.” buyurur, “Ey Allah’ım, Abbas’ı ve çocuklarını affet, onları günah kirlerinden temizle, muhafaza et!” diye duada bulunurdu.[2]

Peygamber Efendimiz, Hz. Abbas’a hitap ettiğinde, “Ey Re­sû­lul­lah’ın amcası” derdi. Hz. Abbas, bu hitaptan çok hoşlanırdı. Sık sık Re­sû­lul­lah’a gelir, kendisi­ne dua ve ilim öğretmesini isterdi. Re­sû­lul­lah Efendimiz de ona kısa ve öz dualar öğretir, dünya ve ahirette afiyet dilemesini isterdi.

Hz. Abbas, Re­sû­lul­lah’tan yaşlı olmasına rağmen çok hürmeti vardı. “Resu-lul­lah’tan büyüğüm.” demeye dili varmazdı. “Sen mi büyüksün, Re­sû­lul­lah mı?” diye soran­lara, “O benden büyük, ben ise ondan yaşlıyım!” cevabını verirdi.

Hz. Abbas’ın, Peygamberimizin irtihâlinden sonra da büyük hizmetleri oldu. Hicret’in 18. senesiydi… Bir kuraklık felaketi ve kıtlık bütün Arap Yarımadası’nı kasıp ka­vu­­ruyordu. Bütün canlılar susuzluktan kıvranıyordu. Müslümanların halifesi Hz. Ömer’di. Bu durum karşısında çaresizdi. Allah’tan başka iltica ede­cek hiçbir merci yok­tu. Hz. Ömer bütün ahaliyi, çocukları, yaşlıları yanına alıp yağmur duasına çıktı. Bun­ların arasında Hz. Abbas da vardı. Müslümanların halifesi Hz. Ömer, yanına Hz. Abbas’ı alarak minbere çıktı, gözyaşları içinde Yüce Allah’a şöyle yalvardı:

“Yüce Rabb’im! Kâinatın Efendisi Re­sû­lul­lah (a.s.m.) hayatta iken böyle za­man­larda sana yalvarır, sen de bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi ise o Yüce Pey­gamber’in amcasıyla sana yalvarıyoruz. Bize yağmur ihsan et.”

Hz. Ömer’in bu duasından sonra Hz. Abbas da şöyle niyazda bulundu:

“Allah’ım, her şeyi gözeten, gören sensin. Ne çaresiz mahluku kendi hâline bırakır, ne de bacağı kırık devenin bakımsızlıktan helakine meydan verirsin. Yüce Rabb’im, ço­cuklar iyice güç ve kuvvetten kesildi. Yaşlılar iğne ipliğe dön­dü. Ah u eninleri gökle­ri tuttu. Sen gizliyi de, en gizliyi de bilensin. Bu zayıf kul­larının imdadına yetiş. Mer­hamet ve yardımını esirgeme. Resûl’üne olan yakın­lığım itibarıyla bana tutunup sana yalvarıyorlar. Yağmur ver Yâ Rabbi.”

Bu yakarışlar dergâh-ı İzzet’e ânında ulaştı. Bulutlar kümelendi, sema karar­dı, gök gürledi, İlahî rahmet yağmur damlaları hâlinde yeryüzüne indi. Bereket çiçek çiçek açtı. Yeryüzü ve canlılar bayram etti…

Hicrî 32 senesinde 88 yaşında vefat eden, Peygamberimizin amcası Hz. Ab-bas’tan Allah razı olsun!


____________________________________
[1]Tabakât, 4: 13-14.
[2]Üsdü’l-Gàbe, 3: 310; Tirmizî, Menâkıb: 29.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#3
Ayyaş bin Ebî Rabîa (r.a.)

Türkçe’mizde farklı bir manaya bürünen “ayyaş” kelimesi, Peygamberimizin yakın sahabilerinden birisinin ismidir. “Güzel bir hâle sahip, dirlikli, müreffeh yaşayan” manalarına gelen bu kelime, “zahireci ve ekmekçi” manasında da kul­lanılmaktadır.

Hz. Ayyaş, İslam davetine ilk uyan bahtiyarlardandır. Peygamberimizin, İlahî dini ilan ettiği ilk günlerde nurlu kervana katılanlar arasında o da vardı. Müşrik­lerin işkencelerinden dolayı Habeşistan’a hicret eden ikinci kafilede hanımı Esmâ ile beraber o da bulunuyordu. Tekrar Habeşistan’dan döndüklerinde, ikin­ci bir hicret başladı: Medine’ye yolculuk…[1]

Peygamberimiz henüz Mekke’de bulunuyordu. Müminlere Medine’ye hicret etmeleri için izin vermişti. Mekke’den ilk ayrılanlardan Hz. Ömer, müşriklerin şaşkın bakışları önünde Kâbe’de iki rekât namaz kıldıktan sonra, “Anasını ağ­latmak, hanımını dul bırakmak ve çocuklarını yetim koymak isteyen varsa, şu vadinin arkasına gelsin, bana kavuşsun!” diye meydan okuyarak yola çıktı. Hz. Ayyaş bin Ebî Râbiâ ve Hz. Hişam bin Âs ona arkadaşlık ediyordu. Daha sonra kendilerine katılanlarla birlikte 20 kişilik bir kafile Medine yolunu tuttu.

İmansız güruhun reisi Ebû Cehil, üvey dayısı Hz. Ayyaş’ın Mekke’den ayrıl­dığını duyunca kardeşi Hâris’i yanına alarak peşlerine düştü ve Medine’de yetiş­ti. Kurduğu sinsi planla Hz. Ayyaş’ı kandıracak, tekrar getirecek ve işkenceye tabi tutacaktı.

Ebû Cehil, hicret eden Müslümanların yanına gelerek Hz. Ayyaş’ı buldu. Onun merhamet hissini tahrik etti: “Annen yemin etti. Sen dönmedikçe ne başı­na tarak vuracak, ne de güneşin altından gölgeye çekilecek. Git, onu kurtar.”

Hz. Ayyaş’ın yumuşadığını hisseden Hz. Ömer müdahale etti. Onu uyarmak istedi, “Ayyaş, yemin ederim ki, bunlar seni kandırmaya çalışıyor! Seni Mek­ke’ye götürüp dininden döndürmek isteyecekler. Onlara inanma!” dedi.

Hz. Ayyaş, annesini çok seviyordu. Ayrıca Hz. Ömer’in yardımıyla geçindiği­ni de belirterek şöyle konuştu:

“Annem yemin etmiş. Onu yalancı çıkaramam ve ben senin malından geçinen bir dostunum.” diyerek gitmek istedi. Hâlbuki Al­lah’ın ve Resûlünün emrine uyarak hicret etmişti. Ortada açık olarak görünen Allah rızası vardı. Ana baba hakkı daha sonra gelirdi. Hz. Ömer tekrar ikaz etti: “Ben kavmimin zenginlerindenim, servetimin yarısı senin olsun. Tek, sen on­larla gitmekten vazgeç.” Fakat Hz. Ayyaş gitmekte kararlıydı. Israr edince, Hz. Ömer ona devesini verdi, “Bunlardan şüphelenirsen deveye bin, kaç ve kurtul!” dedi.

Orada mevcut bulunan Müslümanlar da gitmesini istemiyorlardı. Hz. Ayyaş, yapılan istişareye uymamanın sıkıntısını çekecekti. Ebû Cehil ve kardeşi ile yo­la çıktı. Mekke’ye yaklaştıkları sırada müşrik desisesi işlemeye başladı. Arkala­rından gelen Hz. Ayyaş’ın öne sürmesini istediler. Öne geçer geçmez üzerine atıldılar, sımsıkı bağlayarak Mekke’ye götürdüler. Ebû Cehil, işkenceye başla­dı. İlk başta 100 sopa vurdu. Daha sonra da susuz ve ekmeksiz hapsetti. Bunun­la, hicret etme niyetinde olan diğer sahabilerin gözünü korkutmak istiyor­du.

Hz. Ayyaş bir hata yapmıştı. Diğer Müslümanlar ona iyi nazarla bakmıyor­lardı. Onun dininden döneceğinden endişe ediyorlardı. Fakat sonradan vahyedilen bir âyet-i kerimede, kendi nefislerine zulmedenlerin affolunacağı bildiril­di.[2]

Peygamberimiz, hicret ettikten sonra Mekke’den çıkamayan ve müşrikler elinde eziyet çeken Müslümanların kurtulmaları için, her sabah namazından sonra dua ediyordu: “Allah’ım, Seleme bin Hişam’ı, Ayyaş bin Ebî Râbiâ’yı ve işkence çeken diğer zayıf Müslümanları Sen kurtar.”[3]

Bir taraftan da Peygamberimiz, onları kurtarmak için çare arıyordu. Bir gün sa­ha­bilere, “İşkence altında olan Müslümanları kim kurtarır?” diye sorunca, Mekke’den yeni dönen Hz. Velid bin Velid (r.a.) ileri atıldı, “Ben kurtarır, sana getiririm.” diye yola çıktı. Mekke’ye varınca, bir kadından, bulundukları yeri öğ­rendi. Gece yanlarına vardı. Bağlandıkları ipi kesti, onları kurtardı. Yaya olarak aralıksız yol aldılar. Medine’ye geldiler. Yürümekten Hz. Velid’in parmakları parçalanmıştı. Fakat kardeşlerini kurtarmanın sevinci her türlü sıkıntıyı unut­turmuştu.[4]

İslam Devleti artık Medine’de kurulmuştu. Peygamberimiz, ilk İslam Devleti’­nin reisi vazifesindeydi. Sıra diğer devletlerle münasebete geldi. Devlet baş­kanlarını ve kabile reislerini hak dine davet etmek için her birine ayrı mektup yazarak birer elçiyle gönderdi. Hz. Ayyaş’ı da bugünkü Güney Yemen’de yaşa­yan Himyer kabilesi reislerinden Mesruh ve Nuaym bin Abdi’l-Külâl’e gönder­di.

Peygamberimiz, devlet ve kabile reislerine gönderdiği kimseleri sahabilerin içinden, haricî münasebetleri kuvvetli, bilgili ve dirayetli olanlardan seçerdi. Onlara neler yapacaklarını, nasıl davranacaklarını, hattâ neler giyeceklerini en ince teferruatına kadar anlatır, izah ederdi.

Peygamberimiz, Hz. Ayyaş’a Himyerlileri İslam’a davet eden mektubu ver­dikten sonra şu tavsiyede bulundu:

“Onların yurduna vardıktan sonra geceleyin girme. Sabaha kadar bekledikten sonra güzelce bir abdest al. İki rekât namaz kıl. Allah’tan kurtuluş ve kabul dile. Allah’a sığın. Mektubumu sağ eline al, onlara sağ elinle, sağ taraflarından ver. Seni kabul ettikleri zaman onlara Beyyine Sûresi’ni oku. Onlar sana hiçbir delil getirmezler ki, boşa gitmesin! Hiçbir yaldızlı kitap vermezler ki, nuru sönmüş olmasın. Onlar sana kendi dilleriyle bir şey okudukları zaman, ‘Tercüme ediniz.’ de. ‘Allah bana yeter.’ dedikten sonra şu âyeti oku: ‘İşte onun için sen [tevhide] davet et. Ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların kötü arzularına uyma ve de ki: Ben Allah’ın kitaptan indirdiğine inandım ve aranızda adaleti gerçekleş­tirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim iş­lediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartış­mayı gerektiren bir durum yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.’”[5]

Peygamberimiz bu sözleriyle, tebliğin ilk şartı olan “hakkı anlatma”yı tavsiye ediyordu. Onların Müslüman olduklarında nasıl davranması gerektiğini de Hz. Ayyaş’a şöyle anlatıyordu:

“Müslüman oldukları zaman, toplanıp önünde yere kapandıkları üç değneği iste. [Onların hangi ağaçtan yapıldıklarını da söyler.] Onları çıkarttır. Çarşılarının ortasında ateşe ver, yak!”

Bu ifadelerle de, onların eski dinlerine ait olan bağlılıklarını bütün bütün kes­me­le­ri­ni istiyordu. Hak gelince, batıla ait olan her şeyin imha edilmesinin gerek­tiğini belirtiyordu.

Hz. Ayyaş, Himyer yurduna gitti. Peygamberimizin talimatına göre hareket etti. Oradan ayrıldıktan sonra, Himyerlilerin reisleri bir elçiyle mektup gönde­rerek Müslüman olduklarını bildirdiler.

Hz. Ebû Bekir devrinde Suriye’nin fethine katılan ve üstün kahramanlıklar göste­ren Hz. Ayyaş, Şam’dan döndükten sonra Mekke’de vefat etti.

Allah ondan razı olsun!


[1]Üsdü’l-Gàbe, 4: 161.
[2]Zümer Sûresi, 53, 55.
[3]Tabakât, 4: 130.
[4]Tabakât, 133.
[5]Şûra Sûresi, 15.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#4
Âsım bin Sâbit (r.a.)

Saadet Asrı’nda şirkin, küfrün ve zulmün karanlıklarından kurtulanlar, İslam nu­runa kavuştuktan sonra hayatlarında tamamıyla bir değişiklik oluyor ve eski ha­yatlarıyla alakalı her şeyi terk ediyorlardı. İslam’dan önceki hayatlarını hatırla­tan bir iş ve bir hadise onlara büyük ıstırap veriyordu. Bu ruh hâli Akabe Biatı’ndan önce Müslüman olmuş olan Medineli Âsım bin Sâbit’te de (r.a.) değişik bir şekilde tesirini göstermişti.

Âsım, Müslüman olduktan sonra, hiçbir müşrike dokunmamaya ve müşrik­lerden hiçbirini de kendine dokundurmamaya karar vermişti. Bu kararında sabit olması için de devamlı olarak Cenâb-ı Hakk’a iltica edip yalvarıyordu.

Hz. Âsım, Bedir Savaşı’na katılmış ve müşriklerin ileri gelenlerinden birçoğu­nu öldümüştü. Uhud Savaşı’ndan sonra Adel ve Kare kabilelerinden bir cemaat gelerek Re­sû­lul­lah’tan, kendilerine İslam’ı öğretecek bir heyet gönderilmesini istemişlerdi. Re­sû­lul­lah, Âsım’ın kumandasında onlara bir heyet gönderdi. An­cak gelen kimselerin niyeti bozuktu. Müslümanları bir tuzağa düşürüp Mekke müşriklerine satacaklar ve onlardan büyük mal ve para alacaklardı. Recî mevki­ine geldiklerinde ihanetlerini ortaya koydular ve elleri kılıçlı bedeviler etrafla­rını sarıverdi.

“Biz sizi öldürmek istemiyoruz. Niyetimiz sizi Mekkelilere satıp, onlardan birtakım mükâfat elde etmektir. Teslim olun.” dediler.

Bu ihaneti gözleriyle gören Hz. Âsım ve arkadaşları, bu zalim müşriklere na­sıl güvenebilirlerdi ki? Âsım onlara şöyle cevap verdi:

“Ben, müşriklerin himayesini hiçbir zaman kabul etmemeye yeminliyim.

“Vallahi ben kâfirlerin himayelerine ve sözlerine kanarak inmem ve kâfirle­re asla teslim olmam!”

Bilahare “Allah’ım! Peygamberini durumumuzdan haberdar et!” diyerek müşriklere ok atmaya başladı. Ok attığı sırada da, “Ölüm hak, hayat boş ve geçicidir./ Mukadderatın hepsi başa gelicidir./ İnsanlar er geç Allah’a rücu edicidir./ Eğer ben sizinle çarpışmazsam, anam beni yitirsin!” diyerek şiirler söylüyor­du.

Âsım bin Sâbit’in ok çantasında yedi ok vardı. Attığı her ok müşriklerden biri­ni öldürdü. Oku tükenince, müşrikleri mızrağıyla delik deşik etti. Mızrağı kırı­lınca da kılıcını sıyırdı. Kılıcının kınını kırıp attı:

“Allah’ım! Ben, günün başında, Senin dinini korudum. Sen de, günün sonun­da benim etimi koru! Cesedime müşrikleri dokundurma!” diyerek dua etti.

En sonunda, iki ayağından yaralanıp yere düştü.

Lihyan Oğulları, aralarında Âsım bin Sâbit olmak üzere yedi kahramanı okla vurup şehit ettiler.

Müşrikler, Hz. Âsım’ın başını kesip Sa’d b. Şüheyd’in kızına götürecek ve on­dan mükâfat alacaklardı. Çünkü Hz. Âsım, Bedir’de bu kızın müşrik babasını öldürmüştü. “Sülâfe” ismindeki kız da ancak Âsım’ın başının kesilip kendisine getirilmesi hâlinde mükâfat vereceğini vaat etmişti.

Hüzeylli müşrikler koşarak gelip Hz. Âsım’ın başını kesmek istediler. Ancak Hz. Âsım’ın etrafında birden bir arı topluluğu zuhur etti. Arı topluluğu bulut ka­raltısını andırıyor, cesede yaklaşanların yüzlerine yapışıyor ve onları tedirgin ediyor, böylece müşriklerin cesede yaklaşmasına mâni oluyordu. Arılar Hz. Âsım’ın cesedini koruyorlardı. Müşrikler ne kadar gayret ettilerse de, Hz. Âsım’ın vücudundan bir parça koparmaya muvaffak olamadılar. “Neyse, ak­şam olsun. Arılar gittikten sonra gelip başını keseriz!” dediler. Ancak akşam vakti olunca Cenâb-ı Hak hiç yoktan bir yağmur yağdırdı, yağmurla meydana gelen sel, Âsım bin Sâbit’in cesedini alıp götürdü. Müşrikler arzularına ulaşa­madılar…

Cenâb-ı Hak, sağlığında Âsım’ın cesedini müşriklerin hışmından muhafaza ettiği gibi, şehit olduktan sonra da mübarek cesedini korumuştu. O, müşriklere dokunmadığı gibi, müşrikler de ona dokunamadılar. Allah duasını kabul etmişi.[1]


_____________________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 3: 73-74: İsâbe, 2: 244-245.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#5
Âmir bin Füheyre (r.a.)

Cehalet ve zulmün en dehşetlisinin hüküm sürdüğü, işkence ve vahşetin en kor­kun­cunun işlendiği bir devir. Kimsesiz ve zayıf insanların köleleştirildiği, hay­vanlara dahi reva görülmeyen işlerde çalıştırıldığı günler. Varlıklı, asil ve zalim kişilerin dünyayı kana buladığı, gökyüzüne ürkütücü bulutların çöreklendiği seneler: Cahiliye Devri…

İnsanların her türlü felaket içinde bocaladığı anda hak din imdada yetişti. Semayı rah­met bulutu kapladı, dünyaya şefkat güneşi doğdu. İnsanlar birer bi­rer o nurun yaydı­ğı ışığa koştu. Bu nura koşanların ekserisini ezilen, hor görülen, itilip kakılan zayıf ve kö­leler teşkil ediyordu. Bu zavallılar, İslam’ın açılan şefkat kucağına atılıyorlardı. Ken­di­lerinin de insan olduklarını ve bazı hakları­nın bulunduğunu müşahede ediyorlardı.

Davetin ilk günlerinde İslam safına katılan bahtiyarlardan birisi de Hz. Aişe’nin anne bir kardeşi olan Tufeyl bin Abdullah’ın zenci kölesi Âmir bin Füheyre (r.a.) idi. Hz. Âmir, Peygamberimiz, Erkam’ın evinde bulunduğu sırada iman etmişti.

Âmir bin Füheyre’nin Müslüman olduğunu haber alan müşrikler, kendilerine bir kurban daha bulmuşlardı. Peygamberimizin etrafında toplananların çoğal­ması onları çileden çıkarıyordu. O sıralar Hz. Bilâl de (r.a.) iman halkasına gir­mişti. Her gün ayrı bir işkence, değişik bir azap ile karşılaşıyordu. Müşrikler, Âmir bin Füheyre’yi onun yanına katarak birlikte eziyet ettiler.

Bir gün Hz. Bilâl ile Hz. Âmir bin Füheyre’yi birlikte bir ipe bağlayarak hay­laz çocukların eline verdiler. Mekke sokaklarında sürüklenirdiler.[1]İnançların­dan döndürmek için her türlü zorluğu tattırdılar. Fakat gözü dönmüş nasipsizle­rin işkencesi bu Peygamber âşıklarına hiç tesir etmiyor, eziyetin şiddeti arttık­ça, iman çağlayanlarının sebat ve metanetleri kuvvetleniyordu.

Sonunda Hz. Ebû Bekir (r.a.) bu iki mazlumun imdadına yetişti. Sahiplerine bedellerini ödeyerek azat etti. Onlar âdeta sabırlarının ilk mükâfatını dünyada almışlar, dünya ve ahiret hürriyetine kavuşmuşlardı.

Ebû Kuhâfe, oğlu Hz. Ebû Bekir’in, Müslüman olan köleleri, kurtuluş akçele­rini vererek azat etmesine bir mana veremiyordu. Bir gün oğlunu çağırarak, “Oğulcağızım, bakıyorum da, hep zayıf, köle ve cariyeleri satın alarak azat ediyorsun. Böyle yapacağı­na, güçlü, kuvvetli olanlarını satın alıp kurtarsan da, onlar senin koruyucun ve destekçin olsa, daha iyi olmaz mı?!” diye konuştu.

Hz. Ebû Bekir, babasına yüce maksadını şöyle anlattı:

“Babacığım, ben böyle yapmakla onlardan faydalanmayı değil, sadece Allah’ın rıza­sını düşünüyorum

Hz. Âmir, Bedir ve Uhud Savaşlarına katıldı. Üstün kahramanlıklar göster­di.

Âmir bin Füheyre, Suffe Ashâbı’ndandı. Sahabilerin kurralarından, yani güzel Kur’ân okuyanlarından birisiydi. Peygamberimizin kâtipleri arasında da yer alı­yordu.

Uhud Savaşı’ndan dört ay sonra Necid bölgesinde oturan Âmiroğulları kabi­lesinin reisi Ebû Berâ, Peygamberimize gelerek, kavmine İslamiyet’i anlatma­ları için birkaç sahabi göndermesini istedi. Peygamberimiz göndereceği sahabileri himaye etmesi için Ebû Berâ’dan söz alarak Suffe Ashâbı’ndan 40, bir ri­vayette 70 kişiyi irşat heyeti olarak gönderdi. Bu heyetin içinde Âmir bin Füheyre de vardı.

Heyet, Bi’r-i Maûne (Maûne Kuyusu) bölgesine vardığında konakladı. Ebû Berâ’nın yeğeni Âmir bin Tufeyl, amcasını dinlemedi, etraf kabilelerden adam toplayarak, istirahat hâlinde bulunan sahabilere saldırdı. 39 sahabiyi şehit ettiler.

Müşriklerden Cebbar bin Sülmâ, mızrağını Âmir bin Füheyre’ye saplayınca, “Valla­hi kazandım, gitti!” sözünü işitti. Hz. Âmir şehit düşünce, göğe yükseldi. Bu sözü işiten ve semaya yükselişini gören Cebbar gelerek durumu Hz. Dahhak’a (r.a.) sorunca, Dahhak da Hz. Âmir’in cenneti kazandığını bildirdi. Bu manzara karşısında Cebbar iman etti. Böylece bir kişinin şehadeti, bir diğerinin imanına vesile oldu.

Katliamın müsebbibi Âmir bin Tufeyl, sağ kalan Hz. Amr bin Ümeyye’yi (r.a.) getirterek, şehit olanların kimliklerini öğrenmek istedi. Hz. Amr, hepsini teker teker söyledi, fakat Âmir bin Füheyre’yi göremediğini bildirince, Âmir bin Tufeyl, Cebbar’ı göstererek, “Ben sana onun durumunu haber vereyim mi? Şu adam ona mızrağını sapladı. Çekip çıkardıktan sonra adam göklere yükseldi, yükseldi, kayboldu. Vallahi onu bir daha görmedim!” dedi.

Hz. Âmir bin Füheyre’nin durumu Peygamberimize ulaşınca, “Melekler onun cesedini göğe yükselttiler ve defnettiler.”[2]buyurdu. Hz. Âmir bu sırada 40 yaşında idi.

Allah ondan razı olsun!


_________________________________________
[1]Tabakât, 3: 230.
[2]Üsdü’l-Gàbe, 3: 91; Tabakât, 3: 231.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#6
Âmir bin Ebî Vakkas (r.a.)

Hz. Âmir, cennetle müjdelenen 10 sahabiden biri olan Sa’d bin Ebî Vakkas’ın (r.a.) kardeşiydi. İslamiyet’in ilk yıllarında Hz. Sa’d vasıtasıyla Müslüman oldu. Annesi, Hz. Sa’d gibi, Hz. Âmir’in de Müslüman olmasından rahatsız oldu. Di­nini terk etmedikçe gölgelenmemeye, bir şey yiyip içmemeye yemin etti. Hz. Âmir o sırada henüz küçüktü. Fakat kuvvetli bir imana sahipti. Annesinin bu sözlerine ehemmiyet vermedi. Çünkü annesi daha önce de ağabeyi Sa’d (r.a.) için aynı şeyleri yapmıştı. Sa’d, annesine saygı duyduğu hâlde bu hususta onun sözünü dinlememiş, inancından taviz vermemişti. Bunun üzerine anne baba da olsa Allah’a isyan hususunda kula itaat edilmeyeceğine dair âyet inmişti. Bunu bildiğinden Hz. Âmir, annesinin tehdidine kulak asmadı.

Fakat annesi, Hz. Âmir’i çok rahatsız ediyordu. Hz. Âmir daha fazla dayana­madı, Habeşistan’a hicret etti. Oradan Medine’ye hicret ederek iki hicret sevabı birden kazandı.

Uhud Muharebesi’ne katılan Hz. Âmir, Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Şam’da vefat etti.[1]


[1]Tabakât, 4: 123.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#7
Amr bin Ümeyye (r.a.)

Peygamber yıldızlarının ön safında yer alan sahabilerden biri olan Amr bin Ümey­ye’nin yaşadığı en mühim hadiselerden biri, 39 sahabinin şehit olmasıyla neticelenen Bi’r-i Maûne Vakası’dır. Nadiroğulları kabilesi, Re­sû­lul­lah’tan kendilerine İslamiyet’i anlatacak kimseler göndermesini istemişti. Bu­nun üzerine Re­sû­lul­lah, 40 sahabiden mey­dana gelen bir kafileyi Nadiroğullarının reisiyle birlikte gönderdi. Kafile “Bi’r-i Maûne” denilen yere vardıklarında etrafları Nadiroğullları tarafından çevrildi. Sahabi­ler bunun bir tuzak olduğunu anlamışlardı, ama artık çok geçti. Müşrikler 39 sahabiyi in­safsızca kat­lettiler. Bu sırada Amr bin Ümeyye ile bir arkadaşı, hadise yerine yakın bir yerde develeri otlatıyorlardı. Kuşların Bi’r-i Maûne civarında uçuştuklarını görünce şüphelendiler. O tarafa doğru giderken olayı gören bir kadın onlara acı haberi verdi. Süratle hadise yerine koştular. Ama geç kalmışlardı. Müşriklerle çetin bir mücadeleye girdiler. Amr bin Ümeyye esir olurken, arkadaşı şehit düştü. Bir müddet sonra esaretten kurtulan Amr bin Ümeyye, Medine’ye dönerken yolda Nadiroğullarından olduklarını öğrendiği iki kişiye rast geldi. Onların sahabilere ve kendisine yaptıklarını unutamıyordu. Gizlice takip etti. Adamlar bir ağaç altında uykuya daldıkları bir sırada ikisini de öl­dürdü. Daha sonra Medi­ne’ye döndü ve Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı. Re­sû­lul­lah, sa­habilerin başına ge­lenlere çok üzülmüş, Nadiroğullarına çok beddua etmişti. Amr bin Ümeyye, sahabilerin intikamını almak için Nadiroğullarından iki kişiyi öldürdüğünü söyle­yince Re­sû­lul­lah üzüldü ve şöyle dedi:

“Sen ne kötü iş yaptın! İki kişiyi öldürdün ki, kendilerine tarafımdan eman ve­rilmiş ve himaye taahhüdünde bulunulmuştu. Onların diyetini ödeyeceğim.”

Re­sû­lul­lah daha sonra iki kişinin diyetini ödedi. Onlar bu kadar Müslüman’ı öldürdükleri hâlde Re­sû­lul­lah yine de onlardan iki kişinin öldürülmesinden memnun olmamış, aksine kızmış ve diyetlerini de ödeyerek gerçek bir adalet örneği ortaya koymuştu. Ama Nadiroğulları yaptıklarının cezasını kısa bir müddet sonra çekmeye başladılar. Re­sû­lul­lah’ın bedduasını alan bu kabilede büyük bir kıtlık baş gösterdi. Ayrıca şiddetli humma salgını yayılmaya başladı. Sadece humma salgınından 700 kişi öldü.[1]


___________________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 4: 86; Tabakât, 1: 259; 2: 93-94, Taberî, 3: 32.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#8
Amr bin Sâbit Uhayrim (r.a.)

Amr bin Sâbit, “Uhayrim” lakabıyla tanınıyordu. Amr (r.a.) Medineliydi. Bütün kav­­mi Müslüman olduğu hâlde, o tek başına Müslümanlara muhalefete devam ediyordu.

Uhud Savaşı devam ederken Medine’de kalan Uhayrim’i bir düşünce kapla­mıştı. Müslümanların inandıkları dava uğrunda canla başla çalışmalarının ve hiçbir fedakârlıktan çekinmemelerinin sebebi neydi? Uhayrim bunu düşünüyor, düşündükçe iman nuru kalbini ve yüzünü aydınlatıyordu. Nihayet Müslüman olmaya karar verdi. Kelime-i Şehadet getirdi.

Uhayrim artık bir İslam mücahidiydi. Din kardeşleri cephede azgın müşrik­lerle sava­şır, kanlarını sebil ederken, Medine’de rahat edemezdi. Kılıcını ku­şandı, doğru Uhud’un yolunu tuttu. Savaşın en şiddetli ânına yetişmişti. Kahra­manca savaştı. Sonun­da ağır bir şekilde yaralanarak hâlsiz düştü.

Savaş bitmişti. Müslümanlar birçok şehit vermişlerdi. Yürüyebilecek gücü kendinde bulabilenler şehitler arasında dolaşıyor, yaralılara yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Bu arada son nefesini vermek üzere olan Uhayrim’i (r.a.) gördüler. Çok şaşırdılar. Çünkü onu müşrik olarak biliyorlardı. Hattâ onun müşriklere yardıma geldiğini dahi düşünenler oldu. Meraklarını gidermek için yanına yak­laşıp sordular: “Ey Amr, sen buraya niye geldin? Kavmini kayırmak için mi, yoksa İslam’a yardım düşüncesiyle mi?…”

Uhayrim (r.a.), bu suale, onları sevindiren şu müjdeyi verdi:

“Ben İslam’a olan arzumdan dolayı geldim. Müslüman oldum. Allah’a ve Resûlüne iman ettim. Sonra da kılıcımı alıp Allah ve Resûlü uğrunda müşriklerle çarpışmak üzere bu­raya geldim.”

Uhayrim (r.a.) biraz sonra vefat ederek şehitlik mertebesini ka­zandı.

Sahabiler, onun durumunu Re­sû­lul­lah’a haber verdiler. Peygamberimiz, “O, cennetliktir. Az şey yaptı, fakat çok sevap kazandı.” buyurdu.

Bu hadiseden yıllar sonraydı… Hz. Ebû Hüreyre, etrafındakilere, “Ömründe hiç na­maz kılmadığı hâlde cennetlik olan insan kimdir?” diye sordu. Onlar sus­tular, cevap veremediler. Ebû Hüreyre (r.a.), “O, Amr bin Sâbit’tir.” dedi. Sonra da onun bu kıssasını anlattı.[1]


______________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 4: 90-91; İsâbe, 2: 526-527.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
Paylaş
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#9
Amr bin Cümûh (r.a.)

Medine’de İslam nuruyla şereflenenler günden güne çoğalıyordu. İkinci Akabe Biatı’ndan dönen Müslümanlar, şevkleri daha da artmış bir vaziyette İslam’ı teb­liğ etmeye ve halkayı günden güne genişletmeye devam ediyorlardı.

Biata katılmış olan genç Müslümanlardan birisi de Muâz bin Amr (r.a.) idi. Hazreç kabilesinin Benî Seleme koluna mensuptu. Kendisiyle birlikte, aynı ka­bileye mensup ve aralarında Muâz bin Cebel’in de bulunduğu birkaç genç daha vardı. Gece gündüz demeden, şevkle İslam’ı tebliğ için çalışıyorlardı. Sık sık bir araya geliyorlar, başkalarını hidayete erdirmek için yeni yeni planlar yapıyor­lar, sonra da o planları hemen tatbike koyuyorlardı. Muâz bin Amr’ın bütün ar­zusu, Benî Seleme’nin reisi olan babası Amr bin Cümûh’un Müslüman olmasıydı.

Amr, cömertliğiyle meşhur bir kimseydi. Kabilesi için bir puthane yaptırmış, oraya büyükçe bir put yerleştirmişti. “Menât” adını verdiği bu puthaneyle bizzat kendisi alakadar oluyor, temizlik ve bakım işlerini bizzat kendisi yapıyordu.

Muâz ve arkadaşları, Amr bin Cümûh’u İslam’a girmeye teşvik için, önce onu putlardan soğutmak gerektiğine inandılar ve şöyle bir plan tatbik etmeye karar verdiler:

Her akşam, el ayak çekildikten sonra gizlice puthaneye girerek, puta çeşitli şeyler yapacaklar ve kendisini korumaktan âciz olan bir putun, ona ta­panlara bir şey veremeyeceğini, Amr ve oraya devam edenlere anlatmış olacak­lardı.

Her akşam gizlice puthaneye giriyor, kâh putu yere deviriyor, kâh putun üze­rine bazı pislikler sürüyor, kâh bir tarafını kırıyorlardı. Sabahları puthaneye ge­len Amr da, putu temizliyor, kokular sürüyor, kızgın ve şaşkın vaziyette bu işi kimin yaptığını araştırmaya koyuluyordu. Ancak bir türlü bu işi kimin yaptığını tespit edemiyordu.

Neticede büyük putun boynuna bir kılıç asarak şöyle dedi:

“Eğer sende bir kuvvet varsa, bu kılıçla sana bu hakareti yapanlara karşı koyarsın.”

Gece vakti puthaneye gelen Muâz ve arkadaşları, üzerindeki kılıcı alıp, putu bir köpek leşiyle birlikte bağladılar, sürükleyerek götürüp, Benî Seleme kuyularından birisi­nin içine attılar.

Ertesi gün büyük putu yerinde göremeyen Amr, hemen aramaya koyuldu. Bu arada halk da kuyuda bulunan köpek leşinin kokusundan rahatsız olmuş, leşi çı­karmaya çalışıyorlardı. Amr kuyu kenarına vardığında bir de ne görsün? Büyük put, köpek leşiyle birlikte kuyudan çıkarılmış, ortada durmuyor mu! Amr bin Cümûh o esnada putlarda bir güç ve kudret bulunmadığına kanaat getirdi ve Müslüman oldu. Muâz ve arkadaşları­nın planı netice vermiş, Benî Seleme’nin reisi Müslüman olmuştu. Artık sevinçlerine diyecek yoktu.[1]

Amr bin Cümûh, başından geçen bu hadiseden sonra Müslüman oluşunu bir şiirle anlatmış ve kendisine hidayet bahşettiği için Cenâb-ı Hakk’a şükretmişti.

Amr bin Cümûh’un bir ayağı sakattı. Ama bütün kalbiyle Bedir Savaşı’na ka­tılmak istiyordu. Re­sû­lul­lah, sakat olması sebebiyle, ısrarına rağmen, Bedir’e katılmasına izin vermedi.

Aradan bir müddet geçti. Uhud hazırlıkları başlamıştı. Amr artık kesin karar­lıydı. Harbe mutlaka katılacaktı. Ancak kendisi gibi fedakâr ve kahraman birer Müslüman olan dört oğlu da onun harbe katılmasına müsaade etmiyorlardı. Amr, Re­sû­lul­lah’a gidip, oğullarını şikâyet etti:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Oğullarım beni seninle Uhud’a göndermek istemiyorlar. Al­lah’a yemin ederim ki, bu topal ayağımla cennetin yolunda gitmek istiyo­rum!”

Resûl-i Ekrem, “Sana cihat farz değildir. Allah seni mazur kabul etmiştir.” dediyse de, Amr mutlaka Uhud’a katılmak istiyordu. Daha sonra Amr’ın çocuk­larını çağıran Re­sû­lul­lah onlara şöyle dedi:

“Ona mâni olmaya çalışmayın. Herhâlde Allah ona şehadet şerbetini içirecek.”[2]

Re­sû­lul­lah’a ısrarlı müracaatları neticesinde müsaadeyi alan Amr, sevinçle Uhud’a iştirak etti. Harp başladığında oğullarıyla birlikte düşmana öyle dehşetli hücumlar yapıyordu ki, görenler şaşkın vaziyette seyrediyorlardı. Bir zamanlar kavmine puthane yapan Amr bin Cümûh, şimdi Allah yolunda savaşıyor ve bütün ruh u canıyla şehit olmayı arzuluyordu. Düşmanın içlerine kadar dalıp epeyce zayiat verdikten sonra arzusuna nail oldu. İki oğlu da kendisiyle birlikte şehit olmuştu. Hz. Ömer (r.a.), Amr’ın ve oğullarının cesetlerini düşmanların arasından çıkarıp getirdi.

Onların şehit olduğunu öğrenen Re­sû­lul­lah şöyle müjde vermişti:

“Arar ve oğlulları şimdi cennete ayak basmıştır.”

Re­sû­lul­lah, Amr bin Cümûh’un oğullarıyla beraber aynı kabre defnedilmele­rini emretti.[3]Bu manzaradan, belki herkesten ziyade, Amr’ın oğlu Muâz hislenmişti. Bir zamanlar puthane yaptıran babasının hidayete gelmesi için gayretler gösteren Muâz, şimdi iki kardeşiyle birlikte onu şehit olarak görüyordu.

Allah hepsine rahmet eylesin!

[1]Üsdü’l-Gàbe, 4: 93-94.
[2]İsâbe, 4: 291.
[3]age., 4: 93-94; Tabakât, 3: 562.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#10
Amr bin Avf (r.a.)

Hz. Amr, İslamiyet’in ilk yıllarında Müslüman oldu. Diğer sahabiler gibi Medi­ne’ye hicret etti. Hendek Savaşı’na katıldı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Tebük Gaz­ve­si’ne katılmayı çok istemesine rağmen yol hazırlığı için maddi gücü olmadığından katılamadı. O sırada Medine’de maddi sıkıntı vardı. Maddi duru­mu iyi olan sahabiler bile bu gazveye hazırlanmakta zorluk çektiler.

Hz. Amr, kendisi gibi imkânı olmayan birkaç sahabiyle birlikte Peygamberi­mize gitti. Ondan, bu cihadın sevabından mahrum kalmak istemediklerini, bu hususta kendilerine yardımcı olmasını istediler. Fakat Peygamberimizin vere­bilecek bir şeyi yoktu. Bu sahabiler ağlayarak Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrıldılar. Bunun üzerine Tevbe Sûresi’nin 92. âyeti nazil oldu. Bu âyette mealen şöyle bu­yuruluyordu:

“Binebilecekleri bir hayvan vermen için sana geldiklerinde, ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum.’ dediğin zaman, sarf edecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden ağlaya ağlaya geri dönenlere de bir günah yoktur.”

Peygamberimizden birkaç hadis de rivayet eden Hz. Amr, Muâviye’nin (r.a.) hilafeti zamanında vefat etti.

Onun rivayet ettiği hadislerden birisi şu mealdedir:

“Kim benden sonra terk edilmiş bir sünneti yaşatırsa, onunla amel eden in­sanların sevabından hiçbir şey eksiltilmeksizin, onların sevaplarından bir misli­ni alır. Kim de Al­lah ve Resûlünün kabul etmediği, hoşlanmadığı bir bid’a çıka­rırsa, aynı şekilde onunla amel eden insanların günahlarından hiç eksiltilmeksi­zin bir mislini yüklenmiş olur”[1]


_________________________________________
[1]İsâbe, 3: 9; Üsdü’l-Gàbe, 4: 124; İbni Mâce, Mukaddime: 15; Tirmizî, İlim: 16.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi


Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  HANIM SAHABELER VBCODER 28 930 02-13-2019, 10:21 PM
Son Mesaj: ALTAY FORUM

Foruma Git: