yandex izleme
A’dan Z’ye Sahabeler - Sayfa 2
Duyurular
[BD] GRAFİKER

Alımlarımız Başlamıştır

[BD] ARGE

Alımlarımız Başlamıştır

| AltayForum.web.tr forumda kalitenin yeni adresi herzaman sizinle...
Sitelerinizi Altayforum.web.tr farkıyla ücretsiz olarak tanıtma imkanı sunuyoruz.
Net Programlama dilleri ile aradığınız herşey burada yüzlerce proje örneği ile sizde .Net dillerinde başarıyı yakalayın.
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi
SABİT KONU A’dan Z’ye Sahabeler 1764 ALTAY FORUM 18
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
SABİT KONU A’dan Z’ye Sahabeler
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#11
Amr bin Âs (r.a.)

Zaman geçtikçe İslam nuru daha geniş kitlelere ulaşmakta, hidayete erenler günden güne çoğalmaktaydı. Hendek Muharebesi Müslümanların muzafferiyetiyle neticelenmiş, Hayber fethedilmiş, Hudeybiye Anlaşması Müslümanla­rın lehine gelişmişti.

Gün geçtikçe, müşriklerin ileri gelenlerinden Müslüman olanlar çoğalmak­taydı. Bu arada müşriklerin siyaset dâhisi Amr bin Âs çok tedirgin ve huzursuz­ idi. Kureyş’ten kendisinin sözünü dinleyen ve ona tabi olan bir grubu topladı ve şöyle konuştu:

“Siz de biliyorsunuz ki, Muhammed’in faaliyeti hızla gelişiyor. Bu durum karşısında benim bir fikrim var. Siz ne dersiniz, bilmiyorum. Beraberce Necâşî’ye iltica edip onun yanında kalalım. Eğer Muhammed bize galip gelirse, Necâşî’nin himayesi altında olmak, Muhammed’in emri altına girmekten daha iyidir. Eğer bizim taraf galip gelirse, zaten onların bize bir kötülük yapması düşünülemez.”

Amr’ın bu sözlerini dinleyen müşrikler onun fikrine iştirak ettiler ve beraber­ce yola çıkarak Habeş Kralı Necâşî’nin yanına vardılar. O sırada Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) elçisi Amr bin Ümeyye de (r.a.) orada bulunmaktaydı. Amr bin Âs, Ümeyye’yi Necâ­şî’nin huzurunda görünce çok şaşırdı, kızardı, küplere bindi… Kendisi Mekke’den, Müslümanlardan kaçmıştı; ancak tâ Habeşistan’da bile onlarla karşı karşıya geliyordu!

Amr bin Âs, arkadaşlarıyla istişare etti. Kureyş’in intikamını almak için Ümeyye’yi öldürmeye karar verdiler. Ancak Necâşî’nin ülkesinde bunu yap­mak kendilerinin başına dert açabilirdi. En iyisi, getirdikleri pahalı hediyeleri krala takdim ettikten sonra Ümeyye’yi istemekti.

Amr bin Âs, Necâşî’nin huzuruna çıktı ve getirdiği pahalı hediyeleri takdim ettikten sonra şöyle konuştu:

“Ey melik! Senin huzurundan bir adamın çıktığını gördüm. O, bize düşman olan bir adamın elçisidir. Onu bize ver de öldürelim! Çünkü o, bizim eşrafımız­dan birçoğunu öldürdü.”

Bu sözler Necâşî’yi öylesine kızdırdı ki—Amr’ın ifadesiyle—”elini burnuna vurarak, neredeyse kırdı.” Amr bin Âs çok mahcup olmuştu. (Amr bin Âs, yıllar sonra bu hadiseyi anlatırken, “Öylesine korktum ki, yer yarılsaydı içine girer­dim!” diyordu.)

Amr bin Âs, Necâşî’den özür diledi:

“Ey melik! Eğer bu isteğimden memnun olmayacağınızı bilseydim hiç böyle bir istekte bulunur muydum?!”

Necâşî bunun üzerine şöyle konuştu:

“Mûsâ’ya gelen Nâmus-u Ekber’in [Cebrâil’in] kendisine geldiği bir zatın el­çisini, öldürmek üzere sana vermemi istiyorsun, öyle mi?! Yazıklar olsun sana, ey Amr! Haydi sözümü tut da ona tabi ol. Allah’a yemin ederim ki, o, gerçekten doğruluk üzerinedir. O, Mûsâ bin İmrân’ın (a.s.) Firavun ve ordusuna galip gel­diği gibi, kendisine karşı çıkanlara mutlaka galip gelecektir.”

Necâşî’nin bu sözleri Amr bin Âs’ta şok tesiri meydana getirmişti. O esnada Peygamberimizin hak peygamber olduğunu ve İslamiyet’in hak din olduğunu düşündü ve inandı.

Necâşî’den, İslam’a girmek üzere Hz. Muhammed (a.s.m.) namına biatını ka­bul etmesini istedi. Necâşî, Amr’ın bu isteğini kabul etti, elini uzattı. Amr bin Âs orada Müslüman oldu.

Dışarı çıktığında arkadaşlarının kendisine bir kötülük yapmalarından korka­rak Müslümanlığını gizledi. Arkadaşlarından ayrılarak Re­sû­lul­lah’a kavuşmak üzere yola çıktı. “Hidde” denilen mevkie geldiğinde iki kişiyle daha karşılaştı. Bunlar da hakkı idrak etmiş ve Müslüman olmak üzere Re­sû­lul­lah’a gitmekte olan Osman bin Talha ile Arab’ın harp dâhisi Hâlid bin Velid’den başkası değil­di.

Re­sû­lul­lah’a kavuşmak üzere beraberce yola koyuldular. Medine civarındaki Ebû Atebe Kuyusu’na geldiklerinde birisiyle karşılaştılar. Orada bulunan kimse, gelenlerin kim olduğunu ve ne maksatla geldiklerini anlamıştı. Hâlid bin Velid ile Amr bin Âs’ı kastederek, “Artık bu ikisinden sonra Mekke müşrikleri hâki­miyetini kaybetmiştir.” dedi ve Re­sû­lul­lah’ın mescidine doğru koştu. Re­sû­lul­lah’a, gelenleri müjdeleyecekti. Gerçekten de o zatın dediği gibi, Mekke bu iki kah­ramanın da İslam’a girmesinden sonra hâkimiyetini kaybedecekti.

Harre’de develerini çökerttiler, en güzel elbiselerini giydiler ve Mescid-i Ne­bevî’ye doğru gittiler.

Bu esnada Re­sû­lul­lah da onların geldiğini haber almış, Ashâbıyla birlikte on­ları beklemekteydi. Manzara gerçekten heyecan vericiydi. Bir zamanlar, “Bütün Kureyş Müslüman olsa, ben yine Müslüman olacağımı sanmam.” diyen, İslam ordularına karşı en şiddetli mücadeleyi yapan ve hattâ Resûl-i Ekrem’in vücudunu ortadan kaldırmak için fırsat arayan Amr bin Âs, Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) biat etmek üzere gelmekteydi.

Müslümanlarda sevinç ve sürur hâkimdi. Ancak Amr bin Âs sevinmekle bir­likte eski günahlarını ve hatalarını düşünüyor, heyecanla ve korkuyla Re­sû­lul­lah’a doğru yaklaşıyordu.

Önce Hâlid bin Velid ile Osman bin Talha, Re­sû­lul­lah’a biat etti. Daha sonra Amr bin Âs kendisini Hz. Peygamber’in dizleri dibinde oturmuş buldu. Mahcu­biyetinden Hz. Peygamber’in yüzüne bakamıyordu. Re­sû­lul­lah’a, o zamana ka­dar işlediği günahla­rın affedilmesi için dua etmesi şartıyla biat edeceğini söyle­di. Re­sû­lul­lah şöyle buyurdu:

“Ey Amr! Biat et. Hiç şüphesiz, İslamiyet, önce yapılanların hesabını sormaz.”

Bu müjde üzerine Amr bin Âs sevinç gözyaşları içerisinde Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) ellerine kapandı ve biat etti.

Bir zamanlar düşmanları safında yer alarak vücudunu ortadan kaldırmak için fırsat aradığı Re­sû­lul­lah için Amr, Müslüman olduktan sonra şöyle dedi:

“İnsanlardan hiçbirisi, bana Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) daha sevgili ve daha yüce olmamıştır.”[1]

Hz. Amr mahcuptu. Şimdiye kadar yaptığı düşmanlıktan ve verdiği eziyetten dolayı mahcubiyet duyuyordu. İç âleminde bütün bunları affettirecek hizmet­lerde bulunmanın hesabını yapıyordu. Bir defasında Peygamberimize gelerek şöyle dedi:

“Yâ Re­sû­lal­lah, şimdiye kadar bu dini yıkmaya çalışıyordum. Şimdi ise İslamiyet’e girdiğimin belli olmasını arzu ediyorum.”

Peygamberimiz, onun samimiyetine güveniyordu. “Yakında bir hizmete gön­de­ri­riz.” buyurdu. Nihayet bir gün Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Amr’a, “Silahını kuşan, yanıma gel.” buyurdu. Hz. Amr denileni yaptı. Sevinçliydi. Peygamberi­mizin huzuruna çıktı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Seni ordunun başında bir yere göndereceğim. Allah se­ni koru­sun, bol ganimet ihsan etsin.” buyurdu. Hz. Amr “gani­met” sözünü duyunca “ihlasa za­rar verir” düşüncesiyle, “Yâ Re­sû­lal­lah, ben gani­met için Müslüman olmadım, İslam’a olan sevgimden dolayı Müslüman oldum.” dedi. Peygamberimiz, “Ya Amr, iyi in­san için helal mal ne kadar güzeldir…” bu­yurdu.[2]

Peygamberimiz daha sonra Hz. Amr’ı bazı kabileleri İslam’a davet etmesi için vazifelendirdi. Amr (r.a.) bu hizmete muvaffak olarak Re­sû­lul­lah’ın takdirini kazandı. Bundan başka Hz. Amr (r.a.) daha birçok seriyyeye katıldı. Bir defa­sında da Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) gibi büyük sahabilerin bulunduğu bir birliğe kumanda etti.

Diğer taraftan Peygamberimiz, Mekke’nin fethinden sonra Umman hüküm­darına bir mektup yazdı. Bu mektubu Amr bin Âs ile (r.a.) gönderdi. Hz. Amr mektubu Umman hükümdarına verdi. Hükümdar mektubu okuduktan sonra Müslüman oldu. Peygamberimiz bu defa da Hz. Amr’ı Umman’a zekât memuru olarak görevlendirdi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) zaman zaman Hz. Amr’a iltifatta bulunur, onun için dua ederdi. Bu cümleden olarak bir defasında “Âs’ın iki oğlu Hişam ve Amr, tam ve hakiki mümindir.” Buyurmuş, bir defasında da “Allah’ım, Amr bin Âs’a mağfi­ret eyle” diye dua etmişti.[3]

Hz. Amr, Allah yolunun kahraman bir mücahidiydi. Ömrü at sırtında, harp meydanlarında geçti.

Hz. Ebû Bekir zamanında başlayan dinden dönme hadiselerinin bastırılma­sında büyük gayret gösterdi. Umman’da zekât vermek istemeyenleri yola getir­di. Hz. Ebû Bekir tarafından Medine’ye çağrıldı. Benî Kudâ kabilesini cezalan­dırmakla vazifelendirdi. Onların tekrar Müslüman olmalarını temin etti. Sonra tekrar Umman’a döndü. Daha sonra da Şam’ın fethi için görevlendirildi. Bi­zanslılarla yaptığı muharebelerde büyük başarılar kazandı. Hz. Hâlid bin Velid ve Ebû Ubeyde bin Cerrah ayrı ayrı orduları sevk ve idare ederek zaferden zafe­re koştular.

Amr bin Âs (r.a.), Hz. Ömer devrinde de mühim fetihlerde bulundu. Kudüs’ün fethinde bulundu. Şam’ın fütuatı tamamlanınca, Hz. Ömer’e Mısır’ı fethetmek istediğini bildirdi. Hz. Ömer başlangıçta muhalefet ettiyse de, Hz. Amr’ın ısrar­larına dayanamadı. Allah’ın izniyle bu siyaset dâhisinin Mısır’ı fethedeceğine inanıyordu. İzin verdi. Ayrıca Zübeyr bin Avvam kumandasında bir ordu hazır­layarak Hz. Amr’ın yardımına gönderdi.

Hz. Amr başarılı sevk ve idaresiyle Babulyun, Ariş, Aynişems, İskenderiye, Berka, Zü­veyla, Trablusgarp ve Siyre’yi, hülasa Mısır’ı bir baştan bir başa fet­hetti. Hz. Ömer’e müjdeci gönderdi. İzin verdiği takdirde, Merâkeş ve Tunus’u da fethetmek iste­diğini bildirdi. Fakat Hz. Ömer buna müsaade etmedi. Hz. Amr’ı Mısır’a vali tayin etti.

Amr, jyi bir idareciydi. Mısır halkının her türlü işleriyle meşgul oluyordu. Halk rahatlıkla kendisine gelip meselesini anlatabiliyordu. Bir gün bir grup Mı­sırlı, Amr’ın (r.a.) huzuruna çıktı ve “Ey kumandan! Bizim Nil Nehri için yapageldiğimiz bir âdet var. Onu yapmazsak nehir taşmaz. Bunun sonucunda ise ku­raklık olur.” dediler.

Amr bin Âs (r.a.), “Bu âdet nedir?” diye sordu. Onlardan bir temsilci şöyle anlattı:

“Biz haziran ayının 12. günü bekâr bir kızı, anne ve babasını razı ettik­ten sonra alır, güzel bir şekilde süsleriz. Sonra da onu Nil Nehri’ne atarız!”

Bu sözü dinleyen Amr’ın (r.a.) tüyleri diken diken oldu. Böyle vahşi bir âdet devam edemezdi, “İslamiyet’te böyle bir şey yoktur. Bizim dinimiz böyle batıl âdetlerin hepsini ortadan kaldırmıştır.” dedi. Onların böyle bir şey yapmalarına izin vermedi.

Mısır halkı, korku içerisinde haziran ayını beklemeye başladılar. Nihayet haziran ayı geldi. Nehir taşmadı. Aslında Nil Nehri’ne kız atmakla onun taşması arasında hiçbir bağ yoktu. Fakat şeytan onları böylece aldatıyordu.

Nehrin taşmaması üzerine halk telaşa kapıldı. Bazıları Hz. Amr’a gelerek, göç etmek istediklerini söylediler ve ondan izin istediler. Fakat Hz. Amr, onlara izin vermedi. Birkaç gün beklemelerini emretti. Ve hemen Hz. Ömer’e bir mektup yazarak durumu izah etti.

Hz. Ömer mektubu alır almaz derhâl valisine cevabi bir mektup yazdı. Mek­tubunda şöyle diyordu:

“Böyle yapmakta iyi etmişsin. Mektubun ilişiğinde sana bir yazı gönderiyo­rum. Onu Nil Nehri’ne at.”

Bu mektup Hz. Amr’a ulaştığında halifenin emrini hemen yerine getirdi. O gece Cenâb-ı Allah, Hz. Ömer’in bir kerameti olarak Nil Nehri’ni yükseltti. Halk sevinç içerisindeydi. Âdeta bayram ediyordu. Çünkü hem Nil Nehri taşmış, hem de batıl bir âdet ortadan kalkmıştı. Artık nehrin taşması için çocuklarını kurban etmeyeceklerdi.[4]

Akıl, bilgi ve siyasette Araplar arasında sayılı şahsiyetlerden olan Hz. Amr’ın, Hz. Ömer’in yanında büyük bir yeri vardı. Zaman zaman onu takdir eder, “Amr bin Âs’ın idaresinde bulunan bir yer düzenle yürür.” derdi. Düşün­cesiz veya tedbirsiz birini gördüğünde, “Ey Allah’ım, bunu da, Amr bin Âs’ı da Sen yarattın.” derdi.

Hz. Amr’ın da Hz. Ömer’e karşı muhabbeti sonsuzdu. Devamlı olarak kendi­ne bağlı olduğunu bildirir, “Emrinize âmadeyim, emrinize âmadeyim.” derdi. Medine’de kıtlık baş gösterdiğinde Hz. Ömer ona bir mektup yazarak yardım ta­lebinde bulundu. Hz. Amr hemen çok miktarda deve hazırladı ve Medine’ye gönderdi. Hz. Ömer gönderilen develeri Müslümanlar arasında taksim etti.

Hz. Osman, Amr bin Âs’ı (r.a.) Mısır valiliğinden azletti. Amr bin Âs, Hz. Os­man’a gücendi. Fakat Hz. Osman onun gönlünü aldı. Ayrıca karşılaştığı müşkil meselelerde her zaman onunla istişare ederdi. O da çok karışık meseleleri halle­derdi.

Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasında çı­kan ihtilafta Hz. Amr, Muâviye’nin (r.a.) tarafını tuttu. Hz. Muâviye bu siyaset dâhisinden çok istifade etti. Hattâ denilebilir ki, halifeliğini Hz. Amr’a borçluy­du. Onu yine Mısır valiliği vazifesine getirdi. Hz. Amr ömrünün sonuna kadar bu hizmette kaldı.

Amr bin Âs (r.a.) sadece savaşta değil, idarecilikte de bir dâhi idi. İdarede, mahkemelerin tanziminde, vergi toplanmasında çok büyük başarılar gösterdi. Fustat şehrinde bir cami inşa ettirdi. Kahire ile Kızıldeniz arasında 19 kilomet­relik bir kanal açtırarak, Hicaz bölgesine gemilerle yiyecek nakletti.

Hz. Amr fırsat buldukça Müslümanlara nasihatte bulunmaktan geri durmaz­dı. Sık sık Peygamberimizin mübarek sözlerini hatırlardı. Özellikle “dünyaya fazla bağlanmamak gerektiği” hususu üzerinde dururdu.

Hz. Amr, gerek geç Müslüman olması sebebiyle gerekse vaktinin büyük bir kısmının savaşlarda geçmesi sebebiyle, fazla hadis rivayet edemedi. Sadece 39 hadis rivayet etti. Fakat oğlu Abdullah (r.a.) hadis ilminin mümtaz şahsiyetle­rinden birisi olma bahtiyarlığını kazandı. (Abdullah bin Amr bin Âs maddesine bakınız.)

Hz. Amr’ın rivayet ettiği hadislerden birisi şu mealdedir:

“Lüzumsuz yere uzatmamak ve sözü kısa kesmekle emrolundum. Şüphesiz kısa ve öz konuşmak daha hayırlıdır.”[5]

Uzun bir ömür süren Hz. Amr, Hicret’in 51. yılında hastalandı. Bu hastalıktan kurtu­lamayacağını anlamıştı. Durmadan ağlıyordu. Yüzünü de duvardan yana çevirmişti. Oğ­lu, “Babacığım, niye bu kadar üzülüyorsun? Re­sû­lul­lah (a.s.m.) seni şöyle şöyle müj­delemedi mi? Re­sû­lul­lah (a.s.m.) seni şununla müjdeleme­di mi?” demeye başladı. Bunun üzerine yüzünü onlardan tarafa çevirdi ve şunla­rı söyledi:

“Ahiret için hazırladığım en değerli şey, ‘Lâ ilâhe illalllah ve eşhedü enne Muhammede’r-Re­sû­lul­lah’tır [Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in (a.s.m.) Allah’ın Resûl’ü olduğuna şehadet ederim.] Hayatımın üç devresi var­dır:

“Önceleri Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) benden çok kin tutan birisi yoktu. Eğer bu hâl üzerine ölseydim, şüphesiz ki cehennemlik olacaktım!

“Allah kalbimi İslam’a yöneltince Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) geldim ve ‘Sağ elini uzat, sa­na biat edeyim.’ dedim. O sağ elini uzatınca ben elimi geri çektim. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ‘Ne oluyor sana Amr?’ dedi. ‘Önce bir şart koşmak istiyorum!’ de­dim. Re­sû­lul­­­lah (a.s.m.), ‘Ne şartı koşacaksın bakalım?’ dedi. ‘Günahlarımın af­fedilmesini.’ dedim. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ‘Bilmiyor musun ki, İslam, önceki günahları siler, Hicret önceki günahları siler, hac da önceki günahları siler.’ buyur­du. Artık bundan sonra, benim için Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) daha sevimli birisi olamazdı. Duyduğum saygıdan, gözlerim­le doya doya ona bakamazdım. Eğer onun vasıflarını dile getirmem istense, bunu ya­pamazdım. Çünkü hayranlıkla kendisine bakarken, yüzünün şeklini göremezdim. İşte bu hâlde iken ölseydim, cennetliklerden biri olacağımı kuvvetle ümit ederdim.

“Daha sonra bazı vazifelerin başına getirildim. Bu sıradaki hâlimin nasıl ol­duğunu bilemiyorum.

“Öldüğüm zaman, hiçbir kadın arkamdan ağıt yakmasın! Buhur da yakılma­sın. Beni defnettiğiniz zaman üzerime toprak serpiniz. Sonra da bir deve kesip, etini dağıtıncaya kadar, kabrimin çevresinde bulunun ki, yerime alışayım ve Rabb’imin elçileri olan sual meleklerine vereceğim cevabı düşüneyim.”[6]


___________________________________
[1]el-İsâbe, 3: 2-3.
[2]Fethü’r-Rabbânî, 22: 340.
[3]Müstedrek, 3: 453; Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 255.
[4]İbni Kesîr, 4: 464.
[5]Ebû Dâvud, Edeb: 86.
[6]Müslim, İman: 192.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#12
Amr bin Abese (r.a.)

Amr bin Abese, fıtratı İslamiyet’e meyyal bir zattı. Herkesin putlara taptığı bir sırada o, putlardan nefret eder, Yaratıcı’nın birden fazla olamayacağını düşünür­dü. Hiçbir fayda ve zararı olmayan putlara tapmanın manasızlığına inanırdı. Amr, içindeki boşluğu dolduracak bir din arıyordu. Bir gün Ehl-i Kitap’tan bi­rine rastladı. Ona, taşa ağaca tapmanın akılsızlık olduğunu söyledi. “Ben böyle fayda ve zarar vermekten âciz bir şeye ilah diye tapmayı akılsızlık olarak görüyorum. Eğer bundan hayırlısını biliyorsan bana yardımcı ol.” diye ricada bulun­du. O zat âlim birisiydi. Yakında son peygamberin çıkacağını biliyordu. Amr’a şu tavsiyede bulundu:

“Mekke’de bir zat çıkacak, kavminin taptığı putlardan yüz çevirerek onları bir olan Allah’a imana davet edecek. Yetişirsen ona tabi ol. Çünkü o, dinin üstününü getirecektir.”

Hz. Amr, bu yeni dinin hasretiyle yanıyordu. Her gün sorup soruşturuyor, böyle birinin çıkıp çıkmadığını araştırıyordu. Günler böyle geçti. Artık içindeki hasret daha da büyümüştü. Nihayet bir gün beklediği haberi aldı. Mekke’den ge­len bir yolcu, orada çıkan bir zatın putlardan yüz çevirdiğini, insanları, bir olan, eşi ve benzeri bulunmayan Allah’a imana davet ettiğini söyledi. Hz. Amr’ın kal­bi heyecanla doldu. Hemen Mekke’ye gitmeli, bu zatı görmeli ve Allah’tan ge­tirdiğine iman etmeliydi. Ailesinin yanına döndü. Acele olarak Mekke’ye git­mesi gerektiğini söyledi. Hazırlığını tamamladı, vedalaştı ve yola çıktı.

Hz. Amr (r.a.), Mekke’ye vardığında, Re­sû­lul­lah’ın henüz açıktan davete baş­lamadığını öğrendi. Akşama kadar onu aradı, fakat bulamadı. Gece olduğu için aramaya son verdi. Sonra da üzgün bir şekilde Kâbe’nin duvarının dibinde uy­kuya daldı.

Cenâb-ı Hak, onun hakkı arama hususundaki bu ihlasının mükâfatını verdi. O uyurken Peygamberimiz yanına kadar gelmişti. Sesli olarak Kelime-i Tevhid ge­tiriyordu. Hz. Amr sesi duymuştu. Uyandı. Kalbi heyecanla çarpıyordu. Kalktı, sesin geldiği tarafa doğru yürüdü. Yaklaşınca, “Sen kimsin?” diye sordu. Pey­gamberimiz, “Allah’ın Resûl’üyüm” cevabını verdi. Sonra da aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“Seni Allah mı gönderdi?”

“Evet, beni Allah gönderdi.”

“İnsanları neye davet ediyorsun?”

“Hiçbir şeyi ortak etmeksizin Allah’a ibadete, putları kırmaya, akrabayı ziya­ret etmeye…”

Hz. Amr daha fazla dayanamadı. “Sen ne güzel şeyler için gönderilmişsin… Uzat elini, sana biat edeyim.” dedi. Sonra da Kelime-i Şehadet getirerek İlk Müs­lü­man­lar­dan olma şerefini kazandı. Hz. Amr’ın İslam’ı kabul edenlerin dört veya beşincisi oldu­ğu rivayet edilir.

Hz. Amr’ın artık içi içine sığmıyordu. Re­sû­lul­lah’ın yanında kalıp ona hizmet etmeyi arzuluyordu. Fakat Peygamberimiz buna razı olmadı. Çünkü henüz o sı­ralar davetini açıklamamıştı. Davet vazifesini gizliden gizliye yürütüyordu. Hz. Amr’a, “Davet ettiğim şeye karşı halkın ne kadar şiddet gösterdiğini görüyor­sun. Senin bu şartlarda burada kalmaya gücün yetmez. Sen şimdilik ailenin ya­nına dön, orada kal. İnsanları hak yoluna davet et. Benim açıktan davetimi haber alınca da yanıma gel.” buyurdu.[1]

Amr’ın (r.a.) artık gönlündeki boşluk dolmuş, aradığını bulmuştu. Fakat şim­di yine hasret gözüküyordu. Ondan ayrılmayı arzu etmese de, sözünü dinlemesi gerektiğini düşündü. Hicranlı bir şekilde Mekke’den ayrılarak, memleketi olan Salem’e geldi. Burada tebliğ hizmetinde bulundu. Bu uğurda zorluklarla karşı­laştı. Fakat sabırla mücadelesine devam etti.

Amr bin Abese (r.a.) bir yandan İslamiyet’i anlatıyor, bir yandan da Mek­ke’den bir haber bekliyordu. Gelenden gidenden soruşturuyordu. Nihayet bir gün Peygamberimizin Medine’ye hicret ettiğini, müşriklerle savaştığını, onları mağlup ettiğini duydu. Daha fazla bekleyemezdi. Hazırlıklarını tamamlar ta­mamlamaz Medine’ye hicret etti. Pey­gamberimizi buldu. “Yâ Re­sû­lal­lah, beni tanıdınız mı?” dedi. Peygamberimiz, “Evet, tanıdım. Sen Mekke’de bana gelen Salemli değil misin?” buyurdu. Hz. Amr, hic­ret ettiğini, artık Medine’ye yerleş­mek istediğini söyledi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), onun bu hareketinden hoşnut oldu. Onu Ashâb-ı Suffe’nin içine kattı.

Hz. Amr, Re­sû­lul­lah’tan ayrı olarak geçirdiği zamanlara çok üzülüyor, müm­kün oldu­ğu kadar bunu telafi etmeye çalışıyordu. Sık sık Peygamberimize geli­yor, “İlminden ba­na da öğret.” diyordu. Peygamberimiz de her seferinde bir şeyler öğretiyordu. Hz. Amr böylece dinî bilgisini artırdı. Birçok hadis rivayet etti. Bunlardan birisi şu mealde­dir:

“Kim Allah yolunda bir ok atarsa, ok isabet etse de etmese de İsmailoğullarından bir köle azat etmiş gibi sevap kazanır.”[2]

Hz. Amr, gösterişten, insanların kendisinden bahsetmesinden hiç hoşlan­mazdı. Bir gün birkaç kişiyle bir yolculuğa çıkmıştı. Bir ara arkadaşlarından ay­rıldı. Biraz geç kalınca, içlerinden biri onu aramaya çıktı. Onu bir kenarda uyur­ken buldu. Hava çok sıcaktı. Bir bulutun onu gölgelediğini gördü. Uyandırdı­ğında Amr bin Abese (r.a.) ona şöyle dedi:

“Bu gördüğünü hiç kimseye söyle­me. Eğer söylersen aramız bozulur!”[3]

Hz. Amr, Bedir, Uhud, Hendek, Hayber gibi savaşlar esnasında memleketin­de olduğundan bunlara iştirak edemedi. Fakat Mekke’nin Fethi’ne ve Tâif Sefe­ri’ne katıldı. Tâif Muhasarası’nda Peygamberimizin, “Her kim Allah yolunda bir ok atıp isabet ettirirse, Cenâb-ı Hak cennette ona bir derece verir.” buyurduğunu işitti. Hemen harekete geçti. Ok kabında bulunan bütün okları düşman üzerine boşalttı.[4]

Amr bin Abese (r.a.) her hareketinde Peygamberimizin sünnetini esas alır, sünnete ters bir şey gördüğünde hatırlatmada bulunurdu. Bir defasında, Bizans­lıların müddeti bitecek olan anlaşmayı yenilemeyip saldırıya geçecekleri du­yulmuştu. Halkın birçoğu, “Biz onlardan önce davranıp hücuma geçelim!” tekli­finde bulundu. Fakat Hz. Amr, Re­sû­lul­lah’tan ahde vefasızlığın helal olmadığı­nı işittiğini söyleyerek, onları bu fikirden vazgeçirdi.[5]

Hz. Amr, Hz. Osman’ın (r.a.) hilafeti zamanında vefat etti.

Allah ondan razı olsun!


______________________________________
[1]Tabakât, 4: 214-219; Üsdü’l-Gàbe, 4: 121; Müsned, 4: 111-112.
[2]Müsned, 4: 113.
[3]Hilye, 2: 14.
[4]Müsned, 4: 384.
[5]age., 4: 113.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#13
Ammar bin Yâsir (r.a.)

Kimsesiz, fakir, Yemenli bir aileye mensuptu. İslam tarihinde “Yâsir Ailesi” adıyla anılan bu aile, müşriklerin en büyük zulüm ve işkencelerine maruz kaldı. Bu işkencelerin tek bir sebebi vardı: Yâsir Ailesinin İslam nuruna bağlanmaları… Müslümanların sa­yısı arttıkça müşrikler endişeye kapılıyordu. Bedevi, vahşi müşriklerin elinde mümin­leri caydırmak için işkence silahından başka bir şey yoktu. Caydıramayınca da çılgına dönüyorlardı.

Yâsir Ailesinin genç evladı Hz. Ammar’ın gönlü, İslamiyet’le çarpıyordu. Mutlaka gidip Re­sû­lul­lah’ı görmeli, İslamiyet’i ondan öğrenmeliydi. Resûl-i Ek­rem Efendimiz, İslam’ın tebliğ merkezi olan Dârü’l-Erkam’da idi. Burada, gelen­lere İslam’ın hakikatlerini anlatıyor, nazil olan âyetleri öğretiyordu. Hz. Ammar doğruca Dârü’l-Erkam’a vardı. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gitti. Kur’ân-ı Kerim’in yüce hakikatlerini dinledi. Orada hemen İslamiyet’i kabul etti. Bu sırada yeryüzünde Müslümanların sayısı bir elin parmağı kadardı. Rivayete göre ilk Müslüman olan yedi kişiden biri de Hz. Ammar’dır.[1]

Yâsir Ailesinin tamamı İslamiyet’le müşerref oldu. Fakat müşriklerin korku­sundan bunu gizliyordu. Çünkü bu aile Mekke’ye dışarıdan gelmişti. Mutlaka güçlü bir kabilenin himayesinde bulunmaları gerekirdi. Yâsir Ailesinin hamisi, Mekke müşriklerinin kuv­vetli kabilelerinden Mahzumoğulları idi. Bu kabile Yâsir Ailesinin Müslüman olma­sına asla tahammül edemezdi. Himayelerine aldıkları bu insanlara akıl almaz işkence­ler tatbik ettiler. Yâsir Ailesinin her şe­yini kabul edebilirlerdi, fakat Müslüman olmala­rını asla… Önce mükâfatlarla vazgeçirmek istedilerse de muvaffak olamayınca işkence­lere giriştiler. Böy­lece İslam tarihinin ilk işkenceli hayatını bu ilk Müslümanlar yaşa­dı.

Yâsir Ailesinin üç ferdi Hz. Yâsir, Hz. Sümeyye ve Hz. Ammar kızgın kum­lar üzerine yatırılarak Mekke’nin dehşetli sıcağında aç ve susuz bırakılmışlardı. Müşriklerin bu işkencelerini gören ve engel olamayan Re­sû­lul­lah Efendimiz (a.s.m.) buna çok üzülüyor ve Yüce Allah’a şöyle yalvarıyordu:

“Allah’ım, Yâsir Ailesinden rahmetini esirgeme, onları affet.”

Hz. Yâsir, Re­sû­lul­lah’ı görünce dayanamayarak gözyaşları içinde, “Yâ Resulallah, bu işkenceler ne zamana kadar devam edecek?” diye sordu.

Re­sû­lul­lah Efendimiz, “Sabredin ey Yâsir Ailesi, sabredin. Bu sabrınızın ve sebatınızın mükâfatı cennettir.” buyurarak onları teselli etti.

Yâsir Ailesi gerçekten İslam tarihinin en üstün sabır örneğini göstermişti. Müşriklerin isteklerine ise asla boyun eğmemişlerdi.

Onlar Kur’ân’ın nuruna âşık olmuşlardı. Ailenin büyüğü Hz. Yâsir işkence­ler altında İslam’ın izzetini muhafaza etti, zalimlere asla boyun eğmeyerek, ru­hunu Cenâb-ı Hakk’a teslim etti. Cesedi işkenceler altında ezilirken, ruhu şehit olarak cennete uçtu.

Hanımı Hz. Sümeyye imanda sebatın zirvesindeydi. Ona işkence yapmayı üzerine alan, İslam’ın en büyük düşmanı Ebû Cehil’di. Fakat Hz. Sümeyye, Ebû Cehil’in bütün zorlamalarına beş para ehemmiyet vermiyordu. Ebû Cehil, onun bu ısrar ve sebatını anlamıştı. Sonunda mızrağını çekti, şehit etti.

Böylece Hz. Yâsir, İslam’ın ilk erkek şehidi, Hz. Sümeyye de İslam’ın ilk kadın şehidesi oldu. Onlar bu ağır imtihanları başarıyla verdiler, İslamiyet’in kökleş­mesi için hayatlarını feda ettiler. O büyük Peygamber’in müjdesine mazhar ola­rak ebedî saadete girdiler.

Sıra artık oğulları Hz. Ammar’a gelmişti. Gözü önünde anne ve babası acıma­sızca şehit edilmişti. Kendisi de ağır işkenceler altında hâlsiz kalmıştı. Müşrik grubun Am­mar’dan istedikleri, Re­sû­lul­lah’ın aleyhinde konuşmasıydı. En azın­dan imanından vazgeçtiğini, Lat ve Uzza putlarının “Muhammed’in dini”nden iyi olduklarını belirtmesiydi. Hz. Ammar, metanetini yitirmemişti. Fakat kur­tuluş çaresi yoktu. Ya öldürülecekti ve­ya istedikleri şeyleri söyleyecekti. Hz. Ammar, İslamiyet’in yücelmesi için hangisinin daha iyi olacağını düşünüyor, bir türlü karar veremiyordu. Onların istediklerini söyle­mek ölümden daha ağır ge­liyordu. Nihayet yine Re­sû­lul­lah’a kavuşmak için istekleri­ni yerine getirdi. “Di­liyle” dininden vazgeçtiğini bildirdi. Müşrikler de onu serbest bıraktılar.

Hz. Ammar, kalben söylememişti, ama yine de endişeliydi. Kalbi tir tir tit­riyordu. El­lerinden kurtulur kurtulmaz doğru Re­sû­lul­lah’a koştu, “Helak oldum, imanımı inkâr ettim, yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. Ve hadiseyi baştan sona anlattı.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) “Kalbin nasıl?” diyerek, sözle söylediklerine kalbinin iş­tirak edip etmediğini sordu.

“Kalbim imanla doludur.” diyen Hz. Ammar’a Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu oldu:

“Ammar tepeden tırnağa imanla doludur. Şayet sana tekrar böyle işkenceler ya­parlarsa, tekrar aynı taktikle ellerinden kurtulmanda bir mahzur yoktur.”

Hz. Ammar, Re­sû­lul­lah’ın bu beyanı üzerine sakinleşti. Huzura kavuştu. Ammar’ın başına gelen bu hadise üzerine âyet-i kerime nazil oldu. Kalbi imanla do­lu olduğu hâlde inkâra zorlanan kimselere bir mesuliyetin olmadığı beyan edil­di. Böylece Hz. Ammar’ın imanını Kur’ân tasdik ediyordu.[2]

Hz. Ammar daha sonra Medine’ye hicret etti. Re­sû­lul­lah onu Ensar’dan Hu­zeyfe bin Yeman ile kardeş yaptı. Mekke’de ona en ağır işkenceleri reva gören müşrik Huzeyfe bin Mugîre’ye karşı Yüce Allah ona en iyi dost ve kahraman kardeş olan Hz. Huzeyfe bin Yeman’ı vermişti. Bu saadeti tadan Hz. Ammar daima Allah’a şükrederdi.

İslam tarihinde ilk mescit fikrini ortaya atan, Hz. Ammar’dır. Re­sû­lul­lah Efendimiz Medine’ye hicret ettiklerinde, “Re­sû­lul­lah’a bir ibadetgâh ve istirahatgâh lazım.” diyerek ilk olarak bir mescit yapılmasını teklif etti. Kuba Mescidi onun bu fikrinden doğdu. Hz. Ammar, bu mescidin bizzat inşaatında çalışmış, omuzlarında taş taşımıştır.

Hz. Ammar, Bedir ve Hendek Harplerine katıldı. Büyük kahramanlıklar gös­terdi. Yalancı Peygamber Müseylime’ye karşı savaştı. Harp esnasında Müslüman mücahitlerin morallerini devamlı yüksek tuttu.

Sevgili Peygamberimizin çok sevdiği sahabilerden birisi şüphesiz Hz. Ammar’dı. Re­sû­lul­lah, Ammar’ı görünce yüzü sevinçle dolardı. “Ammar’a düşman olan, Allah’a düş­man olur. Ona kin besleyen ve onu kızdıran, Allah’ı kızdırmış olur.” “Cennet Ali, Am­mar, Selmân ve Bilâl’ı şiddetle arzu etmektedir.” şeklin­deki hadis-i şerifler, Peygamberimizin Hz. Ammar’ı ne derece sevdiğini göster­mesi bakımından mânidardır.

Şu hadise de bunun canlı bir misalidir:

Bir gün Hz. Hâlid bin Velid ile Hz. Am­mar arasında bir tartışma çıktı. Tartışmada Hz. Ammar haklıydı. İkisi de birbir­lerini Re­sû­lul­lah’a şikâyet ettiler. Re­sû­lul­lah Efendimiz, yukarıda zikrettiğimiz Ammar’la ilgili hadisleri beyan ederek, Hz. Hâlid’den Ammar’ı kızdırmamasını istedi. Hz. Hâlid der ki: “Yemin ederim, Re­sû­lul­lah’ın huzurundan ayrıldığımda, Hz. Ammar’ı nasıl memnun edeceğimden başka bir şey düşünemiyordum!”

Zühd ve sadelik içinde bir hayat geçiren Hz. Ammar, Hicrî 37 senesinde Sıffîn Harbi’nde şehit oldu.

Allah onlardan razı olsun!


_______________________________________
[1]Müsned, 1: 404; Tabakât, 3: 227; Üsdü’l-Gàbe, 4: 44.
[2]Nahl Sûresi, 106; İbni Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, 2: 588.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#14
Alâ bin Hadramî (r.a.)

Medine’de kurulan İslam Devleti gün geçtikçe büyüyordu. Kavim kavim, kabile kabile Medine’ye akın eden halk, Peygamberimizin sohbetinde bulunuyor, İslam’ın yüce hakikatlerini dinledikten sonra Müslüman oluyorlardı. Re­sû­lul­lah bir yandan Medine’ye gelen heyetlerle meşgul olurken, diğer yandan da komşu devlet ve hükümdarlara elçiler göndererek onları İslam’a davet ediyordu. İşte el­çi olarak vazifelendirilen bu sahabilerden birisi de Alâ bin Hadramî’dir (r.a.). Peygamberimiz onu Hicret’in 8. yılında, bugünkü Basra Körfezi’nin batı­sında bir sahil ülkesi olan Bahreyn’e gönderdi. Mecusi olan Bahreyn Hükümda­rı Münzir bir Sâvâ’ya da bir mektup yazdı. Hz. Ebû Hureyre’yi (r.a.) yanına al­masını ve yol arkadaşına iyi davranmasını tavsiye etti.[1]

Hz. Alâ bin Hadramî, ilk Müslümanlardandı. Uzun zaman Peygamberimizin sohbetinde bulunmuş, feyiz almıştı. İyi bir hatipti. İkna kabiliyeti yerinde, yu­muşak sözlü bir tabiata sahipti. Muhatabının içinde bulunduğu durumu nazara alarak konuşur, onu kırmamaya incitmemeye azami gayret gösteririrdi. Zaten Peygamberimiz tarafından böyle mühim bir hizmet için vazifelendirilmesinin sebebi de buydu.

Alâ bin Hadramî vakit geçirmeden yola çıktı. Bir yandan yol alıyor, bir yan­dan da düşünüyordu. Zira yüzlerce insanın İslamiyet’i kabul veya reddetmesi, kendisinin tebliğine bağlıydı. Diğer taraftan, bir hükümdara gidiyordu. Bu se­beple dikkatli olması gerekiyordu. Gittiği topluluk gerçi Mecusi idi. Allah yeri­ne Allah’ın yarattığı ateşe ibadet ediyorlardı. Ama muhatap kim olursa olsun, Müslüman “kavl-i leyyin” ile davet etmek zorundaydı. Zira Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede bu hususta şöyle buyuruyordu:

“İnsanları Rabb’inin yoluna hikmetle, güzel öğütlerle çağır ve onlarla olan mücadeleni en güzel şekilde yap.”[2]

Nihayet Bahreyn’e ulaştı. Bahreyn hükümdarı, Mekke’den bir peygamber çık­tığını işitmişti. Fakat İslamiyet hakkında bir bilgiye sahip değildi. Peygamberi­mizin elçisini hemen huzuruna kabul etti. Böylece Re­sû­lul­lah’a değer verildiği­ni, elçiye göstermek istiyordu.

Nübüvvet mektebinden ders alan Hz. Alâ, gayet olgun bir şekilde içeri girdi. Sade, fakat temiz bir elbise giymişti. Peygamberimizin mektubunu hükümdara takdim etti. Hükümdar saygılı bir biçimde mektubu aldı ve tercümanına vererek okumasını istedi. Mektup okunurken, Alâ bin Hadramî ne konuşacağını düşünüyordu. Etrafına şöyle bir baktı. Hükümdarın ileri gelen adamlarından hemen hepsi oradaydı. O hâlde onların önünde hükümdarı ve tabi oldukları dini küçül­tücü ifade kullanmamalıydı. Bilakis hükümdarın milleti içindeki mevkiini de göz önüne alıp ona göre İslamiyet’e davet etmeliydi. Mektubun okunması bittik­ten sonra şu mealde bir konuşma yaptı:

“Ey Münzir! Şüphesiz sen dünya işlerinde büyük bir akla sahipsin. Bak, iyi düşün! Hiç yalan söylemeyen bir kimseyi tasdik etmemek, verdiği sözden hiç caymayan kimseye itimat etmemek, inanmamak sana yakışır mı?! İşte böyle olan o ümmi peygamberdir ki, vallahi aklı başında olan hiç kimse, hiçbir zaman onun emrettiği şeyin yasaklanmasını, onun yasakladığı şeyin de emredilmesi gerekeceğini söyleyemez.”

Münzir gerçekten akıllı bir insandı. Peygamber Efendimizin mektubu ve Alâ’nın konuşması üzerine biraz düşündü. Sonra da Hz. Alâ’dan İslamiyet hak­kında biraz daha bilgi vermesini rica etti. O konuştukça Münzir’in yüzünde iman nuru parlamaya başladı. Nihayet İslam sarayına girmek için daha fazla beklemeyi uygun bulmadı. Düşüncelerini şu şekilde ifade etti:

“Elimdeki saltanata baktım; onu, ahiret dışında, sadece dünyaya yarayacak şekilde buldum. Sizin dininize baktım; onun dünyayı da, ahireti de birlikte mütalaa ettiğini gördüm. Kendisinde dünyada rahat bir şekilde yaşama ve ahirette de ebedî bir hayat bulunan böyle bir dini kabul etmeme ne mâni var?” dedi ve Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu. Hükümdar Münzir’den sonra Mecusi rahip Sibuht’un da Müslüman olması, halktan birçok kimsenin daha İslamiyet’le müşerref olmasına sebep oldu.[3]

Alâ bin Hadramî, Peygamberimize bir mektup yazarak müjdeli haberi arz et­ti. Bundan sonra da nasıl hareket etmesi gerektiği hususunda malumat istedi.

Peygamber Efendimiz, bu mektubu alınca çok memnun oldu. Alâ bin Hadramî’yi bu başarısından dolayı tebrik ve takdir etti. Bir taltif olarak da, bu bölge­nin İslam ülkesi olması üzerine onu Bahreyn valiliğine tayin etti. Bir mektup ya­zarak Bahreynlilere İslamiyet’i öğretmesini, zengin Müslümanlardan zekât, gayrimüslimlerden de cizye (vergi) alarak fakir halka dağıtmasını ve ihtiyaçtan fazlasını Medine’ye göndermesini emretti.[4]

Hz. Alâ bin Hadramî, hitabet ve tebliğde olduğu gibi, idarecilikte de örnek bir şahsiyetti. İslam’ı bir hayat nizamı hâline getirmek için çok üstün gayret göster­di. Çok geçmeden Bahreynlilere kendini sevdirdi. Hükümdar Münzir ve rahi­bin yardımlarıyla İslamiyet’in Bahreyn’de kökleşmesini temin etti. Topladığı zekât ve cizyeyi Bahreyn’deki fakirlere dağıttı, arta kalanını da Medine’ye gön­derdi. O sırada Medine’de Müslümanlar maddi bakımdan sıkıntı içerisindeydi­ler. Hiç ummadıkları bir zamanda bu kadar para gelmesine sevindiler ve bu ikra­mından dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükrettiler.[5]

Alâ bin Hadramî, Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer zamanında da aynı vazifeye devam etti. Çünkü Peygamber Efendimiz onu, maharet ve salahatı sebebiyle bu vazifeye getirmişti.

Hz. Alâ aynı zamanda yüksek cesaret ve kahramanlığı ile de tanınmış bir Sa-habiydi. İyi bir kumandandı. Hz. Ömer onu o bölgenin fethiyle vazifeli olan or­dunun başına kumandan tayin etti. Ayrıca şöyle bir mektup yazarak bazı hatır­latmalarda bulundu:

“Cenâb-ı Hak, insanları ve bu varlığı hangi gaye ile yarattığını bize bildirmiş­tir. Sen de ne için yaratılmış isen o şeye çalış ve başka şeylerden vazgeç. Çünkü dünya geçicidir, ahiret ise ebedîdir. Dünyanın geçici lezzetleri seni ebedî olan ahiret lezzetlerini görmekten alıkoymasın. Allah’ın yasak kıldığı şeyleri işle­mekten sakın. İstediği kimseye ilim ve hikmetiyle üstünlük veren, Cenâb-ı Hak’­tır. Allah bizi de seni de kendisine itaat etmeye ve azabından kurtulmaya mu­vaffak eylesin.”[6]

Bu büyük sahabi, kumandanlık vazifesini de başarıyla yerine getirdi.

Cenâb-ı Hak katında duası kabul edilen bir sahabi olarak tanınan Hz. Alâ’dan, bazı kerametler zuhur ettiği de olurdu. Birçok defa onunla beraber bulu­nan Hz. Ebû Hürey­re, gördüğü manevi hâller sebebiyle ona olan sevgisinin de­vamlı arttığını söyler.

Alâ bin Hadramî’nin kumandasındaki ordu İran topraklarında ilerlerken, mücahitlerin suları tükenmişti. Düşman askerleri, Müslümanları hâlsiz düşürmek için o havalideki bütün kuyuları kapatmışlardı. Su bulmak mümkün değildi. Hava çok sıcaktı. Hz. Alâ, mücahitlerle birlikte iki rekât namaz kıldı. Daha sonra da ellerini dergâh-ı İlahîye açarak Cenâb-ı Hakk’a duada bulundu. Hemen sonra Yüce Allah’ın yardımı yetişti. Kumların altından su kaynamaya başladı. Müca­hitler o sudan içtiler, abdest aldılar, su kaplarını doldurdular ve oradan ayrıldı­lar. Askerlerden birisi konak yerinde bazı eşyalarını unutmuştu. Almak için döndüğünde, biraz evvelki su kaynağının kaybolmuş olduğunu gördü…

Hz. Ebû Hüreyre, Hz. Alâ ile olan bir diğer hatırasını da şöyle anlatıyor:

“Alâ ile Basra’ya gitmek üzere yola çıktım. Liyas mevkiine vardığımızda Hz. Alâ vefat etti. Yanımızda onu yıkayacak kadar su yoktu. Cenâb-ı Hak o esnada yağ­mur yağdırdı. Yağmur suyuyla onu yıkadık. Kılıçlarımızla kabir kazdık ve def­nettik. Sonra oradan ayrıldık.”

Allah onlardan razı olsun!


____________________________________
[1]Tabakât, 4: 360.
[2]Nahl Sûresi, 125.
[3]İnsânü’l-Uyûn, 3: 300-330.
[4]Tabakât, 1: 276; 4: 363.
[5]age., 4: 15-16.
[6]age., 4: 362.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#15
Adiyy bin Hâtem (r.a.)

Delilsiz, araştırmasız ve sadece taklidî olarak bir davayı benimseyenlerin, ileri­de karşılaşacakları küçük sarsıntılar karşısında tereddüde düşmeleri, hattâ o davadan vazgeçmeleri mümkündür. Düşünerek, akıl ve muhakeme ile bir dava­yı benimseyenlerin ise, ideallerine cansiperane sarıldıkları ve daha önce batıl davalarda gösterdikleri gayret ve sebatın fazlasını, girdikleri hak davada göster­dikleri görülmüştür.

İslam tarihi bu hakikatin birçok misalleriyle doludur. İşte, İslamiyet’e girdik­ten sonra sahabiler arasında mümtaz bir mevki kazanan Adiyy bin Hâtem de bunlardan biridir.

Cömertliğiyle meşhur Hâtem-i Tâî’nin vefatından sonra, Tayy kabilesinin başına gelen zatın oğlu olan Adiyy, Hıristiyan idi. Kendi dinine sıkı sıkıya bağ­lıydı. Peygamberimizin (a.s.m.) İslam davasını ilan etmesinden, kendi inançlan hesabına çok müteessir olmuştu. Yıllardan beri atalarının izinden giden Arapla­rın böyle yeni çıkan birisinin peşinden gitmelerini bir türlü hazmedemiyordu. Çok huzursuz oldu ve başını alıp Arap Yarımadası’nı terk ederek, Hıristiyanlı­ğın yaygın olduğu Anadolu içerilerine geldi. Hattâ bir rivayete göre, İstanbul’a kadar gelerek kayserin huzuruna çıktı.

Bir müddet sonra avare şekilde dolaşmaktan bıktı ve kendi kendine şöyle de­di:

“Şu zata [Hz. Muhammed’e] niçin gitmiyorum ki?! Eğer yalan söylüyorsa, ben onu fark ederim. Yok, eğer doğru söylüyorsa ona tabi olurum.”

Bu düşüncesinden sonra kalkıp Re­sû­lul­lah’ın huzuruna geldi. Sahabe-i Kirâm, Adiyy’in âniden çıkıp gelmesine çok şaşırmışlardı. Re­sû­lul­lah ile aralarında şöy­le bir konuşma geçti:

“Ey Adiyy! Müslüman ol ki kurtulasın.” (Re­sû­lul­lah bu sözü üç defa tekrarladı.)

“Benim dinim var.”

“Ben senin dinini senden daha iyi biliyorum.”

“Benim dinimi benden daha iyi nasıl biliyorsun?!”

“Evet, sen Rakusiye’den değil misin? Kavminin dörtte bir ganimetini yemi­yor musun? Bu senin dininde sana helal değildir.”

Bu konuşmalardan sonra Adiyy tekrar ortalıktan kayboldu. Kendi iç âlemin­de devamlı olarak manevi fırtınalar kopuyordu. İslamiyet’i kabul hususunda ar­tık tereddütleri başlamıştı. Bir ay kadar sonra Adiyy tekrar Re­sû­lul­lah ile karşı­laştı. Re­sû­lul­lah şöyle buyurdu:

“Ben senin İslam’a girmene mâni olan şeyi biliyorum. Sen bu dine, ‘Sadece za­yıflar, kuvvetli olmayanlar giriyor, zaten Araplar da böyle kimseleri içlerinden atmışlardır.’ diye düşünüyorsun. Hîre’yi bilir misin?

“Görmedim, ama duydum.”

“Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah bu dini mutlaka ta­mam­la­ya­cak ve hâkim kılacak. O kadar ki, bir kadın kimseye ihtiyaç duyma­dan, tek başına Hîre’den kalkarak gelip Kâbe’yi tavaf edecek. Kisra bin Hür­müz’ün hazineleri ele geçirilecek.”

“Kisra bin Hürmüz’ün hazineleri mi?!”

“Evet, Kisra bin Hürmüz’ün hazineleri… Servet bollaşacak. O kadar ki, varlıklı kimseler yardım yapmak için fakir bulamayacak.”

Yıllar sonra, hayat hikâyesini ve Re­sû­lul­lah ile aralarında geçen konuşmaları naklederken Adiyy şöyle demiştir:

“Kimsesiz bir kadının Hîre’den gelip Kâbe’yi tavaf ettiğine şahit oldum. Kisranın hazinelerini ele geçirmeye giden askerî birliğin öncüsü idim. Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, üçüncüsü de mutlaka olacaktır. Çünkü bunu Re­sû­lul­lah (a.s.m.) söylemiştir.”[1]

Adiyy bin Hâtem, kendisinden önce Müslüman olan kız kardeşi Sefane bint-i Hâtem’in de teşvikleriyle Miladi 630 yılında Müslüman olmuştu. Resûl-i Ek­rem’le (a.s.m.) iki sene gibi kısa bir zaman beraber olmasına rağmen birçok hadis-i şerif nakletmiştir.

Hz. Adiyy, tıpkı babası ve Hâtem-i Tâî gibi çok cömert idi. Sahabe arasında kendisine çok hürmet gösterilirdi. Resûl-i Ekrem’in yanına geldiğinde de Re­sû­lul­lah kendisine ikramlarda bulunurdu.

Kendisi çok şefkatliydi. Karıncalara bile şefkatle muamele eder, “Bunlar bi­zim komşularımızdır. Onların da hakkı vardır.” diyerek, karıncalara yemek ve­rirdi.

İbadetine öylesine düşkündü ki, “Her bir namaz vaktini iştiyakla bekliyo­rum.” derdi.

Hz. Ebû Bekir zamanında meydana gelen irtidat hadiselerinde halifeye sadakatle hiz­met etmiş ve kavminin hadiselere karışmaması için cansiperane bir mücadele vermiş­ti.

Irak muharebelerinde Hâlid bin Velid’in yardımcısı olarak büyük kahra­manlıklar gösterdi. Kadisiye ve Mihrân Savaşlarında da Ebû Ubeyde’nin ku­mandası altında cansiperane gayretlerinden geri kalmadı.

Uzun müddet kendi kabilesi arasında, diğer sahabilerden uzak kalmıştı. Bir gün Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Medine’ye geldi. Kendisini tanıma­dığını zannederek Hz. Ömer’e, “Ey Müminlerin Emiri, beni tanımadınız mı?!” dedi. Hz. Ömer şöyle karşılık verdi:

“Sizi nasıl tanımam?! Siz ki Cenâb-ı Hakk’ın ikramına mazhar olmuşsunuz. Birçokları hak yoldan ayrılırken siz sebat ettiniz. Birçokları inkâr ederken, siz hakkı tasdik ettiniz. Onlar ihanet ederken, siz sadakat gösterdiniz. Onlar sırt çevirirken, siz göğüs gerdiniz…”[2]

Nefsinin methedilmesinden hoşlanmayan Adiyy bin Hâtem, “Yeter, ey Ömer!” diyerek Hz. Ömer’in sözünü kesti.

Adiyy bin Hâtem, mümtaz hizmetlerle geçen uzun bir ömre mazhar olmuş ve Hicret’in 68. yılında Kûfe’de vefat etmiştir.

Allah şefaatine nail etsin!


_______________________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 3: 393.
[2]İsâbe, 2: 468.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#16
Abdurrahman bin Ebî Bekir (r.a.)

Hz. Abdurrahman, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) oğluydu. Peygamberimizin kayın­bira­de­riy­di. Hz. Ebû Bekir’in bütün ailesi kendisiyle birlikte İslam’la müşerref olduğu hâlde, Abdurrahman bir türlü Müslüman olmaya yanaşmamıştı. Bedir ve Uhud Savaşlarında müşriklerin safında yer aldı. Hattâ bu savaşlarda mey­dana çıkarak çarpışacak er diledi. Hz. Ebû Bekir, haddini aşan bu oğlunu ce­zalandırmak için meydana çıkmak istediyse de, Peygamberimiz ona mâni ol­du, “Kılıcını kınına koy, sen bize lazımsın.” buyurdu.

Abdurrahman (r.a.) ancak Hudeybiye Sulhü’nden sonra Müslüman oldu ve Medine’ye hicret etti.

Abdurrahman’ın asıl ismi “Abdüluzza” idi. Peygamberimiz, bir put ismi olan ve “Uzza’nın kulu” manasına gelen bu ismi “Abdurrahman” olarak değiş­tirdi.

Hz. Abdurrahman, Müslüman olduktan sora artık Peygamberimizin sohbe­tinde bulunmaya, ondan feyiz almaya başladı.

Hz. Abdurrahman, İslam’ın mücahit bir eriydi. Hudeybiye Sulhü’nden sonra vuku bulan bütün gazalara iştirak etti. Çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Mürtetlere karşı yapılan Yemâme Savaşı’nda âdeta şahlandı. Düşman safları­nı darmadağın etti. Düşman kumandanlarından Muhkem bin Tüfeyl’i öldürdü.

Abdurrahman (r.a.), Yezîd’in halifeliğini kabul etmedi. Yapılan para teklif­lerine kar­şı da, “Biz dünya için dinimizi satmayız.” cevabını verdi. Sonra da Medine’den Mek­ke’ye gitti. Mekke yakınlarında Habeşî mevkiinde ikamet et­ti. Hicret’in 53. yılında da vefat etti. ‘[1]

Allah ondan razı olsun!


__________________________________
[1]Müstedrek, 3: 473-477.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#17
Abdullah bin Zülbicâdeyn (r.a.)

Saadet Asrı’nın mimarı, İki Cihan Güneşi Resûlulah Efendimiz (a.s.m.), Kur’ân hakikatlerini cihanşümul bir sesle ilan ederken, Cahiliye Devri’nin kökleşmiş batıl âdet ve itikatlarını da temizliyordu. İnsanlık tarihi içinde böylesine muaz­zam bir inkılabın eşine rastlanmamıştı. Âdet ve inançlarına, gelenek ve itikatlarına taassup ölçüsünü dahi aşan bir inatçılıkla bağlı olan Cahiliye Devri insanla­rının dem ve damarlarına, yepyeni bir iman aşısını yaparken, o Yüce Peygam­ber (a.s.m.) hep kendisine emredilen “İstikamet üzere ol.” İlahî hitabına bağlı kalmıştı.

Kendilerini tabiatın dışına çıkarmış, ferdî ve içtimai hayatı insani özlerinden ziyade, hayvani hususiyetlerine bina etmiş müşrik ve münkirler, Hz. Peygam­ber’in (a.s.m.) getirdiği habere karşı isyan ve şiddet içinde bulunduklarında, onu defalarca öldürmeye, yok etmeye, ona işkence ve azap vermeye kalktıklarında, o, Kur’âni düsturların dışına çıkmamıştı. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) putperestli­ğe karşı tavrı, bütün batıl inançları olduğu gibi, inkâr ve şirkin sembolik ifadesi olan putları da ortadan kaldırmayı gerektiriyordu. Cahiliye Devri insanları, içlerindeki batıl inançların dışa taşan işareti olarak putları kutsi görüyor ve ibadet ediyorlardı.

Hattâ birçoğunun ismi “Lat’ın kulu,” “Uzzâ’nın kulu” manasına geliyordu. Peygamberimiz (a.s.m.), Cahiliye Devri’nin kötü bir âdeti olarak konulan, küfrü ve şirki ihsas eden bu isimlerin hepsini değiştirdi.

İşte, Cahiliye döneminin inançlarını hatırlattığı ve “putlara kul olmak” manası­nı taşıdığı için Peygamberimizin (a.s.m.) ismini değiştirdiği şahıslardan biri de, Abdullah Zülbicâdeyn idi (r.a.). Suffe Medresesi’nin bu muhterem talebesinin ismi İslam’a girmeden önce, “Uzza” isimli putun kulu manasına gelen “Abdüluzza” idi. Müslüman olduğunda Re­sû­lul­lah Efendimiz, “Hayır, sen Abdüluzza de­ğil, Abdullah’sın.” buyurarak onun ismini değiştirdi.[1]

Abdullah Zülbicâdeyn (r.a.) yetimdi. Amcasının yanında kalıyordu. Amcası ona çeşitli ikramlarda bulunurdu. Bir gün Abdullah’ın Müslüman olduğunu öğ­renince çok kızdı. Abdullah’ı yanına çağırdı ve “Duyduğuma göre, sen Muhammed’e tabi olmuşsun. Eğer bundan vazgeçmezsen, sana verdiğim elbiseler dâhil bütün ikramlarımı, hediyelerimi geri alırım!” dedi. Hz. Abdullah onun bu tehdidine aldırış etmedi. Pervasız bir şekilde, “Evet amca, ben Müslüman’ım!” cevabını verdi.

Bunun üzerine amcası, üzerindeki elbiselere varıncaya kadar ona verdiği her şeyi geri alarak annesine gönderdi. Annesi de kalın bir elbise verdi. Abdullah üzerindeki bu el­biseyle Re­sû­lul­lah’a giderken yolda elbisesi ikiye ayrıldı. O da, elbisenin bir kısmını be­linden alt tarafına, diğer kısmını sırtına aldı. Öylece Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gitti. Ba­şından geçenleri Peygamberimize anlattı. Onun bu fedakârlığı Re­sû­lul­lah’ı çok duygu­landırdı. Ona iltifatta bulundu. Ayrıca, “iki elbise sahibi” manasına gelen “Zülbi­câ­deyn” lakabını verdi. Bundan böyle Hz. Abdullah bu lakabıyla birlikte anılacaktı.

Hz. Abdullah, Müslüman olduktan sonra, devamlı Re­sû­lul­lah ile beraber kal­mayı arzu etti ve ondan bir dakika olsun ayrılmak istemedi. Re­sû­lul­lah ile bera­ber kaldıktan sonra gece gündüz Kur’ân okur, dua ve ibadetle meşgul olurdu. Bazı günler Re­sû­lul­lah’ın kapısına gider, oturur, tespih ve tekbirle vakit geçirir­di. Hz. Ömer (r.a.), Re­sû­lul­lah’a giderek, bu hareketin riya olup olmadığını sor­duğunda, Hz. Peygamber, “Ey Ömer, bırak onu. O, Allah’a dua eden, yalvaran, kalbi yanıklardandır.”[2]buyurdu.

Hz. Abdullah, Re­sû­lul­lah ile birlikte Tebük Seferi’ne katıldı. Çok büyük kah­ra­manlıklar gösterdi. Sonunda şehit oldu. Kabir kazma ve defin işiyle Peygam­berimiz, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer meşgul oldu. Peygamberimiz onun naaşını kabre koyduktan sonra, “Ey Allah’ım, ben ondan razıyım, Sen de ondan razı ol.” diye dua etti.

Peygamberimiz onun vefatından müteessir olmuştu. Bunu gören sahabiler, “Yâ Re­sû­lal­lah, Abdullah’ın vefatına üzüldünüz!” dediler. Peygamberimiz, “Evet, çünkü o, Allah ve Resûlünü seviyordu.” buyurdu.

Orada hazır bulunan sahabilerden İbni Mes’ud (r.a.) der ki: “Ben ondan beş yıl önce Müslüman oldum. Yemin ederim ki, onun yerinde olmayı çok arzu ederdim!”[3]

Allah onlardan razı olsun!


__________________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 3: 123.
[2]Üsdü’l-Gàbe, 3: 122.
[3]Sîre, 4: 171-172.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#18
Abdullah bin Zübeyr (r.a.)

Hz. Ebû Bekir’in kızı Esma (r.a.) ile cennetle müjdelenen 10 sahabiden biri olan Zübeyr bin Avvam’ın (r.a.) oğluydu. Hicret’ten sonra Muhacirlerden doğan ilk çocuktu. Hicret’in 1. yılında dünyaya geldi. Hz. Abdullah’ın doğumu bütün Müslümanları sevince boğdu. Müslümanlar âdeta bayram ettiler, “Allahü ekber!” sesleri semaya yükseldi. Onların bu sevinçleri, Yahu­dilerin yalanlarının ortaya çıkmasından kaynaklanıyordu. Çünkü onlar Muhacirlere, “Sizi büyüledik, artık çocuğunuz olmaz!” diyorlardı.

Ona “Abdullah” ismini Peygamberimiz koydu. Sonra da bir hurma istedi. Onu çiğnedi ve Abdullah’ın ağzına verdi. Böylece bu sevgili yavrunun midesine giren ilk gıda, Re­sû­lul­lah’ın mübarek ağzından çıkan hurma oluyordu. Peygamberimiz daha sonra, Abdullah için bereket duasında bulundu.

Gerek Hz. Zübeyr, gerekse Esmâ (r.a.), Abdullah’ın en iyi bir şekilde ye­tişmesi için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Yedi yaşına geldiğinde biat için Peygamberimize götürdüler. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) tebessüm ederek biatını kabul etti.

Hz. Abdullah, çocukluktan kurtulup delikanlılık çağına Ebû Bekir (r.a.) devrinde gel­mişti. Asıl Hz. Ömer zamanında kendini göstermeye başladı. Hz. Ömer ve Hz. Osman devrinde yapılan savaşlarda büyük kahramanlıklar sergiledi.

Abdullah (r.a.), hizmetine karşılık en küçük bir dünyevi makam, mertebe ve karşılık beklemezdi. O, bütün amelinde sadece Allah rızasını esas alırdı.

Hz. Osman’ın (r.a.) hilafeti zamanı idi… İslam orduları dört bir yanda fetih­lerine devam ediyordu. Kuzey Afrika’daki fetih harekâtını da Mısır Valisi Abdullah bin Ebî Serh, 40 bin mücahitle devam ettiriyordu. Muhteşem zaferlerle Trablus’a kadar ilerleyen İslam orduları, orada, Romalılardan 120 bin kişilik bir ordunun mukavemetiyle kar­şılaştı. Günlerce devam eden muharebelerde Müs­lümanlar, Romalılara karşı kahraman­ca çarpışmalara devam ediyorlardı. Muha­rebeler çok şiddetli devam ediyordu. Her gün şafakla başlayan harp, ancak öğle­ye kadar devam edebiliyor, sonra her iki tarafın askerleri güçsüz ve takatsiz bir şekilde çadırlarına çekiliyorlardı.

Kumandan Gregoryas, sayı üstünlüğüne rağmen Müslümanları yenemedi­ğinden, hiç olmazsa ricate mecbur edemediğinden dolayı fevkalade müteessir­di. Birden aklına kurnazca bir fikir geldi. Müslümanların kumandanı Abdul­lah bin Ebî Serh’i öldürtecek, bunu başarabilene kızını verecekti. Ayrıca 100 bin altınla mükâfatlandıracaktı. Kızı o sırada kendisiyle birlikte çarpışmalara de­vam ediyordu.

Bu mükâfat haberi Rum gençlerini gayrete getirdi. Abdullah bin Ebî Serh’e doğru hücum ettiler. Emellerine muvaffak olamasalar da büyük zayiat verdiri­yorlardı. Tam bu sırada küçük bir imdat kuvvetiyle yardıma koşan Abdullah bin Zübeyr, kumandana şu teklifte bulundu:

“Sen de aynı şeyi askerlerine vaat et. Gregoryas’ı öldüren askere 100 bin al­tınla birlikte onun kızını ve Kuzey Afrika valiliğini vaat et.”

İslam kumandanı bu teklifi yerinde buldu.

Ertesi gün kumandayı Abdullah bin Zübeyr aldı. Hz. Abdullah iyi bir kuman­dandı. Güzel bir harp taktiği uyguladı. Askerlerini iki gruba ayırdı. Bir grup sa­vaşa devam ederken, diğer grup çadırlarında istirahat edecekti.

Plan tatbikata kondu. Birinci grup öğleye kadar devam etti. Onlar geri çekilir­ken, zinde ve istirahatli olan ikinci grup savaş meydanına atıldı. Romalılar iyice yorgun düşmüştü. Mücahitler karşısında daha fazla dayanamayıp hezimete uğ­radılar. Bu arada Abdullah bin Zübeyr, Gregoryas’ı yakalatıp öldürttü. Kızını da esir aldı.

Harp bitmiş, sıra ganimetlerin taksimine gelmişti. Gregoryas’ın kızı ve 100 bin altın, haklı olarak Abdullah bin Zübeyr’in olacaktı. Abdullah kabul etmedi. “Hayır,” dedi, “ben dünya malı için değil, dinim için cihat ettim. Ben mükâfatı­mı Allah’tan bekliyorum.”

Kumandan Abdullah bin Ebî Serh, Halife Hz. Osman’a zaferi müjdelemek ve ganimetleri götürmek üzere, Abdullah bin Zübeyr’i (r.a.) gönderdi. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye gelen Hz. Abdullah, İslam halifesine ve diğer Müslümanlara zaferi bütün ihtişamıyla anlattı, ancak kendisinden tek kelimeyle dahi söz etmedi. Fakat daha sonra, Abdullah’ın bu muharebedeki cansipera­ne kahramanlıkları öğrenildi. Kendisinden bahsetmemesi, onu Müslümanların gözünde daha da büyüttü.[1]

Abdullah bin Zübeyr, kutsi cihat hizmetini, geçici, fâni zevk ve lezzetlerle, dünyevi makam ve rütbelerle değiştirmek istemiyordu; ahiretin ebedî meyvele­rini geçici dünya lezzetlerine feda etmiyordu. Allah rızası için yapılması gere­ken maddi ve manevi cihat karşılığında, değil bu dünyada birtakım menfaat ve karşılıklar beklemek, insanların takdir etmesini, beğenmesini ve alkışlamasını bile ihlas prensiplerine aykırı buluyordu.

Hz. Abdullah âlim bir sahabiydi. Meşhur “Dört Abdullah”tan biriydi. Pey­gamberi­miz­den birkaç tane de hadis rivayet etti. Bu hadislerden birisi şu meal­dedir:

“Şayet insanoğluna bir vadi dolusu altın verilse, ikinci bir vadinin verilmesi­ni ister. İkinci bir vadi daha verilse, bir üçüncüsünü araştırır. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur! Cenâb-ı Hak, tövbe edenin tövbesini kabul buyu­rur.”[2]

Hz. Abdullah her fırsatta halka nasihatte bulunurdu. Bir hac mevsiminde şöy­le bir konuşma yaptı:

“Ey insanlar! Sizler çeşitli ülkelerden Allah’a misafir olarak gelmiş bulunu­yorsunuz. Allah, misafirlerini en güzel şekilde ağırlar. Kim sevap kazanmak maksadıyla gelmişse bilsin ki, Allah, kapısına gelenleri boş çevirmez. Sözlerini­zi amellerinizle doğrulayınız. Çünkü sözün özü, işlediklerinizdir. Niyet de kalp­lerin niyetidir. Şu mübarek günde Allah’a karşı gelmekten sakınınız; çünkü bu günler, günahların bağışlandığı günlerdir.”[3]

Hz. Abdullah sözle nasihatte bulunduğu gibi, mektupla da tebliğ vazifesini yerine getirdi. Bir arkadaşına şu mealde bir mektup yazmıştı:

“Kardeşim, takva sahiplerinin bazı alametleri vardır. İnsanlar onları o alametlerden tanır. Bu alametler ise, musibete karşı sabır, kadere rıza, nimetlere şükür ve Kur’ân’ın emirlerine uyup nehiylerinden sakınmaktır.”[4]

Gördüğü her şey, Hz. Abdullah’a Allah’ı hatırlatırdı. Gök gürlemesi işittiğin­de “Bulut ve meleklerin korkudan kendisini tespih ettiği Cenâb-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim.” der, bunun yeryüzü halkı için büyük bir tehdit oldu­ğunu söylerdi.

Hz. Abdullah, bu faziletlerinin yanı sıra iyi bir idareciydi. Yezîd’in vefatın­dan sonra Müslümanların pek çoğunun kendisine biat etmesiyle Mekke’de halife seçildi. Hicaz, Yemen, Irak, Mısır ve Horasan Müslümanları kendisini bu va­zifeye layık görmüşler, biat etmişlerdi. Birkaç yıl Mekke’de adaletle hüküm sürdü.

Fakat Emevi hükûmetini eline geçiren Abdülmelik bin Mervan, tarihe “Zalim” ismiyle geçen Haccâc’ı Hicret’in 72. yılında Abdullah’ın (r.a.) üzerine gönderdi. Haccâc, Ebû Kubeys Dağı’na mancınık kurarak Kâbe’yi taşa tuttu. Hz. Abdullah kahramanca Kâbe’yi müdafaa etti. Fakat adamlarından birçoğu Haccâc’ın vaatlerine kanarak onun safına geçtiler. Neticede Hz. Abdullah’ı şehit et­tiler. Zalim Haccâc bununla da hıncını alamadı, onu astırdı. Karşısına geçip o yüce şehide hakaret etti. Sonra da başını keserek Şam’a gönderdi. (Bu hadisenin tafsilatı için Esmâ bint-i Ebî Bekir maddesinin son kısmına bakınız.)


_______________________________
[1]Müstedrek, 3: 547-548.
[2]Üsdü’l-Gàbe, 1: 163.
[3]el-Hilye, 1: 337.
[4]Hayâtüs-Sahâbe, 3: 354; el-Hilye, 1: 336. 5. age., 3: 385.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#19
Abdullah bin Üneys (r.a.)

Suffe Medresesi’nin talebelerinden bir kısmı evlendikten sonra da bu nur mekte­bine devam ediyordu. Bunlardan biri de Abdullah bin Üneys el-Cühenî’ydi. Re­sû­lul­lah’a canını feda edercesine bağlıydı. Bedir ve Uhud Muharebeleri’nde İslam düşmanlarına göz açtırmayan Abdullah bin Üneys, Medine’ye biraz uzakta, çölde yaşayan bir bedeviydi.[1]Re­sû­lul­lah’tan aldığı hakikat dersi sayesinde in­sanlara doğruyu, güzeli gösteren bir üstad derecesine yükseldi. Yolun uzaklığı onu korkutmuyordu. Sıkıntılara aldırmadan Suffe Medresesi’ne gelir, ilim tahsil eder, ibadet ve taatle meşgul olurdu. Çoluk çocuk sahibi olmasına rağmen, bun­lar Re­sû­lul­lah’ı görmesine ve İslamiyet’i öğrenip yaymasına engel olamıyor­du.

O, Benî Seleme kabilesi arasında İslamiyet’i yayıyordu. Tevhid inancını bütün kalplere hâkim kılmak için canla başla çalışıyordu. Benî Seleme putlarını kıranlar arasında o da vardı.[2]Her Sahabe gibi o da putçuluğa şiddetle düşmandı, nefret ediyordu.

Onun İslam düşmanlarına karşı bir de seriyyesi vardı. “Süfyân bin Hâlid’in Re­sû­lul­lah’a karşı halkı kışkırttığı” haberi ulaşınca, Efendimiz, Abdullah bin Üneys’i gereken cevabı vermekle vazifelendirdi. Fakat Abdullah onu tanımı­yordu. Re­sû­lul­lah’tan, hususiyetlerini tarif etmesini istedi. Re­sû­lul­lah şöyle bu­yurdu:

“Onu gördüğün zaman korkacaksın, biraz çekineceksin, şeytanı hatırlaya­caksın…”

Abdullah, Resûl-i Ekrem’e, “Ben insanlardan korkmam, yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. Daha sonra Re­sû­lul­lah’tan izin aldı ve kılıcını kuşanarak yola çıktı. Urne Vadisi’ne vardığında, aradığı adamı, peşinde kalabalık bir toplulukla yürürken gördü. Dikkat etti. Re­sû­lul­lah’ın tarif ettiği adamdı. Hadisenin devamını kendisi şöyle anlatır:

Onunla karşılaşınca biraz korktum! Harbe hazırlanır gibi oldum. “Re­sû­lul­lah gerçekten doğru söyledi!” dedim. Beni görünce “Kimsiniz?” dedi. Ben de “Huzaa’dan biri.” dedim. “Senin Muhammed’e karşı adam topladığını duydum. Se­ninle birlikte hareket etmek için geldim.” deyince bu sözlerimden çok memnun oldu. “Evet, ben Muhammed’e karşı kuvvet hazırlıyorum.” dedi. Onunla yola devam ettik. Konuşmaya başladık. Sohbeti iyice koyulaştırdık. Konuşmalarım­dan çok hoşlanıyordu. Benden artık hiç şüphe etmez olmuştu. Evinin yanına ka­dar vardık. Arkadaşları teker teker ayrıldılar. Çevre oldukça sakinleşti. Herkes uykuya dalmıştı. Bir fırsatı yakalayarak kılıcı çektim, onu öldürdüm! Başını ya­nıma alarak dağdaki bir mağaraya girdim. Örümcekler bana yardım edercesine mağaranın kapısını sardılar. Sonradan hadise duyuldu. Benim yaptığımı anladı­lar, peşime düştüler. Defalarca mağara kapısına geldikleri hâlde beni bulamadı­lar. Sonra geri döndüler. Ümitlerini kesmişlerdi. Bir gece çıktım. Yola devam ettim. Gündüzleri saklanarak dinleniyor, geceleri yürüyordum. Nihayet Medi­ne’ye vardım. Re­sû­lul­lah’a gittim. Beni görünce, “Gözün aydın!” dedi. Ben, “Asıl sizin gözünüz ay­dın, yâ Re­sû­lal­lah!” dedim. Adamın kellesini Re­sû­lul­lah’ın önüne koydum. Hadiseyi ol­duğu gibi anlattım. Re­sû­lul­lah bana, âsasını verdi. “Bunu cennette eline alıp gezeceksin.”[3]buyurdu. Bu sözler Abdullah için bir cennet müjdesiydi.

Hz. Abdullah bu âsanın, kefeninin içine konulmasını vasiyet etti. Ölünce de vasiyetini yerine getirdiler.

Abdullah bin Üneys böylece, Kâinatın Efendisi’ni öldürmek isteyen bir din düşmanını öldürdü. Onun Re­sû­lul­lah’ın aleyhinde çevirdiği hile ve desiselerini aleyhine döndürdü. Abdullah bu hadisede 18 gün evinden uzak kalmıştı.

Abdullah bin Üneys, ömrünün sonlarına doğru zayıf düşmüştü. Medine’den biraz uzakta yaşıyordu. Her zaman camiye gelemiyordu. Re­sû­lul­lah’tan Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın hangi gecesine rastladığını öğrenmek istiyordu. O gün ne olursa olsun mutlaka camiye gelmeyi arzu ediyordu. Re­sû­lul­lah ona, Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın 23. gecesinde aramasını söyledi. Ravi, Abdul­lah bin Üneys’in oğluna, babasının o gün camiye geldiğinde neler yaptığını sor­duğunda, oğlu şöyle cevap veriyordu:

“Babam ikindiyi kılmak üzere mescide gelir, sabah namazını kılıncaya kadar da hiçbir ihtiyaç için dışarı çıkmazdı. Sabah namazını kılınca bineğini caminin kapısında hazır bulur, biner ve çöldeki evine giderdi.”[4]

Hz. Abdullah’ın hangi tarihte vefat ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Bazı rivayetler Hicrî 54, bazıları Hicrî 74, diğer bir kısım rivayetler de Hicrî 80 tarihi­ni göstermektedir. Uzun ve bereketli ömrünü böylece sonuna kadar İslam’ın ya­yılması ve gelişmesi için harcayan Hz. Abdullah bin Üneys’ten Allah razı olsun!


______________________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 3: 119-120.
[2]age.
[3]Tabakât, 2: 50-51.
[4]Ebû Dâvud, Salât: 319.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi


Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Kur’an’dan Öğütler ALTAY FORUM 8 859 02-14-2019, 10:02 PM
Son Mesaj: ALTAY FORUM
  HANIM SAHABELER VBCODER 28 984 02-13-2019, 10:21 PM
Son Mesaj: ALTAY FORUM

Foruma Git: