yandex izleme
Aşere-i Mübeşşere
Duyurular
[BD] GRAFİKER

Alımlarımız Başlamıştır

[BD] ARGE

Alımlarımız Başlamıştır

| AltayForum.web.tr forumda kalitenin yeni adresi herzaman sizinle...
Sitelerinizi Altayforum.web.tr farkıyla ücretsiz olarak tanıtma imkanı sunuyoruz.
Net Programlama dilleri ile aradığınız herşey burada yüzlerce proje örneği ile sizde .Net dillerinde başarıyı yakalayın.
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi
Aşere-i Mübeşşere 440 CEDKAN 8
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Aşere-i Mübeşşere
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#1
Hz. Ebubekir Sıddık (ra)

Soyu
Ebu Bekir, Benu Teym’lerin Kureyş kabilesindendir, Mekke’de doğmuştur. Babası Ebû Kuhafe, annesi Ümmü’l-Hayr Selma’dır.


Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Islâm’i teblige baslamasindan sonra ilk iman eden hür erkeklerin; rasit halifelerin, asere-i mübesserenin ilki. Câmiu’l Kur’an, es-Siddîk, el-Atik lakaplariyla bilinen büyük sahabi.

Kur’ân-i Kerim’de hicret sirasinda Rasûlullah’la beraber olmasindan dolayi, “…magarada bulunan iki kisiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe olup, Islâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adini verdigi kaydedilir. Azaptan azad edilmis mânâsina “atik”; dürüst, sadik, emin ve iffetli oldugundan dolayi da “siddik” lâkabiyla anilmistir. “Deve yavrusunun babasi” manasina gelen Ebû Bekir adiyla meshur olmustur. Teym ogullari kabilesinden olan Ebû Bekir’in nesebi Mürre b. Kâ’b’da Rasûlullah’la birlesir. Anasinin adi Ümmü’l-Hayr Selma, babasinin ki Ebû Kuhafe Osman’dir. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir… b. Murra …et-Teymî’dir. Bedir savasina kadar müsrik kalan oglu Abdurrahman disinda bütün ailesi müslüman olmustur. Babasi Ebû Kuhafe, Ebû Bekir’in halifeligini ve ölümünü görmüstür. Hz. Ebû Bekir’in Rasûlullah (s.a.s.)’den bir veya üç yas küçük oldugu zikredilmistir. Islâm’dan önce de saygin, dürüst, kisilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan “hanif” bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz. Peygamber’den hiç ayrilmamistir. Bütün servetini, kazancini Islâm için harcamis, kendisi sade bir sekilde yasamistir.

Hz. Ebû Bekir, Fil yilindan iki sene birkaç ay sonra 571’de Mekke’de dünyaya gelmis, güzel hasletlerle taninmis ve iffetiyle söhret bulmustur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygin bir âdet oldugu halde o hiç içmemistir. O dönemde Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Araplarin nesep ve ahbâr ilimlerinde meshur olmustur. Kumas ve elbise ticaretiyle mesgul olurdu; sermayesi kirk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kismini Islâm için harcamistir. Rasûlullah’a iman eden Ebû Bekir (r.a.) Islâm dâvetçiligine baslamis, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi Islâm’in yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanlarin bir çogu Islâm’i onun dâvetiyle kabul etmislerdir.

Hz. Ebû Bekir hayati boyunca Rasûlullah’in yanindan ayrilmamis, çocuklugundan itibaren aralarinda büyük bir dostluk kurulmustur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüsünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli islerde ashâbiyla müsavere eden Peygamber (s.a.s.) bazi hususlarda özellikle Ebû Bekir’e danisirdi. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona “Peygamber’in veziri” derlerdi.

Teymogullari kabilesi Mekke’de önemli bir yere sahipti. Ticaretle ugrasiyorlar, toplumsal temaslari ve genis kültürlülükleri ile taniniyorlardi. Hz. Ebû Bekir’in babasi Mekke esrafindandi. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâki ile tâninan, sevilen bir kisi idi. Mekke’de “esnak” diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi islerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostluklari vardi. Sik sik bulusur, Allah’in birligi, Mekke müsriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müsâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karsiydilar, siir yazmaz ve siiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

Islâm’i Benimsemesi
Hz. Ebû Bekir, Hira dagindan dönen Hz. Muhammed ile karsilastiginda, Rasûlullah (s.a.s.) ona, “Allah’in elçisi” oldugunu söyleyip “Yaratan Rabbinin adiyla oku” (el-Alâk, 96/1) diye baslayan âyetleri bildirdigi zaman hemen ona: “Allah’in birligine ve senin O’nun rasûlü olduguna iman ettim” demistir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Islâm’i tebliginin ilk zamanlarinda kiminle konustuysa en azindan bir tereddüt görmüs, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz bir sekilde kabul etmistir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bütün insanlarin imani bir kefeye, Ebû Bekir’in ki bir kefeye konsa, onun imani agir basardi ” diye lâtif bir benzetme de yapmistir. Mü’min Ebû Bekir, hayatinin sonuna kadar tüm varligini Islâm’a adamis, bütün hayirli islerde en basta gelmistir.


Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kisileri Islâm’a kazandirmaya çalisti, öte yandan müsriklerin iskencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satin alip azad etmekte kullandi. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandir. Kendisi de Mescid-i Haram’da müsriklerin saldirisina ugramisti. Ebû Bekir, iman ettikten sonra Islâm’i teblige gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karisi Ümmü Ruman ve kizi Esma da iman etmis, fakat ogullari Abdullah, Abdurrahman ve babasi Ebû Kuhafe henüz iman etmemislerdi. Osman b. Affan, Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanlari Islâm’a dâvet eden odur. Müsriklerin eziyetleri çogalip müslümanlara yapilan baskilar arttiktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir’e de Habesistan’a göç etmesini söylemis ve Ebû Bekir yola çikmis; ancak Berkü’l-Gimâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden Ibn Dugunne ile karsilastiginda Ibn Dugunne onu himayesine aldigini ve Mekke’ye dönmesi gerektigini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüslerdir. Ancak sartli olarak Ebû Bekir’i himayesine alan Ibn Dugunne, Ebû Bekir’in açiktan açiga ibadet etmesi ve inancini yaymaya devam etmesi sebebiyle sartlari yerine getirmedigini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasini söylediginde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyaci olmadigini, zaten kendisine söz de vermedigini ifade etmisti: “Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’in himayesi yeter.” Böylece onüç yil Mekke’de Rasûlullah’in yaninda kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Aise’nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alip Ebû Bekir’e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten aglamaya baslamisti (Ibn Hisâm, es-Sire, II, 485).

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e oradan Sidretü’l Münteha’ya gittigi isra ve Mirâc hâdisesini duyan müsrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetistirdikleri zaman; “O dediyse dogrudur.” demistir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir’e; ihlâsli, asla yalan söylemeyen, özü dogru, itikadinda süphe olmayan anlaminda, “Siddik” lâkabi verildi. Kur’an tâbiriyle, “O, ne iyi arkadasti ” (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.

Iste o “Siddîk” ile o “Emîn”, o iki arkadas beraberce Sevr dagindaki magaraya hareket ederek hicret etmislerdir.

Hicreti
Sevr magarasina ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) magarada kesif yaptiktan sonra Rasûlullah içeri girmistir. Ebû Bekir’in kizi Esma yolda yemeleri için aziklarini hazirlamisti. Onlar Mekke’den ayrilinca müsrikler her tarafa adamlarini yollayarak aramaya basladilar. Kureys kabilesinin müsrikleri Ebû Cehil baskanliginda Esma’nin evini aradilar, hakaret edip dayak attilar. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuguna çikarken yanina bütün parasini almisti. Buna ragmen kizi Esma onun nerede oldugunu, nereye gittigini kâfirlere söylememistir. iz süren Mekkeli müsrikler Sevr magarasina kadar geldiler. Rasûlullah bu sirada Kur’ân’da anlatildigi biçimde söyle diyordu: “Üzülme, Allah bizimledir” (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermis, göremedikleri askerleriyle onu desteklemistir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara ragmen onlari bulamadilar. Magarada üç gün kaldiktan sonra Medine’ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba’ya vardilar.


Ebû Bekir magarada kaldiklari günü söyle anlatir: “Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir magarada bulundum. Bir ara basimi kaldirip baktim. O anda Kureys casuslarinin ayaklarini gördüm. Bunun üzerine, ‘Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçi gözünü asagi egse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ‘Sus ya Ebû Bekir. iki yoldas ki, Allah onlarin üçüncüsü ola, endise edilir mi?’ buyurdu. Kuba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine’ye vardilar. Medine’de Hz. Ebû Bekir humma hastaligina tutuldu. Hastalik ilerleyip yataga düstügünde Rasûlullah, “Allah’im Mekke’yi bize sevgili kildigin gibi Medine’yi de bize sevgili kil, hummayi bizden uzaklastir’ diye dua ettigi zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diger sahâbîler iyilestiler. Bu aradâ Hz. Âise ile Hz. Muhammed (s.â.s.)’in dügünleri yapildi. Mescidi Nebî insâ edildi. Masraflarin bir kismini Hz. Ebû Bekir karsiladi. Medine’de kardeslik tesis edildiginde Ebû Bekir’in kardesligi Harise b. Zeyd oldu.

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin insasina katildi. Rasûlullah Islâm’i yaymak ve düsmanlar hakkinda bilgi toplamak için seriyye denilen kesif kollarini Medine disina gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katiliyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpistigi savaslarda (Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te) Ebû Bekir de yer aldi. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah’in bizzat idare ettigi harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaslardan baska, otuzdan fazla gazveye katilmistir. Çarpisma olmaksizin Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düsmanlar itaat altina alinmistir. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’in en yakininda yer almis olup onun “veziri” gibi idi. Bedir’de, oglu Abdurrahman müsrikler safinda yer aldiginda Ebû Bekir ogluyla çarpismistir. Sadece o degil, Bedir’de birçok sahâbî, oglu, kardesi, babasi, dayisi ile çarpismisti. Bedir savasi, müslümanlarin Islâm’i herseyden üstün tuttuklarini, Allah için en yakinlari olan müsrikleri kan bagi veya kabile taassubu içinde kalmadan, baska insanlardan ayirdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah’in bir amcasi Hamza, Islâm ordusu safindayken öteki amcasi Abbas, düsman safindaydi. Yegeni Ubeyde kendi yanindayken, öteki yegenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müsriklerle beraberdi. Hattâ kizi Zeyneb’in esi Ebû’l-As da Rasûlullah’a karsi müsriklerle birlikte savasiyordu.

Hicretin 9. yilinda Medine’de büyük bir kitlik oldu. Bu arada Bizans imparatoru, sam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazirladi. Rasûlullah, bu orduya karsi Islâm ordusunu hazirlarken, kitlik sebebiyle zorluklarla karsilasti. Ebû Bekir malinin hepsini bu ordunun hazirlanmasinda kullandi. Onuncu yilda “Vedâ Hacci”nda bulunan Allah’in Rasûlü, onbirinci yilda hastalandi.

Hilâfeti
Hicrî onbirinci yilda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtini duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapildilar ve ilk anda ne yapmalari gerektigine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile bulusmaya gittigini, O’nun için “öldü” diyen olursa ellerini kesecegini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah’in iyi oldugu bir sirada ondan izin alarak kizinin yanina gitmisti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah’i alnindan öptü ve “Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yasamindaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmustur. sânin ve serefin o kadar büyük ki, üzerinde aglamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katinda bizi unutma; hatirinda olalim …” dedi. Sonra disari çikip Ömer’i susturdu ve; “Ey insanlar, Allah birdir, O’ndan baska ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah apaçik hakikattir. Muhammed’e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüstür. Allah’a kulluk edenlere gelince, süphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’in su buyrugunu hatirlatirim: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmistir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah sükredenleri mükâfatlandiracaktir” (Âl-u imrân, 3/144). Allah’in kitabi ve Rasûlullah’in sünnetine sarilan dogruyu bulur, o ikisinin arasini ayiran sapitir. seytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasin, dininizden saptirmasin. seytanin size ulasmasina firsat vermeyiniz” (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).


Hz. Ebû Bekir bu konusmasiyla orada bulunanlari teskin ettikten sonra Rasûlullah’in teçhiziyle ugrasirken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec’in reisi olan Sa’d b Uhâde’yi Rasûlullah’tan sonra halife tayini için bir araya gelmislerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde’ye gittiler. Orada Ensâr ile konusulduktan ve hilâfet hakkinda çesitli müzakereler yapildiktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde’nin ortasinda durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey’at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir’in konusmasindan sonra Hz. Ömer atilarak hemen Ebû Bekir’e bey’at etti ve, “Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah’in emriyle namaz kildirdin. Sen onun halifesisin ve biz sana bey’at ediyoruz. Rasûlullah’a hepimizden daha sevgili olan sana bey’at ediyoruz” dedi. Hz. Ömer’in bu âni davranisi ile orada bulunanlarin hepsi Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bu özel bey’attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî’de Hz. Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey’at edildi. Rasûlullah’in defni sali günü gerçeklesirken, onun nereye defnedilecegi hakkinda da bir ihtilâf meydana geldiginde Hz. Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve “Her peygamber öldügü yere defnedilir” hadisini ashaba hatirlatarak bu ihtilâfi giderdi. Rasûlullah’in cenaze namazi imamsiz olarak gruplar halinde kilindi. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali’nin Hz. Fatima’nin evinde Hasimogullari ve yandaslari ile toplandigi ve bey’ata ilk zamanlar katilmadigi nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre, el-Bey’atü’l-Kübrâ’ya bey’at edildigi haberini alir almaz, elbisesini yarim yamalak giydigi halde evden firlamis ve gidip Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmistir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmedigi haberleri gerçege uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir’in üstünlügünü bildigi, onun hakkinda yaptigi konusmalar ve tarihin akisi, diger rivâyetlere aykiridir.

Râsulullah’in en yakin ashâbi arasinda -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasinda- zaman zaman ihtilâflar, görüs ayriliklari meydana gelmisse de ilk iki halife zamaninda da görüldügü gibi dâima birliktelik devam ettirilmistir. Anlasmazlik gibi görünen hâdiselerin birçogunda huy ve karakter farkliligi rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumusak ve sâkin davranirken, Ömer sertlik yanlisiydi. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir’in yönetiminde, Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaslarinda kararlarin içinde, namazlarda Ebû Bekir’in arkasinda yer almislardir (Ibn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah’in bir vasiyeti olsaydi ölünceye kadar onu yerine getirecegini söylemis (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, Ibn Abbas’in Rasûlullah hastalandigi zaman ona gidip hilâfet isini sormak istemesini geri çevirmistir. Yani Hz. Ebû Bekir’in halifeligine karsi kimseden bir çikis olmamistir. Zaten tabii, fitrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeligidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazili bir ahidname birakmamis, ancak Hz. Ebû Bekir’in faziletine dair Mescid’de konusmus, hasta yatagindayken onu israrla çagirtmis ve yerine imam tâyin etmistir.

Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah’in mirasindan pay almak için gelen Hz. Fâtima’ya, “Rasûlullah’in yaptigi hiçbir seyi yapmaktan geri durmam” diyerek, Fâtima’nin peygamberin kizi olmasini dinin üstün tutulmasindan daha önemsiz görmüs ve Rasûlullah’in yanindayken ondan ne duymus, ne görmüsse onu tatbik etmistir (Taberî, III, 220). Sonralari Hz. Ali’nin hilâfeti zamaninda Fâtima’ya -ki, Ebû Bekir’e gidip miras isterken onu savunmustu- mirastan hiçbir sey vermemesi de ashâbin Rasûlullah’in sünnetine nasil itaat ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc’üs-Sünne, III, 230). Hz. Ebû Bekir “Rasûlullah’in Halifesi” seçildikten sonra Mescid’de yaptigi konusmada, “Sizin en hayirliniz degilim, ama basiniza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardim ediniz, yanilirsam dogru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettigim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez…” demistir (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).

Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühati
Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’in halifesi olduktan sonra, onun vefâtiyla Arabistan’da Mekke ve Medine disindaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalanci peygamberlere, “namaz kilariz, ama zekât vermeyiz” diyenlere karsi savas açti. Esvedu’l-Ansi, Müseylemetü’l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalanci peygamberlerle yapilan savaslarla bu zararli unsurlar yok edilmis, isyan bastirilmis, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü’l-Mal’e konulup dagitilmaya baslanmistir. Rasûlullah’in hazirladigi, ancak vefâti sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün’e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarini bastirmistir. içte isyancilarla mücâdele edilirken, dista da iki büyük imparatorlugun, iran ve Bizans’in ordulariyla karsilasilmistir. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaslarla Islâm diyarina katilmis, Irak fethedilmis, Suriye’nin de önemli kentleri ele geçirilmistir. Yermük savasi devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmistir. Onun ordusuna verdigi ögütlerde su ibareler vardir: “Kadin, çocuk ve yaslilara dokunmayin, yemis veren agaçlari kesmeyin, ma’mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi asmayin, korkmayin.” Gerçekten Islâm ordusu fethettigi yerlerde kimseye zulmetmemis, adaletiyle düsmanlarin takdirini kazanmis, müslüman olmayip da cizye vererek Islâm’in himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yasamislardir.


Kur’ân-i Kerîm’in Toplanmasi, “Mushaf”in Meydana gelmesi
Hz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ’nin birçogunun sehid olmasi üzerine, Hz. Ömer’in Kur’ân’in toplanmasi fikrine önce sicak bakmamissa da sonra ona hak vererek, Kur’ân âyetlerinin toplanmasini saglamistir. Rasûlullah zamaninda peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma dallarina yazildigi gibi, ashâbin çogu da Kur’ân hâfizi idi. Ancak, yazili olan âyetler daginikti, kurrâ da azalinca Kur’ân’in muhafazasi hususunda endise edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’in baskanliginda bir heyet teskil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrica sâhitlerle âyetler dogrulaniyor, kurrâ’ ile te’kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandi ve “Mushaf” meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir’den Ömer’e, ondan da kizi Hafsa’ya geçti ve Hz. Osman zamaninda çogaltilarak Dârü’l-islam’in bütün vilâyetlerine dagitildi.


Vefâti
Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kisa bir müddet sürmesine ragmen Hz. Ebû Bekir zamaninda Islâm devleti büyük bir gelisme göstermistir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yilda Cemâziyelâhir ayinin basinda hicretten sonra Medine’de yakalandigi hastaliginin ortaya çikmasi üzerine yataga düsünce yerine Ömer’in namaz kildirmasini istedi. Ashâbla istisâre ederek Hz. Ömer’i halifelige uygun gördügünü söyledi. Hz. Ömer’in sert ve kaba olusu gibi bazi itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman’a yazdirdi. Ebû Bekir (r.a.) de, çok sevdigi Rasûlullah gibi altmisüç yasinda vefât etti. Vasiyeti geregi Rasûlullah’in yanina -omuz hizasinda olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanin, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.


Kisiligi ve Yönetimi>
Tâcir olarak genis bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir, dürüstlügü ve takvâsi ile ashâb içinde ilk sirada yeralir. Karakteri; yumusak huyluluk, çok düsünüp çok az konusmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âise’nin rivâyetine göre, “gözü yasli, gönlü hüzünlü, sesi zayif” biri idi. Câhiliye döneminde müsrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak islerinde onu hakem tanirlardi. Rasûlullah’in en sadik dostu olan Ebû Bekir’in Mirâc olayinda sergiledigi sonsuz baglilik örnegi ona “es-Siddik” lâkabini kazandirmistir. O bu olayda “O ne söylüyorsa dogrudur” demistir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malini mülkünü Islâm için harcamis, vefât ederken vasiyetinde, halifeligi müddetince aldigi maaslarin, topraklarinin satilarak iâde edilmesini istemis ve geride bir deve, bir köleden baska birsey birakmamistir. Dört esinden alti çocugu olan Ebû Bekir, kizi Âise’yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmistir (Tabakat-i Ibn Sa’d, VI, 130 vd.; Ibnu’l-Esir, II, 115 vd).


Hicret sirasinda magarada iken ayagini bir yilan soktugunda ve ayagi acidiginda o sirada dizine yatip uyumus olan Peygamber’i uyandirmamak için sesini çikarmamasi, aglarken Hz. Peygamber uyanip ne oldugunu sordugunda, “Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah” demesi olayi Ebû Bekir’in Rasûlullah’a olan bagliliginin örneklerinden sadece biridir. Hz. Ebû Bekir’in beyaz yüzlü, zayif, dogan burunlu, sakallarini kina ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam oldugu rivâyet edilir (Ibnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, II, 419-420). Rasûlullah’tan sonra bu ümmetin en hayirlisi Ebû Bekir’dir. O, Hz. Peygamber’in veziri, fetvâlarda en yakini idi. Rasûlullah’in, “insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim” (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve “Herkeste iyiliklerimin karsiligi vardir, Ebû Bekir hariç” demesi ve son hutbesinde, “Allah, kullarindan birini dünya ile kendi katinda olan seyleri tercih hususunda serbest birakti; kul, Allah katinda olani tercih etti” diye Ebû Bekir’i övmesi ve mescide açilan tüm kapilari kapattirip yalniz Hz. Ebû Bekir’in kapisini açik birakmasi ona verdigi degeri göstermektedir. Hz. Ebû Bekir’in nasslara aykiri hiçbir görüsü bize ulasmamistir, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’i herkesten çok taniyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karsi içte muhâlif bir hareket olmamis ve fitneler görülmemistir (Buhâri, Fedâilü’l-Ashâbi’n-Nebî, 3 ). ihtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid’atler onun devrinde yasanmamistir. “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” buyuran Rasûlullah’in haberi sanki lâfizda ve mânâda Hz. Ebû Bekir’de zâhir olmustur (Ibn Teymiye, Külliyat Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).

Kaynaklarda onun, “Ben ancak Rasûlullah’a tâbiyim, birtakim esaslar koyucu degilim” diye kararlarinda çok titiz davrandigi zikredilir (Taberî, IV, 1845; Ibn Sa’d, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur’ân’a bakar, bulamazsa Sünnet’te arastirir, orda da bulamazsa ashâbla istisâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüsümü meselesinde Muhâcir-Ensâr esitligi’nin ihtilâfa yol açmasinda Ömer’in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasina ragmen ganimeti esit olarak bölüstürmüstür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çikmadi. Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâki bir talâk saymislar, bu daha sonra-birçok “maslahat geregi” diye yapilan degisiklik gibi- üç talâk sayilmistir. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’in tüm uygulamalarini aynen tatbik etmek istemis; bazen -kalpleri Islâm’a isindirmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat geregi veya zamanin degismesiyle hükümlerin degismesini söyleyen ashâbina uymustur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kisiyken Mekke’de Mescid-i Haram’da Islâm’i teblig eden ve müsriklerce dövülen Ebû Bekir’e hilâfetinde “Halifet-u Rasûlillah” denilmis, sonraki halifelere ise “Emîrü’l-Mü’minîn” denilmistir. Mâlî islerini Ebû Ubeyde, kadilik ve kazâ islerini Hz. Ömer, kâtipligini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali, baskumandanligini Üsâme ve Halid b. Velid yapmistir. Medine Dârü’l-Islâm’in baskenti olmus, Mekke, Taif, San’a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrilmistir. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beste biri Beytü’l-Mal’de toplanmistir.

Hz. Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayilir. O, yanilip da yanlis birsey söylerim korkusuyla yalnizca yüz kirk iki hadis rivâyet etmis veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmistir. Hutbe ve ögütlerinden bazilari söyledir:

“Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalniz birakmayan bir seytanim vardir… Hayir islerinde acele edin, çünkü arkanizdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayir yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktugu için hakki söylemekten çekinen kimsede hayir yoktur… Amelin sirri sabirdir… Hiç kimseye imandan sonra sagliktan daha üstün bir nimet verilmemistir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )

Çocukları 
Ebu Bekir’in Ümmi Rüman adlı bir kadından dört çocuğu olmuştur.[kaynak belirtilmeli] İsimleri Abdullah, Aişe, Esma ve Abdurrahman’dır. Abdurrahman, savaşlarda müşrik saflarına girmiştir.


Lakapları 
Câmiu’l Kur’an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinirdi.Ayrıca çok fazla teheccüde kalktığından dolayı”Vaktı Seherde Teheccüd Kılanların Babası” olarakta bilinir.

Ahmet AGIRAKÇA & Sait KIZILIRMAK
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#2
Hz. Ömer (r.a)

Peygamberlik güneşinin kâinatı aydınlatmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Şirk ile tevhid arasındaki mücadele her geçen gün daha da artıyordu. İman sa­fına geçenlerin sa­yısı arttıkça, müşriklerin baskı ve zulümleri de o nispette artı­yordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) İslam’ın kuvvetlenmesi ve Müslümanların zulüm ve işkenceden kurtulması için çareler arıyordu. Bu maksatla, bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a hicret etmesine izin veriyordu.

Müşriklerin bir araya toplanıp Re­sû­lul­lah’ın vücudunu ortadan kaldırma kara­rı aldıkları günlerdi… Müslümanlar ibadetlerini gizli olarak yapıyorlardı. Henüz Müslüman olanların sayısı 40’a ulaşmamıştı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), müşrikler arasında bulunan, güçlü kuvvetli ve halk arasında itibarlı iki Ömer’den birinin Müslüman olması için Allah’a duada bulundu ve şöyle niyaz etti:

“Allah’ım! İslam’ı Ebû Cehil bin Hişam veya Ömer bin Hattab’la kuvvetlen­dir!”[1]

Ne gariptir ki, bu iki Ömer’den biri olan Ömer bin Hişam, diğer namıyla Ebû Cehil, Re­­sû­lul­lah’ı öldürecek olana 100 deve vaat ederken, Ömer bin Hattab da bu teklifi kabul edip Re­sû­lul­lah’ı öldürmek üzere yola çıkıyordu…

O Ömer ki, cesaret ve şecaatiyle Kureyş arasında nam salmıştı. Dediğini ya­par ve kendisine hiç kimse mâni olamazdı. Kılıcını kuşanıp Re­sû­lul­lah’ı öldür­mek üzere yola çıktı.

Bütün hiddet ve şiddetini üzerinde toplamış, gidiyordu. Yolda yeni Müslüman olmuş Nuaym’a rastladı.

Nuaym:

“Nereye gidiyorsun böyle, ey Ömer!” dedi. Hz. Ömer celalliydi:

“Kureyş’in arasına yeni din icat edip ayrılık düşüren Muhammed’in vücudunu ortadan kaldırmaya!” cevabını verdi. Nuaym:

“Ey Ömer,” dedi, “kız kardeşin ve enişten de onun dinine girdi. On­dan haberin var mı? Sen önce onları o dinden döndür.”

Ömer bir şaşkınlık ve tereddüt geçirdi. Sonra hışımla yolunu değiştirdi ve doğruca eniştesinin evine yöneldi.

Ömer bin Hattab, kız kardeşinin evine gelince kapıda durdu ve içerden yanık sesle eniştesinin Kur’ân okuduğunu işitti. Hızla içeri daldı. Eniştesi ve kız karde­şi, okudukları Kur’ân sayfasını hemen sakladılar. Ömer:

“Getirin bakayım okuduğunuzu!” dedi.

“Yok bir şey!” dediler. Ömer öfkeyle:

“Demek duyduğum doğruymuş, siz de ona uymuşsunuz!” de­di. Hemen arkasından eniştesinin yakasından tutup yere yapıştırdı! Kocasını kurtarmak isteyen kız kardeşi Fâtıma’yı, indirdiği darbelerle kanlar içinde bırak­tı. Kız kardeşi hem ağlıyor, hem de Kelime-i Şehadet getirerek Müslümanlığını ilan ediyordu.

Bu acıklı manzara birden Ömer’in öfkesini dindirdi. Gazabının yerini bir acı­ma aldı. Yumuşak bir sesle:

“Getirin bakalım okuduğunuzu.” dedi. Fâtıma (r.anha) ondan, önce temizlenmesini istedi. Sonra da Tâhâ Sûresi’nin başından okumaya başladılar.

Kur’ân okundukça Ömer’in kalbinde dalgalanmalar oldu. Kur’ân’ın belagatı kalbine ılık ılık akmaya başladı. Daha fazla dayanamadan:

“Bu ne tatlı bir kelam!” dedi. Re­sû­lul­lah’ın nerede olduğunu sorup öğrendi ve doğruca Dâr’ül-Erkam’ın evinin yolunu tuttu.

Re­sû­lul­lah o sırada sahabilerle sohbet ediyordu. Hz. Hamza, Ömer’in gelişi­ni gördü. Sahabiler endişeye kapıldı! Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) hiç telaş göstermeden:

“Bırakın gelsin.” buyurdu.

Hidayet güneşinin cazibesine kapılan Ömer, Kelime-i Şehadet getirip Müslüman ol­duğunu ilan etti. Peygamber Efendimiz ve orada bulunan sahabiler se­vinçle tekbir alma­ya başladılar. Re­sû­lul­lah’ın bir gün önce iki Ömer’den birinin Müslüman olması için yapmış olduğu dua kabul olmuştu…

Hz. Ömer, 40’ıncı Müslüman’dı. Artık o, cesaret ve kahramanlığını İslam davası uğrunda kullanacaktı.

“Ne duruyoruz?!” dedi, “Gidip Kâbe’de açıkça ibadetimizi yapalım.”

Re­sû­lul­lah, sağında Hz. Ömer, solunda Hz. Hamza olduğu hâlde Kâbe’ye yöneldi. Bu manzarayı gören müşrikler şaşırdılar. Bazıları Hz. Ömer’in onları tes­lim aldığını sandı. Fakat Ebû Cehil durumu fark etti:

“Hayır,” dedi, “bu geliş başka geliş, Ömer’i de kaybettik!” diye hayıflandı.

Gerçekten de biraz sonra Hz. Ömer onların önünde durdu ve:

“Kimse yerin­den kımıldamasın, yoksa boynunu vururum!” diye haykırdı.

Müşrikler donup kalmışlardı. Hiçbir şey diyemediler.

Böylece, Müslümanlar ilk defa açıktan açığa Kâbe’de namaz kılmaya başla­dılar. O zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’e, hak ile batılın arasını ayı­ran manasına “Fâruk” unvanını verdi.[2]

Hz. Ömer’in Müslüman olması sadece müminleri değil, gökteki melekleri bile sevindirmişti! Nitekim az sonra Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimize (a.s.m.) gelerek:

“Gök ehli, Ömer’in Müslüman oluşunu birbirine müjdeliyor­lar!” dedi.[3]

Peygamber (a.s.m.) sohbetinden ve Kur’ân güneşinden nur alan Hz. Ömer’in kabiliyetleri birden parlayıverdi. İslam tarihinde “adaletin timsali” olarak anıl­dı.

* * *

Hz. Ömer birkaç defa evlendi. Bu evliliklerinden çocukları da oldu. Bunlar­dan dört tanesi meşhurdur.

Bunlar, Peygamber Efendimizin hanımı olma şerefine eren Hz. Hafsa, bir ilim ve hadis deryası olan Abdullah bin Ömer (r.a.), cesaretiyle meşhur Ubeydullah, fazilet ve takvası ile meşhur Âsım’dır.

* * *

Hz. Ömer de Hz. Ebû Bekir gibi, İslam’dan önce ticaretle meşgul olmuş, pek çok belde görmüş, bilgili ve kültürlü biriydi. Kureyşliler içinde okuma yazma bilen sayılı kimseler arasında yer alıyordu. Müslüman olduktan sonra bütün bil­gi, kabiliyet ve gücünü Re­sû­lul­lah’ın emrine ve İslam’ın hizmetine verdi. İslam’ın hakikatlerini tebliğ etmekten asla geri durmuyordu.

Fakat müşrikler, Müslümanlara Mekke’de hayat hakkı tanımıyor, her türlü iş­ken­ce­yi reva görüyorlardı. İşkenceler dayanılmaz hâl alınca, sahabilere, hayat­larını korumaları ve dinlerini rahatça yaşayabilmeleri için Medine’ye hicret izni çıktı. Birer ikişer veya kafileler hâlinde, bilhassa geceleyin gizlice Medine’nin yolunu tuttular

Hz. Ömer böyle yapmadı. Cesaret ve imani şecaatini burada da göster­di. Re­sû­lul­lah hicret etmesini isteyince hemen kılıcını kuşandı ve Kâbe’nin av­lusuna gitti.

Müşrikler orada toplanmış, Müslümanlara yapacakları işkenceleri planlıyor­lardı. Hz. Ömer’i karşılarında görünce birden şaşırdılar. Ömer (r.a.), onların şaşkın bakışları altında Kâbe’yi tavaf etti, iki rekât da namaz kıldı. Sonra da müşriklere dönüp:

“İşte, ben gidiyorum.” dedi, “Anasını ağlatmak, karısını dul, çocuklarını ye­tim bırak­­mak isteyen varsa çıksın!”[4]

Bu iman ve şecaat karşısında müşriklerden hiç kimse kalkıp bir şey söyleye­medi. Hz. Ömer, gün ortasında sakin ve emin adımlarla Medine’nin yolunu tut­tu.

Hz. Ömer, Medine devrinde de İslam’ı yaymaktan bir an bile geri durmadı. Yapılan bü­tün savaşlara katıldı ve büyük kahramanlıklar gösterdi.

Bu büyük insan, Müslüman olduktan sonra, zaman zaman Cahiliye’de geçen hayatı­nı hatırlardı. Kendisi anlatıyor:

“Hatırladığım iki şeyden birine ağlar, diğerine de gülerim. Ağladığım şey, kı­zımı diri diri toprağa gömdüğümdür. Güldüğüm de, helvadan putlar yapar, acı­kınca da yerdik!”

* * *

Ömerü’l-Fâruk, Re­sû­lul­lah’a büyük bir sevgiyle bağlıydı. Bir gün Peygamber Efendimiz, sahabilere:

“Sizden hiçbiriniz, ben kendisine evladından, malından, anne ve babasından, hattâ kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça, kâmil mümin olamaz.” buyurmuştu.

Hz. Ömer de oradaydı:

“Yâ Re­sû­lal­lah,” dedi, “sen bana canımdan başka her şeyden daha sevgili­sin.” Peygamberimiz:

“Canından da, ya Ömer!” buyurunca, “Evet, canımdan da, yâ Re­sû­lal­lah!” diye karşılık verdi[5]

Cennetle müjdelenmesine ve Peygamber Efendimizin pek çok iltifatına mazhar olmasına rağmen, yine de kulluğun gereği olarak daima korku ve ümit ara­sında bulunur, ameline güvenmezdi. Hattâ onun şu sözü bu hususta pek meş­hurdur:

“Bir kişinin dışında bütün insanların cehenneme gireceğini bilsem, o bir kişi­nin kendim olmasından korkarım! Bir kişinin dışında herkesin cennete gireceğini bilsem, cennete gidecek o kişinin de kendim olmasını ümit ederim.” der­di.

Hz. Ömer, Re­sû­lul­lah’ın yanında çok bulunan, onun ilim ve feyzinden istifade eden sahabilerdendi. Bunun içindir ki, Peygamberimiz kendisine fetva salahiyeti vermişti. Onun ilmi hakkında Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle der:

“Hz. Ömer’in ilmi terazinin bir kefesine, yeryüzündekilerin ilmi de öteki ke­fesine konsa, Ömer’in (r.a.) ilmi ağır basardı. O, aramızda Allah’ı en iyi tanıyan, Allah’ın kita­bını en güzel okuyup anlayan ve dinde derin anlayış sahibi olan­dı.”[6]

Hz. Ömer takva, ihlas ve ibadette de zirvedeydi. Bilhassa geceleri namaz kı­lıp gündüzleri oruç tutmayı pek severdi.

Yaradılıştan öfkeli bir mizaca sahibti. Öfkelendiğinde yanında Kur’ân oku­nursa, öf­kesi geçerdi. Peygamberimizin, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” hadi­sini devamlı hatırında tutardı. Bu maksatla, her günün akşa­mında kendi kendine, “Ey Ömer, bugün Allah için ne yaptın?” diye sorardı.

Ölümü her gün kendisine hatırlatacak birini vazifelendirmişti. Saçına beyaz kıllar düştükten sonra, vazifelendirdiği bu zata, “Artık sana ihtiyaç kalmadı.” di­yerek vazifesine son verdi.

Hz. Ebû Bekir’in vefatı üzerine Müslümanlar, Hz. Ömer’i halife seçtiler. Çün­kü Hz. Ebû Bekir’den sonra o makama en layık olan oydu. Ömer (r.a.) halife se­çildikten sonra, minbere çıkarak şu güzel konuşmayı yaptı:

“Cenâb-ı Hak, beni işlerinize vekil tayin etti. Size faydalı olacağımı ümit ede­rim. Yü­ce Allah’tan da bana yardımcı olmasını, sizin haklarınızı korumak husu­sunda bana il­hamda bulunmasını niyaz ediyorum. Çünkü ben zayıf bir kulum. Bana ancak Allah’ın yar­dımı kuvvet verir. Halifelik vazifesini üzerime almış ol­mam, inşallah ahlakımdan hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.

“Büyüklük Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Kulların büyüklenmeye hakları yok­tur. Hiçbi­riniz, ‘Ömer halife olunca değişti.’ demesin! Ben hakkı kendi nefsim­den önce düşünü­rüm. Onu daima başa alırım. Yaptığım işleri de size açıklarım. İçinizden haksızlığa uğ­rayan ve kendisine zulmedilen olursa bana haber versin. Çünkü ben de sizin gibi bir insanım. Siz söylemezseniz ben bilemem.”

Hz. Ömer bunları söyledikten sonra Allah’a şöyle dua etti:

“Allah’ım, ben sert ve şiddetli biriyim, bana yumuşaklık ihsan eyle. Ben güç­süzüm, bana kuvvet ver. Ey Rabb’im, idaresini üzerime aldığım bu ümmeti doğ­ru yola irşat için bana güç ve kuvvet ver.”[7]

Artık bundan sonra Hz. Ömer’in gözlerine uyku girmez oldu. Müslümanların bütün yükünü üzerinde hissetmeye başladı. Gece gündüz demeden çalışıyor, ümmetin işlerini eksik bırakmamaya gayret ediyordu. Öyle ki, Fırat Nehri kena­rında bir koyun kaybolsa, onun hesabını dahi Allah’ın kendinden soracağına inanıyordu.[8]

Hz. Ömer, yasakladığı bir şeyi evvela kendi nefsine ve aile efradına tatbik ederdi. Hattâ o kadar ki, hemen aile efradını çağırır ve onları şöyle ikaz eder­di:

“Ben şu şeyi yasakladım. İçinizden kimin bunu yaptığını duyarsam, onu, baş­ka­la­rına vereceğim cezanın iki misliyle cezalandırırım!”[9]

Hz. Ömer (r.a.), bir savaş sonrası ganimetleri taksim etmişti. Herkese bir parça kumaş düşmüştü. Fakat bu kumaş tek başına bir işe yaramıyordu. Oğlu Abdullah, babasına:

“Bu kumaş tek başına ne benim, ne de senin işine yaramıyor. Ben hakkımı sa­na vereyim de, kendine güzel bir elbise yaptır.” demişti.

Hz. Ömer de oğlunun hediyesini kabul ederek bir elbise yaptırmıştı.

Birkaç gün sonra, üzerinde bu elbise olduğu hâlde bir konuşma yapmak için minbere çıkmıştı.

“Ey müminler! Beni dinleyin ve bana uyun.” der demez, arka saflarda oturan fakir bir zat ayağa kalktı:

“Ey müminlerin emîri! Seni dinlemiyorum ve sana itaat da etmiyorum! Çün­kü sen, Allah ve Resûl’ünün yolundan gitmiyorsun!” dedi.

Halife bu büyük iddia karşısında sarsıldı:

“Neden?” diye sordu.

O zat sebebini şöyle izah etti:

“Ganimet taksiminde, bizlerden hiçbirine elbise diktirecek kadar bir kumaş düşmediği hâlde, görüyorum ki, sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptır­mışsın!”

Hz. Ömer, hesabını veremeyeceği bir iddiayla karşılaşmayı bekliyordu. Bu­nu duyun­ca rahatlamıştı. Cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah’a (r.a.) işaret etti. Hz. Abdullah da kalkıp durumu izah etti. Payına düşen kumaşı babasına verdiğini söyledi.

Halk sevinçliydi. Gözler ikazda bulunan zata yönelmişti. O zat ayağa kalktı ve:

“Şimdi konuş, ey müminlerin emîri! Şimdi dinliyor ve sana itaat ediyorum.” dedi.

Bunun üzerine ellerini Rabb’ine açan adalet kutbu Halife Ömer şöyle dua et­ti:

“Ey Rabb’im! Sana sonsuz hamd ediyorum ki, beni, yapacağım hatalardan do­layı ikaz edecek bir ümmete halife etmişsin.”

Hz. Ömer’in kendisiyle bütünleşen bu vasfını Abdullah bin Abbas (r.a.) şöyle dile getirir:

“Ömer’i çok hatırlayın. Çünkü o hatıra geldiğinde adalet hatırlanır.”

Gerçekten de 1400 seneden beri, dünya tarihinde onun adaleti dillere destan olmuştur.

Onun adaletini gözler önüne seren bir başka misal:

Bir gün Halife Ömer, bir sahabiyle arasında çıkan ihtilaf sebebiyle hâkimin huzuruna çıktı. Hâkim, büyük sahabilerden Zeyd bin Sâbit’ti (r.a.). Zeyd’i bu vazifeye tayin eden de halifenin kendisiydi.

Zeyd bir an kendini halifenin ağırlığı altında hissedip “Şöyle buyurun.” di­yecek oldu. Hz. Ömer hiddetlendi. Oraya bir davalı olarak gidiyordu. Hâkimse, kendisine ayrı bir yer gösteriyordu. Ömer (r.a.), parmağını hâkime doğru çevi­rerek şu ibretli ikazda bu­lundu:

“Huzurunda halife ile halktan birisi eşit olmadığı müddetçe, sen bu makama layık olamazsın! Hâkim, vazife başında iken halifenin değil, Allah’ın emrini ve hükmünü yerine getirmelidir.”

Müslüman olsun olmasın, Hz. Ömer’in yanında herkes rahatlıkla hakkını arayabilir, şi­kâyetini dile getirebilirdi. Hattâ gerektiğinde valileri bile kendisine şikâyet edebiliyor­lardı. Hz. Ömer, şikâyetin kimin hakkında yapıldığına değil, haklı olup olmadığına ba­kardı.

Bu hususta halka açık açık tembihte bulunmuş ve şöyle demişti:

“Ben, valileri size zulmetmeleri, malınızı haksız yere yemeleri için tayin et­mi­yo­rum. Onları, size İslamiyet’i öğretmeleri, aranızda adaletle hükmetmeleri ve işlerinizi güzelce yapmaları için vazifelendiriyorum. Şayet onlardan bu hu­suslara aykırı hareket görürseniz, çekinmeden bana şikâyette bulunun ki he­men cezasını vereyim!”

Bu sözler üzerine Müslümanlar arasından biri ayağa kalktı ve bir vali hak­kında şikâyette bulundu:

“Bana haksız yere yüz sopa vurdu!” dedi. Hz. Ömer meseleyi araştırdı. Haksız olduğunu tespit etti. Sonra valiyi çağırıp, şikâyet eden zata:

“Haydi şimdi sen de ona vur!” diye emretti.

Mısır Valisi Amr bin Âs da ora­daydı. Söz istedi. İzin verilince de:

“Ey müminlerin emîri! Şayet böyle bir şey yaparsanız, valilere bu çok ağır gelir. Sizden sonraki halifeler de bu âdeti devam ettirir!” dedi.

Hz. Ömer bu gerekçeyi kabul etmedi:

“Ben, Allah Resûlü’nün bile kendi nefsi için aynı muameleyi yaptığını gördükten sonra, başkaları için bunu tatbikten nasıl yüz çevirebilirim?!”

Amr bin Âs (r.a.) tekrar söz aldı ve:

“Bize bıraksanız da biz onu razı etsek ol­maz mı?” deyince, Hz. Ömer buna razı oldu. Şikâyet edilen vali birkaç dinar ve­rerek dayak yiyen kişiyi razı etti.[10]

Hz. Ömer, hilafeti zamanında sık sık Medine sokaklarında dolaşır, halkın du­rumunu kontrol eder, ihtiyaç sahiplerini tespite çalışırdı.

Bir gece dolaşırken bir evden çocuk ağlamaları işitti. Eve yaklaştı, kapıyı çaldı. İçerden yaşlı bir kadın çıktı. Hz. Ömer, çocukların niçin ağladığını sordu. Kadın, iki günden beri aç olduklarını, bundan dolayı ağladıklarını, onları avu­tup uyutmak için boş tencereyi karıştırıp durduğunu söyledi.

Hz. Ömer bu cevap üzerine irkildi. Kadıncağıza:

“Biraz bekle, ben hemen ge­liyorum.” dedi.

Hemen koşup bir miktar un ve yağ sırtladı. Hizmetçisi de yanın­daydı. Torbayı taşımak için ısrar ettiyse de, Hz. Ömer:

“Kıyamet günü benim yükümü de taşıyacak mısın?” diyerek onun isteğini reddetti.

Kadıncağızın evine vardığında Hz. Ömer nefes nefeseydi. Hemen yemek yaptı, çocukların karnını doyurdu. Çocuklar sevinç içinde gülmeye, oynamaya başladılar.

Bunu gören Hz. Ömer, kalbi rahatlamış olarak oradan ayrılırken, kadıncağı­zın:

“Allah senden razı olsun! Ömer’in makamına asıl sen layıksın.” dediğini işitti. Kadın, gece karanlığında gelenin halife olduğunu fark edememişti.[11]

Bir gün Hz. Ömer’in yanına bir Hıristiyan geldi. Valinin kendisinden yılda iki kez ver­gi aldığını söyledi. Hz. Ömer böyle bir şeyin yanlış olduğunu söyledi. Hıristiyan hu­zur­dan ayrıldı. Birkaç gün sonra, unuttu zannıyla tekrar halifenin huzuruna çıkıp durumu hatırlatınca, Hz. Ömer şöyle dedi:

“Beni ne zannediyorsun?! Ben, şikâyetini dinleyip halleden bir Müslüman’ım.” dedi.

Meseleyi araştıran Hıristiyan, konuyla ilgili emrin valiye çoktan ulaştırıldığı­nı öğrendi.

Ömer (r.a.), bir devletin meşveretsiz idare edilemeyeceğine inanırdı. Bu maksatla bir “Şûra Meclisi” kurmuş, büyük sahabileri bu meclise üye yapmıştı. Zaman zaman bu meclisi toplantıya çağırır, onlara fikirlerini sorar, çoğunluğun görüşüne göre hareket ederdi.

Hz. Ömer bir defasında birinin dilendiğini gördü. Yanına yaklaştı. Bu bir gayrimüslimdi. Niçin dilendiğini sordu. İhtiyar, cizye verdiğini, bu sebeple fa­kir düştüğünü, cizye verecek durumda olmadığını söyledi.

Adalet güneşi Hz. Ömer, onu yanına aldı, hazineden kendisine maaş bağladı. Sonra da şöyle dedi:

“Genç iken bunları çalıştırıp, yaşlandıkları zaman da sokağa atamayız.”

Hz. Ömer’in hilafeti döneminde fetihler büyük bir hız kazandı. Hz. Ebû Be­kir devrin­de başlanan Irak ve Suriye’nin fethi tamamlandı. İran ve Mısır fethe­dildi. İslam ordu­ları kuzeyde Bizans hududuna, doğuda Horasan’a kadar dayan­dı. Hz. Ömer, fethedilen yerlere gönderdiği valilerle oralara İslam’ın adalet, fazilet ve güzelliklerini ulaştırdı.

Hz. Ömer, dinî meselelerde çok hassastı. Bilhassa tevhid inancına zarar vere­cek her şeyden uzak durur, halk arasında yanlış inançların yaygınlaşmasına mâni olurdu. Büyük İslam kumandanı Hâlid bin Velid’i de (r.a.) kumandanlık­tan bu sebeple azlettiği rivayet edilir. Bu hadise şöyle olmuştu:

Hz. Ömer, halife seçildiğinde İslam ordusu Suriye önlerindeydi. Kumandan da “Allah’ın kılıcı” unvanıyla meşhur Hâlid bin Velid’di (r.a.). Hz. Ömer’in ilk icraatı bir mektupla Hâlid bin Velid’i kumandanlıktan azletmek oldu. Çünkü Hâlid bin Velid, girdiği her savaşta Allah’ın izniyle galip geliyordu. Bu durum, Müslümanlar arasında “Hâlid girdiği savaştan mağlup çıkmaz.” gibi bir kanaatin yayılmasına sebep olmuştu. Bu ise, ihlas sırrını zedeliyordu. Çünkü neticeyi yaratan Allah’tı. İşte, Hz. Ömer bu anlayışı silmek, Hâlid olmadan da Allah’ın Müslümanları galip getireceğini anlatmak için onu azletti. Yerine Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı tayin etti.[12]

* * *

Hz. Ömer, dinî meselelerde ince bir anlayışa sahipti. Yukarıdaki hadise bunu göster­diği gibi, Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah’la aralarında geçen şu hadise de bu­na işaret et­mesi bakımından manidardır:

Hz. Ömer, Şam’a gitmişti. Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), Yermük yakınlarında onu karşıladı. Biraz sohbetten sonra Ebû Ubeyde (r.a.), halifeye Şam’da veba olduğunu haber verdi. Ömer (r.a.) bunu duyar duymaz, orduya derhâl Medine’ye dönme emrini verdi. Hz. Ebû Ubeyde, bu emrin hikmetini anlayamamış­tı.

“Ey emîrü’l-müminîn! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?!” dedi.

“Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum. Ne dersin? Se­nin develerin olsaydı da, onları iki yamacı olan bir vadiye indirseydin, o yamaçlardan birinin bitkisi bol diğeri de otsuz olsaydı, sen develerini otlu yerde otlat­mak isteseydin yine Allah’ın kaderiyle yapmış olmaz miydin?”

Ebû Ubeyde, halifenin bu manalı cevabı karşısında takdirle boyun eğdi.

Hz. Ömer’in en büyük arzusu şehitlikti. Dualarında, “Ey Allah’ım!” derdi, “Senin yolunda ve Resûl’ünün beldesinde ölmeyi arzuluyorum.”

Bu arzusuna nail oldu. Hicret’in 23. yılında, bir sabah namazı sırasında, Ebû Lü’lü adında bir köle tarafından şehit edildi.

* * *

Bu büyük sahabinin günümüze kadar gelen pek çok veciz ve ibretli sözü var­dır. Bunlardan birkaçı şöyledir:

“Sakın oturduğunuz yerden, ‘Allah’ım, rızkımı ver.’ deyip durmayın! Biliyorsu­nuz ki, gök ne altın yağdırır, ne de gümüş…”

“İnsan evinde ailesine karşı çocuk gibi olmalı, dışarıda ise erkek gibi davran­ma­lı­dır.”

“İnsanlara muhtaç olmamaya gayret ediniz. Böylece hem dininizi korursu­nuz, hem de insanların en kerimi olursunuz.”

“Bana hatalarımı gösteren kimseden Allah razı olsun!”

* * *

Hz. Ömer, Peygamberimizden 73 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birisi şu mealdedir:

“Eğer hakkıyla Allah’a tevekkül etseydiniz, sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp, akşamleyin yuvalarına dolu olarak dönen kuşlar gibi rızkınızı kolayca te­min ederdiniz.”[13]

Peygamberimiz, Hz. Ömer’i çok sever, onu takdir ederdi. Birçok hadisinde onun faziletine dikkat çekmişti. Bu hadislerden bazıları şu mealdedir:

“Güneş, Ömer’den daha hayırlı birinin üzerine doğmamıştır.”[14]

“Gökyüzünde Ömer’e saygı göstermeyen hiçbir melek, yeryüzünde Ömer’den korkmayan hiçbir şeytan yoktur.”[15]

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bir defasında rüyasında cennete girmişti. Muhteşem bir köşkün yanında bir kadının abdest aldığını gördü. Köşkün kime ait olduğunu sordu. Ömer bin Hattab’a ait olduğu söylendi.[16]

Hz. Ömer, halifeliği zamanında birçok idari yenilikler yapmıştı. Son olarak bunları mad­deler hâlinde özetleyelim.

Hazinenin gelir ve giderlerinin düzenlenmesi.

•Takvim başı olarak Hicret’in esas alınması.

•Mahkemelerin kurulması.

•Fethedilen bölgelerin vilayetlere taksimi.

•ezaevi inşası.

•Emniyet teşkilatının kurulması.

•Ordunun harekât düzeninin tespiti.

•Kûfe, Basra, Musul gibi bazı şehir merkezlerinin tanzimi.

•Yabancıların İslam beldelerinde ticaret yapmalarına müsaade edilmesi.

•Kimsesiz ve düşkün olan Yahudi ve Hıristiyanlara maaş bağlanması.

•Sulama kanallarını açma faaliyetleri.

•Her camide vaaz ve nasihat âdetinin başlatılması.

•Şehirlerin su ihtiyacını karşılamak için kanalların açılması.

• “Emirü’l-Müminîn” unvanının kullanılması.

•İmam ve müezzinlere maaş bağlanması.


_______________________________________

[1]Tirmizî, Menâkıb: 18.
[2]Tabakât, 3: 270.
[3]İbni Mâce, Mukaddime: 11; Feyzü’l-Kadîr, 5: 299.
[4]Üsdü’l-Gàbe, 4: 48.
[5]Müslim, İman: 69.
[6]Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 191-192
[7]Hilye, 1: 54.
[8]age., 53.
[9]Tabakât, 3: 289.
[10]Tabakât, 3: 297.
[11]Üsdü’l-Gàbe, 4: 67.
[12]Asr-ı Saadet, 4: 291.
[13]İbni Mâce, Zühd: 14; Tirmizî, Zühd: 33.
[14]Tirmizî, Menâkıb: 16.
[15]Feyzü’l-Kadîr, 5: 459.
[16]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 20.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#3
Hz. Osman (ra)

Hz. Osman Bin Affan (r.a)

Peygamberimizin üçüncü halifesi, hayâ ve edep numunesi Hz. Osman, hayatta iken cennetle müjdelenen bahtiyarlardan biriydi. Hz. Ebû Bekir, ilk defa eski samimi dostlarını ziyaret ederek hak dini onlara anlatmaya başlamıştı. Bu dost­larından biri de Hz. Osman’dı. Hz. Osman yaradılıştan halim selim, iyi ahlaklı ve dürüst bir şahsiyetti. İslam’ı kabule müsait bir mizaca sahipti. Hz. Ebû Bekir’i dikkatle dinledi ve anlattıklarına büyük bir alaka duydu. Sonra da birlikte Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gittiler.

Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Osman’a:

“Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” dedi. Kur’ân-ı Kerim okudu.

Hz. Osman İlahî kelamın cazibesine kapıldı. Hemen Kelime-i Şehadet getire­rek Müslüman oldu. Hz. Osman, daha sonraları bu hissiyatını şöyle dile geti­rir:

“Re­sû­lul­lah’ın lisanından duyduğum o ilk sözler, o kadar saf ve sade, o kadar tesirli idi ki, âdeta Kelime-i Şehadet ihtiyarsız olarak dudaklarımdan dökülüverdi.”

Hz. Osman, İslam’la şereflendiği sırada 34 yaşında idi. Genç, nüfuzlu bir tüc­cardı. Hâli vakti yerinde bir kimseydi. Müslüman olduğunu öğrenen amcası Hakem bin Ebi’l-As öfkesinden çıldıracak gibi olmuştu. Osman’ı bir direğe bağladı ve:

“Bu dini terk etmedikçe sana hiç yiyecek vermeyeceğim!” dedi. Fakat ölüm pahasına da olsa, onun dininden dönmeyeceğini anlayan diğer akraba­sı araya girerek serbest bıraktırdılar.[1]

İslamiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Peygamberimizin kızı Rukiyye ile evliydi. Utbe, Peygamberimizin yeni bir dini tebliğ ettiğini öğre­nince gelip Peygamber Efendimize (a.s.m.) hitaben:

“Senin kızını da, tebliğ et­tiğin dini de istemiyorum!” demiş ve Hz. Rukiyye’yi boşamıştı. Bunun üzerine Hz. Osman, Rukiyye’ye talip olmuş ve onunla evlenmişti.

Müşriklerin zulmünden dolayı Habeşistan’a hicret eden 15 kişilik kafile ara­sında Hz. Osman ve Rukiyye de bulunuyordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Os­man’ın herkesten önce yola çıktığını duyunca şöyle buyurdu:

“Onların dostu ve hâkimi Allah’tır. Osman, Lût’tan (a.s.) sonra ailesiyle bir­likte ilk hicret eden kimsedir.”[2]

Hz. Osman, bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra tekrar hanımıyla birlik­te Mekke’ye döndü. Daha sonra da oradan Medine’ye hicret etti.

Hz. Osman’ın en bariz vasfı, edep ve hayâsı idi. Hz. Âişe’nin rivayetine göre, bir gün Re­sû­lul­lah, üzerine bir örtü çekmiş olduğu hâlde istirahat ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir kapıya geldi, içeri girmek için izin istedi. Re­sû­lul­lah tav­rında bir değişiklik yap­madan içeri girmesine izin verdi. Sonra soracağını sorup gitti. Daha sonra Hz. Ömer geldi, ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeden izin verdi. Ondan sonra Hz. Osman, huzura girmek için izin istedi. Bu defa Re­sû­lul­lah hemen doğruldu, toparlandı.

Bunun üzerine Hz. Âişe:

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedi, “Ebû Bekir ve Ömer için toparlanmadığınız hâlde, neden Osman gelince hâlinizi değiştirdiniz?”

Allah Resûlü şöyle cevap verdi:

“Çünkü Osman çok hayâlı birisidir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?!”[3]

Ebû Mûse’l-Eş’arî anlatıyor:

Re­sû­lul­lah ile birlikte bir eve gelmiştik. Bana:

“Kapıda dur ve kimseyi izinsiz içeri alma!” buyurdu.

Biraz sonra Ebû Bekir çıkageldi.

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedim, “Gelen, Ebû Bekir’dir.” Buyurdu ki:

“İçeri al ve kendisini cennetle müjdele.”

Sonra Ömer geldi. Ona da aynı şeyi söylememi emretti.

Daha sonra Osman geldi. Onun için şöyle buyurdu:

“İçeri al ve onu da başına gelecek belalardan dolayı cennetle müjdele!” buyurdu. Böylece, Hz. Osman’ın hem cennetle müjdelenenlerden, hem de ilerde başına pek çok musibet gelecek birisi olduğunu ifade etmiş oldu.[4]

Hz. Osman, bütün arzusuna rağmen Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Zira ha­nımı Hz. Rukiyye ağır hasta idi. Peygamber Efendimiz mazeretini kabul ettiği hâlde, o, kalbinde Bedir’e iştirak edememenin üzüntüsünü hissediyordu. Hz. Rukiyye yakalandığı hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Bedir’de Müslümanla­rın zaferi Hz. Osman’ın bu derin üzüntüsünü sevince çevirdi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Bedir’den döndükten sonra Hz. Osman’a bir müjde daha verdi:

“Sen Bedir’e katılmadığın hâlde bir şehit ecri aldın.”

Daha sonra Peygamberimiz, diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Bundan sonra Hz. Osman “iki nur sahibi” manasında “Zinnûreyn” la­kabıyla anıldı.

Ümmü Gülsüm’ün vefatından sonra da Peygamberimiz, “Eğer 40 tane kı­zım olsaydı, onları birer birer Osman’la evlendirirdim!” buyurarak, hayâ timsali olan damadını teselli etti.[5]

Uhud Gazası’na katılan Hz. Osman (r.a.), orada Peygamberimizin (a.s.m.) vefat haberinin yayılması üzerine duyduğu üzüntüyü zaman zaman hatırlar ve o sırada çektiği ıstırabın şiddetini dile getirirdi.

Hicret’in 4. yılında yapılan Zâtürrikâ Gazvesi’nde Peygamberimiz, kendisini Medine’de vekil olarak bırakmıştı. Bundan sonra yapılan bütün gazalara katılan Hz. Osman, Hudeybiye Sulhü sırasında da Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından Kureyş’e elçi olarak gönderilmişti. Hz. Osman, Mekke’ye gidip, geliş maksatla­rının sadece umre haccı yapmak olduğunu anlattıysa da, müşrikler direnmeye devam ediyor, şöyle diyorlardı:

“Git, seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip Kâbe’yi tavaf edemeyecek! Ama sen Kâbe’yi tavaf etmek istersen, edebilirsin.”

Hz. Osman ise onlara şöyle cevap vermişti:

“Ben Re­sû­lul­lah olmaksızın Kâbe’yi tavaf etmem!”

Kureyşliler, Hz. Os­man’ın bu sözünden çok rahatsız oldular ve bir müddet kendisini göz hapsinde tuttular.

Müşriklerin sözleri boşa çıkacak ve Re­sû­lul­lah çok kısa bir zaman sonra gele­rek Kâbe’yi tavaf edecekti.

Hz. Osman’ın göz hapsinde tutuluşu, Müslümanlara “şehit edildiği” şeklinde ulaştı. Bu­nun üzerine galeyana gelen Müslümanlar savaştan başka çare görmüyorlardı. Heyecan son safhasındaydı. İlahî vahiy “Re­sû­lul­lah’a biat yapılması” şeklinde tecelli etti. Bü­tün Müslümanlar, Re­sû­lul­lah’a itaat edeceklerine, Al­lah ve Resûlü yolunda canlarını feda edinceye kadar savaşacaklarına söz verdi­ler. Re­sû­lul­lah bir eliyle kendisi için, diğer eliyle de Hz. Osman için biat alıyor­du. Bu biat, İslam tarihine “Rıdvan Biatı” olarak geçti.

Müşrikler bunu haber alınca endişeye kapıldılar ve Hz. Osman’ı serbest bı­raktılar. Bir müddet sonra Hz. Osman’ın çıkıp gelmesi Müslümanları çok sevin­dirdi. Kendisine, “Her hâlde Kâbeyi tavaf etmişsindir” dediler. Hz. Osman’ın cevabı ise şu idi:

“Allah’a yemin ederim ki, Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Re­sû­lul­lah da Hu-dey­bi­ye’de bulunsaydı, o Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma tavaf et­mezdim.”[6]

Hz. Osman daha sonra yapılan Hayber Gazası’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Hevazin Harbi’ne iştirak etti. Huneyn Gazası’nda, etten bir kale gibi Re­sû­lul­lah’ı ko­ruyan ve müdafaa edenler arasında Hz. Osman da (r.a.) vardı.

Hz. Osman, Tebük Gazvesi’nde 1000 dinar para, 50 at ve 100 adet deve yardı­mında bulundu. Peygamberimiz onun bu cömertliği karşısında:

“Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi Osman’a zarar vermez.” buyurarak onu müjdele­di.[7]

Hz. Osman, zenginliğin şükrünü eda etmek için muhtaçlara bol bol ikramda bulunur, fakat kendisi gayet mütevazi yaşardı.

Medine’de kıtlık olduğu bir sırada Hz. Osman, Şam’dan 100 deve yükü buğ­day getirtmişti. Sahabe-i Kirâm, satın almak için yanına koştular. Ancak o:

“Siz­den daha iyi alıcım var. Sizden daha fazla kâr veren var.” dedi. Sahabiler bunu Hz. Ebû Bekir’e bildirip üzüldüklerini ifade ettiler. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ı herkesten iyi tanıdığı için onlara şöyle dedi:

“O, Re­sû­lul­lah’ın damadı olmakla şeref kazanmıştır. Cennette de onun arkada­şıdır. Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır. Buyurun, beraber gidelim ve du­rumu kendisinden öğrenelim.”

Hz. Osman’ın yanına vardıklarında Hz. Ebû Bekir:

“Ey Osman, sahabiler sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?”

Hz. Osman şöyle cevap verdi:

“Ey Re­sû­lul­lah’ın halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri, 1’e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1’e 700 verene sattık.”

Hz. Osman bu sözleriyle, kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade ediyordu.

Nitekim az sonra 100 deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakir sahabilere karşılık­sız olarak dağıtıverdi. Hz. Ebû Bekir buna çok sevindi ve Hz. Os­man’ı alnından öptü.

Hz. Osman, bir defasında Re­sû­lul­lah’ın evinde yiyecek kalmadığını haber almıştı. Derhâl semiz bir koyun, bir miktar un ve yağ alarak Hz. Âişe’nin kal­dığı eve götürdü ve şöyle dedi:

“Ey müminlerin annesi! Re­sû­lul­lah’ın bunu diğer hanımları arasında pay­laştıra­ca­ğı­nı sanıyorum. Asla yapmasın. Çünkü ben onlara da bunların aynı­sını göndereceğim.”

Peygamberimiz (a.s.m.) eve gelip durumu öğrenince:

“Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş, gelecek, açık ve gizli bütün günahlarını bağışla!” diye dua etti.

Hz. Ali, Hz. Fatıma’yla evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zır­hını satılı­ğa çıkartmıştı. Pazarda Hz. Osman’la karşılaştı. Hemen müjdeyi verdi. Sonra da me­hir parası için zırhını satmak istediğini söyledi. Osman (r.a.) 480 dirheme zırhı satın aldı, parasını ödedi. Sonra Hz. Ali’ye döndü ve şöyle dedi:

“Yâ Ali, Allah yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hediyesi olarak veriyorum. Bu zırh ancak senin gibi bir İslam kahramanına layıktır.”

Hz. Osman’ın en büyük hususiyetlerinden birisi de cömertliğiydi. Hz. Osman, servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi. Bir defasında Müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı. Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti. Suyu Müslümanlara çok pahalı­ya satıyordu. Bu durum Peygamberimizi (a.s.m.) çok üzüyordu. Sahabilerle be­raber olduğu bir sırada:

“Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu.

Hz. Osman da oradaydı. Hemen harekete geçti. Yahudi’yi buldu. Kuyuyu satın almak istediğini söyledi. Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı. Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı. Hz. Osman sevinçle Peygamberimizin huzuruna çıktı. Kuyunun yarısını satın aldığını ve Müslümanlara vakfettiğini söyledi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.):

“Osman’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu taltif etti. Hz. Osman bilahare kuyunun diğer yarısı­nı da satın alarak tasadduk etti.[8]

Hz. Ebû Bekir’in, halifeliği sırasında istişare ettiği ve görüşüne başvurduğu sahabi­lerin başında Hz. Osman gelirdi.

Hz. Ebû Bekir ölüm döşeğinde iken, kendisinden sonra halife olacak zatın va­sıf­la­rı­nı Hz. Osman’a anlatıyordu. Hz. Osman da bunları kaydediyordu. Hz. Ebû Bekir, tarif ettiği zatın ismini anmadan bayılmıştı. Hz. Osman “vefat ettiği” zannıyla Hz. Ömer’in ismini yazdı.

Biraz sonra Hz. Ebû Bekir ayıldı, kimi yazdığını sordu. Hz. Osman, “Ruhunu teslim ettiğini sanmıştım. Tefrika çıkmasından korktuğum için Ömer bin Hattab’ı yazdım, ey müminlerin emîri!” dedi.

Hz. Ebû Bekir, onun bu hassasiyetine çok sevindi ve memnuniyetini şöyle di­le getirdi:

“İslam’a ve Müslümanlara yaptığın bu iyiliğinden dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Şayet kendini de yazmış olsaydın, yine isabetli hareket etmiş olurdun.”[9]

Hz. Osman, Hz. Ömer devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı. Vefatını müteakip Hz. Ömer’in tayin ettiği şûra meclisi, Hz. Osman’ı halife seçti.

Şûra şu zatlardan meydana geliyordu:

Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas, Talha, Zübeyr, Osman ve Ali (r.a.)…

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah da bu heyette bulunuyordu. Hz. Ömer, vefatını müteakip bu şûranın, içlerinden birisi­ni üç gün içinde halife seçmesini vasiyet etmişti.

Hz. Ömer’in teçhiz ve tekfininden sonra, heyet durumu iki gün boyunca müzakere ettiği hâlde bir türlü karara varamadı. Üçüncü gün Abdurrahman bin Avf, altı adaydan üçünün adaylıktan çekilmesini, geri kalan üçü üzerinde tercih yapılmasını teklif etti. Bunun üzerine Hz. Zübeyr Hz. Ali’yi, Hz. Sa’d da Abdur­rahman bin Avf’ı, Hz. Talha ise Hz. Osman’ı aday gösterdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine seçim Hz. Osman ile Hz. Ali arasında kaldı.

Daha sonra Hz. Abdurrahman her ikisiyle görüşmeler yaptı. Bu arada, sokak­taki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa varıncaya kadar herkesin görüşünü aldı Çoğunluk Hz. Osman’ı tercih ediyordu.

Hz. Abdurrahman daha sonra halkı mescide davet etti. Halifeliğe Hz. Os­man’ı müna­­sip gördüğünü açıkladı ve ona biat etti. Hz. Abdurrahman’dan sonra Hz. Osman’a biat eden ikinci şahıs Hz. Ali oldu. Bunları diğer Müslümanlar ta­kip etti. Hepsi de biat et­­tiler. Hz. Osman böylece 644 tarihinde halife seçildi.[10]

Hz. Osman’ın hilafetinin ilk altı yılı fetihlerle geçti. Bu zaman içinde Afri­ka’nın mühim bir kısmı fethedildi. İspanya’ya ilk Müslüman akınları başlatıldı. Kıbrıs fethedil­di. Ayrıca Hz. Ömer’in vefatını fırsat bilerek isyan eden Ermenis­tan ahalisi itaat altı­na alındı, Taberistan fethedildi. Bu yılın en mühim bir hadi­sesi, İslam donanmasıyla Bi­­zans donanmasının Akdeniz’de karşı karşıya gelme­si ve İslam donanmasının 500 par­­çalık Bizans donanmasını bozguna uğratmasıdır. Bu zafer, Müslümanlara Akdeniz’de rahat manevra yapma imkânını ka­zandırdı. Müslümanlar, Malta ve Girit adaları­na çıktılar. Bu arada bir grup Müs­lüman, Anadolu sahillerine çıkarken, diğer bir grup da İstanbul surlarına dayan­dı. Peygamber Efendimizin müjdesine layık olabilmek için gayret göstermiş­lerdi.

Yine bu zaman zarfında idarede eyalet sistemi kökleştirildi. İslam ülkesi mülki ve idari olmak üzere iki sisteme ayrıldı.

* * *

Hz. Osman’ın gerçekleştirdiği büyük ve tarihî hizmetlerinden birisi ve en mühimi, şüphesiz “Kur’ân-ı Kerim nüshalarının çoğaltılması” işidir. O sıralar Erme­nistan ve Azerbaycan fethine katılmış olan sahabiler arasında Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çünkü Irak ordusunda bulunanlar İbni Mes’ud’dan, Şam ordusunda bulunanlar da Ubey bin Kâb’dan Kur’ân okumayı öğrenmişlerdi. Aradaki küçük farklılıklar sebebiyle Huzeyfetü’l-Yemanî, Hz. Osman’a gelmiş:

“Bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi ih­tilafa düşmeden önce onların imdadına yetiş!” demişti.

Bu müracaat üzerine Hz. Osman, hemen bir istişare meclisi topladı. Bu he­yet, yardımcılarıyla birlikte 12 kişiden müteşekkildi. İleri gelenleri Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Sâid bin Âs ve Abdurrahman bin Hâris (r.a.) idi. Heyet, Hz. Ömer’in evinde ve Hz. Hafsa’nın himayesinde olan Kur’ân nüshasını, Hz. Ebû Bekir zamanında toplatılan nüsha esas alınarak beş (veya yedi) nüs­ha olarak çoğalttı. Çoğaltılan bu nüshalar Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nüsha da Medine’de bırakıldı. Bu nüshaya “imam” adı verildi.

* * *

Hz. Osman’ın halifeliğinin son dönemi fitne ve karışıklıklarla geçmiştir. Hz. Osman (r.a.) ve daha sonra Hz. Ali (r.a.) devrinde meydana gelen üzücü fitne ve fesat hadiselerinin sebep ve amilleri olarak İslam tarihçileri ittifakla aşağıdaki hususları zikrederler:

1- İki Cihan Serveri Re­sû­lul­lah’a yetişme bahtiyarlığına erişerek ondan feyiz ve nur alan bahtiyar Sahabe neslinin mühim bir kısmının vefat etmiş olması, ge­ride kalanların da yaşlanarak kendi köşelerine çekilmek durumunda kalması. Bu itibarla idareye tam layık kimseler bulunamıyor, mevcutların ihmalleri ve dirayetsizlikleri de zamanla karışık­lıklara sebebiyet verebiliyordu. Şüphesiz ki, Sahabe-i Kirâm’dan feyiz alan Tâbiîn nes­li de insanlık tarihinin mümtaz ne­sillerinden birisiydi. Ancak onların, adalet, dirayet ve hakkaniyette sahabiler kadar hassas olduklarını söylemek mümkün değildi.

2- Cahiliyet devrinde en önemli gurur ve iftihar sebebi olarak kabul edilen ka­vim ve kabile duyguları, İslam’ın ilk devirlerinde kutsi emirlere sadakatle uyul­masından dolayı yerini ulvi seciye ve duygulara terk etmişti. Ancak Peygambe­rimizin vefatından sonra kazanılmış olan fetih ve zaferlerde Kureyş kabilesi gençlerinin mühim payeler edinmiş olması, onların kabile gururlarını bir dere­ce uyandırmıştı. Kureyş kabilesine mensubiyet bir imtiyaz ve üstünlük vesilesi sayılmaya ve Müslümanlar arasında rahatsızlık meydana getirmeye başlamış­tı.

3- Fetihlerle İslam Devleti’nin hudutları bir taraftan Kuzey Afrika’da Mer’akeş’e, diğer taraftan Asya ortalarına Kabil’e kadar dayanmıştı. Bu durum, aynı zamanda muhtelif din, dil, ırk ve kabilelere mensup milletlerin ya Müslüman olması veya Müslüman­ların hâkimiyeti altına girmesi demekti. Bu millet­lerden bazılarının, bilhassa İranlıların milli gururları fazlaca incinmiş olduğun­dan, merkezî İslam otoritesine karşı yavaş yavaş bir başkaldırma ve muhalefet hareketi baş göstermişti.

4- Hz. Osman’ın (r.a.) yaradılıştan yumuşak huylu, halim selim oluşu, insanları cezalandırmaktan ziyade affı tercih etmesi, bazılarının bunu istismar etmesi­ni netice vermiş ve bu da suiistimallere ve idarenin zaafa uğramasına sebebiyet vermişti. Zaafa uğrayan bir idarede ise, maksatlı kimseler fitne ve fesat hareket­lerine rahatlıkla devam edebilmişlerdir.

5- Hz. Osman (r.a.), Müslüman olmadan önce de gayet zengin, iyiliksever ve cömertti. Akrabasına düşkündü; onlara daima iyilik yapar, korur gözetirdi. Müslüman olduktan sonra ise bu duyguları ve iyilikseverliği daha da inkişaf et­miş ve akrabasını çok­ça gözetir olmuştu. Onun kendi malından ve kesesinden yaptığı yardımlar hazineden imiş gibi gösterilerek aleyhinde propagandalar yapılmış ve bu şekilde fitne ve fesat körüklenmiştir.

6- Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) zamanlarında idareciler gayet dirayetli ve oto­riter, zemin ise fitne ve fesat hareketlerinden uzaktı. Hz. Osman (r.a.) ise şartların hassasiyeti do­layısıyla kimseye itimat edemez olmuş ve mühim idarecilikle­re, her zaman iyilikleriy­le kendisine bağlamış olduğu akrabasını getirmeyi tercih etmişti. O böyle hareket et­mekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Şüphe­siz ki bu idareciler de gayet liyakatli ve dü­rüst kimselerdi. Ancak bu durum, mu­halifler tarafından, “akrabanın kayırılması” ve “mühim idareciliklere akrabanın getirilmesi” şeklinde propaganda edilmiştir.

7- Fetihlerle birlikte Arap toplumu değişik milletlerle münasebetler içine gir­miş, bu şekilde kurulan evliliklerle ya yeni Müslüman veya henüz Hıristiyan ve Yahudi ailelerinden meydana gelen çocuklar ahlakta ve dinde zayıf yetişmiş­tir.. Bu da fitne ve fesat için müsait bir zemin teşkil etmiştir.

Bütün bu sebeplere, Yahudi asıllı Abdullah ibni Sebe’nin de gayretleri ekle­nince, önü alınamaz bir fitne ateşi ortaya çıkmıştı.

Nihayet Hicret’in 35., Hz. Osman’ın hilafetinin de 12. yılında Kûfe, Basra ve Mısır gibi bölgelerden gelen bozguncular, Hz. Osman’ın evini muha­sara altına aldılar. Başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelen sahabiler muhasarayı kaldırmak için gayret gösterdiyse de, buna bir türlü muvaffak olamadılar. Ka­der hükmünü yerine getirecekti. Bozguncular bu edep ve hayâ abidesi, masum ve mazlum halifeyi şehit etmeye kararlıydılar. Hz. Osman, gözü dönmüş cani­lere son defa hitap ederek şöyle dedi:

“Beni niçin öldürmek istiyorsunuz?! Hâlbuki ben, Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyur­duğunu işitmişim: ‘Şu üç hâlin dışında Müslüman’ı öldürmek haramdır: Evliy­ken zina eden, kasten adam öldüren, Müslüman olduktan sonra dinden dönen…’ Allah’a yemin ederim ki, ben ne Cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduk­tan sonra zina etmedim. Hiç kimseyi öldürmedim. Müslüman olduktan sonra da bu dinden asla ayrılmadım… O hâlde beni neye dayanarak öldürmek istiyorsu­nuz?!”[11]

Fakat fitne ağları örülmüş, tahrikler yatıştırılamayacak noktaya varmıştı. Hz. Ali (r.a.), iki oğlunu, Hasan ve Hüseyin’i halifeye nöbetçi bırakmıştı. Abdullah bin Ömer ve bazı sahabiler de aynı şekilde halifeyi bekliyorlardı. Bu arada bozgun­culara karşı koyacak kuvvet vardı. Abdullah bin Zübeyr, Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre (r.a.) ve diğer sahabiler, Allah’ın dinine yardım etmeye hazır oldukla­rını, halife izin verirse bozguncularla savaşmak istediklerini söylediler. Fakat Hz. Osman, Müslüman kanı akmasını asla istemiyordu. Bu istekleri hep geri çe­viriyordu:

“Ben hiçbir zaman ‘Müslüman kanı döken bir halife’ olarak anılmak istemem. Tek bir kişinin kanının dökülmesinden bile Allah’a sığınırım! Ben savaşsam on­lara galip geleceğimi gayet iyi biliyorum. Fakat ben onları da, onları aleyhimde kışkırtanları da Allah’a havale ediyorum…”[12]

Edep, hayâ ve fazilet timsali, İslam’ın üçüncü halifesi, şehadetinden bir gün önce rüyasında, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i gördü. Peygamberimiz kendisine hitaben:

“Biz oruçluyuz, seni de iftara bekliyoruz.” buyurmuştu. Hz. Osman uyandıktan sonra o gece hemen oruca ni­yet etti.

Sevinçliydi. Çünkü artık Allah ve Resûl’üne kavuşma günü gelmişti. O gün cuma idi. Kur’ân okumaya başladı. Bozgunculardan birkaçı tam bu sırada fırsat bulup içeri daldılar ve Hz. Osman’ı şehit ettiler. Hz. Osman’dan akan kanlar, okuduğu Kur’ân’ın üzerine damladı. Böylece, Peygamber Efendimizin istikbale ait bir mucizesi daha gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü onun “haksız yere şehit edi­leceği”ni haber vermişti.

Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle alakalı olarak Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Neden Sahabiler veli oldukları hâlde bu fitneleri keşfedip, çıkaranlara karşı tedbir almadılar?” şeklindeki suale verdiği cevap, aynı zamanda bu cinayetin se­beplerine de ışık tutmaktadır: “O hadisata sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudi’den ibaret değil­dir ki, onları keşfetmekle fesadın önü alınsın… Çünkü pek çok milletlerin İslamiyet’e gir­meleriyle birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bahu­sus bazıların gurur-u millileri Hz. Ömer’in darbeleriyle dehşetli yaralandığın­dan, seciyyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini iptal edilmiş, hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İnti­kamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslamiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o hâlet-i içtimaiyeden istifade ettiler, denilmiş. Demek o hadisatın önünü almak o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.”[13]

* * *

Hz. Osman, Re­sû­lul­lah’tan 146 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”inde yer alanlarından bazıları şunlardır:

“Kabir, ahiret yurtlarının ilkidir. Bir kimse eğer orada kurtuluşa ererse ondan sonrası daha kolaylaşır. Eğer orada kurtuluşa eremezse, ondan sonrası daha da zorlaşır.”

“Bir Müslüman, yolculuk veya başka bir maksatla evden çıkar ve ‘Allah’a iman ettim. Allah’a dayandım. Allah’a tevekkül ettim. Allah’ın güç ve kuvveti dışında hiçbir güç ve kudret yoktur.’ diye dua ederse, evden bu şekilde ayrılışı iyiliklere kavuşmasına vesile olduğu gibi, kötülüklerden de uzaklaşmasına se­bep olur.”

“Lâilâhe illallah gerçeğini bilerek ve ona inanarak ölen kimse cennete gi­der.”

“Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibadetle geçir­miş olur.”

“Kim güzel bir şekilde abdest alır, mescide girer ve namazını kılarsa, diğer namaz vaktine kadar arada geçen günahlarını Allah affeder.”[14]


____________________________________

[1]Tabakât, 3: 55; İnsânü’l-Uyûn, 1: 446; İstiâb, 4: 221
[2]age.
[3]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 26-27.
[4]Tirmizî, Menâkıb: 19.
[5]Üsdü’l-Gàbe, 3: 378.
[6]Sîre, 3: 330; Zâdü’l-Mead, 3: 290-291.
[7]Tirmizî, Menâkıb: 19; Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 97.
[8]Tirmizî, Menâkıb: 19.
[9]Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 14.
[10]Asr-ı Saadet, 1: 293-294
[11]Asr-ı Saadet, 1: 293-294
[12]Tirmizî, Menâkıb: 19; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 28.
[13]Mektûbât, s. 48.
[14]Müsned, 1: 57-75.
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#4
Hz. Ali (ra)

Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)

Hz. Ali, Peygamber Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğluydu. Ebû Tâlib, maddi durumu iyi olmamasına rağmen, uzun yıllar Peygamber Efendimizi ken­di yanında büyüttü. Hattâ o sofraya gelmeden ailesinden kimseyi yemeye baş­latmazdı. Çok tecrübelerle, Peygamberimizin “bereket sebebi” olduğunu biliyor­du.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Hatice’yle evlendikten sonra, “amcasının yükünü hafif­let­mek ve ona minnet borcunu ödemek” düşüncesiyle Hz. Ali’yi yanına aldı. O sı­ralar Hz. Ali henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu. Bu sebeple, çocukluk yılları Pey­gamber Efendimi­zin terbiyesi altında geçti.

Kâinatın Efendisi peygamberlikle vazifelendirildiğinde, Hz. Ali 10 yaşında bulunuyordu. Ona ilk iman etme şerefine, kadınlardan Hz. Hatice, çocuklardan da Hz. Ali ermişti.

Hz. Ali bir gün Peygamberimizle Hz. Hatice’yi namaz kılarken görmüş, hay­ranlıkla seyre koyulmuştu. Namaz bitince hayranlığını gizleyemeyerek çocuk­su bir edayla, Peygamberimize:

“Nedir bu yaptığınız?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

“Ey Ali!” dedi, “Bu, Allah’ın beğendiği dindir. Seni, bir olan Allah’a imana davet edi­yorum. İnsanlara ne faydası, ne de zararı dokunmayan putlara tapmaktan sakındırıyorum!”

Böyle bir teklifle karşılaşan Hz. Ali:

“Bunu babam Ebû Tâlib’e bir danışmam gerekir.” dedi.

Fakat Peygamberimiz henüz davasını açıklamakla emredilmemişti. Bunun duyulmasını istemiyordu:

“Yâ Ali, söylediğimi kabul edersen et, etmezsen kimseye söyleme!” buyurdu.

O geceyi düşünerek geçiren Hz. Ali, sabah olunca Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı ve yaşından beklenmeyecek bir şekilde şöyle dedi:

“Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı ki, ben de O’na ibadet etmek için gidip babama danışayım!”

Hz. Ali bu sözleriyle, Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde yeti­şen bir kişiden beklenen olgunluğu göstererek imanla şereflendi.

Artık bundan sonra Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ı bir gölge gibi takip etti. Fakat anne ve babası başına bir iş gelir düşüncesiyle durumdan endişeye kapıldılar. Fakat Ebû Tâlib, Re­sû­lul­lah ile görüşüp onu dinledikten sonra, kendisine hak verdi. Kendisi Müslüman olmamakla beraber, Hz. Ali’nin Peygamberimize tabi olmasına rıza gösterdi. Nitekim müşriklerin işkencesinden dolayı endişe eden hanımına Ebû Tâlib şu cevabı verdi:

“Eğer nefsim, Abdülmuttâlib’in dinini bırakmak hususunda bana itaat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tabi olurdum. Çünkü o halimdir, emindir, tahirdir.”[1]

Hz. Ali daha önce hiç puta tapmamıştı. Onlardan hep nefret ederdi. Mekke devri bo­yunca Peygamberimizin yanından hiç ayrılmadı. Hicret sırasında da Peygamber Efendimizin yatağına yatmakla mühim bir vazife gördü.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Ebû Bekir’le birlikte Mekke’yi terk etmeden önce Hz. Ali’den o gece kendi yatağında yatmasını istemişti. Yanında bulunan müşrikle­re ait ema­­netleri de kendisine bıraktı. Emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etmesini söyledi.

Müşrikler o gece Re­sû­lul­lah’ın evinin çevresini kuşattılar. Mevzilendikleri yerden, gü­nün ışıyıp Peygamber Efendimizin evinden çıkacağı ânı gözetlemeye başladılar. Çün­kü o zamanın âdetlerine göre, bir insanı evinin içinde öldürmek büyük bir korkaklık sayılırdı.

Re­sû­lul­lah, yatağına Hz. Ali’yi yatırıp gece yarısı evden çıktı. Yerden bir avuç toprak alıp müşriklerin üzerlerine attı ve Yâsin Sûresi’nin ilk sekiz âyetini okuyarak gözleri önünden çekip gitti. Müşriklerden hiçbiri kendisini görmemişti.

Müşrikler hâlâ bekliyordu. Bir ara Re­sû­lul­lah’ın evden çıkmış olabileceğini düşündüler. Hane-i Saadet’in penceresinden baktılar. Hz. Ali’yi Peygamberimiz sandılar, “İşte Muhammed yatıyor.” diyerek beklemeye devam ettiler.

Sabah olunca, daha fazla beklemeye tahammül edemeyip içeri daldılar. Ya­takta Hz. Ali’yi görünce şaşkına döndüler. Peygamberimizin nerede olduğunu sordularsa da, Hz. Ali cevap vermedi. Müşrikler fazla üstelemediler, zaman kaybetmemek için etrafa adamlar saldılar.

Oradan ayrılan Hz. Ali, emanetleri sahiplerine teslim etti. Üç gün sonra o da Medine’nin yolunu tuttu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı. Öyle ki, ayaklarının altı yarılıp kabarmıştı. Peygamberimiz onun bu acıklı hâlini görünce şefkatin­den gözyaşlarını tutamadı. Sonra da ayaklarının altını mübarek eliyle meshetti. İyileş­mesi için duada bulundu. O anda Hz. Ali’nin bütün ağrı ve sızıları geçti, şifa buldu.[2]

Hz. Ali’nin en mümtaz vasfı, cesaret ve şecaatiydi. Katıldığı bütün savaşlarda kah­ramaklık ve cesaretin en güzel örneklerini göstermişti.

Mesela Uhud Savaşı’nda müşriklerin bütün güçleriyle Peygamberimizi şehit etmek için saldırdıkları sırada vücudunu ona siper edenlerden biri de oydu. Bir ara müşriklerden bir grup, Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) doğru geliyordu. Re­sû­lul­lah, Hz. Ali’ye, müşrikleri karşılamasını emretti. Hz. Ali hücum edip hepsini darmadağın etti. Birisini de öldürdü. Az sonra bir başka grup daha saldırdı. Peygambe­rimiz onları da Hz. Ali’ye havale etti. Hz. Ali onlardan Şeybe bin Mâlik’i öldür­dü.

Bunun üzerine Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimize geldi ve:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ali’nin yaptığı büyük bir iyilik ve civanmertliktir.” dedi. Peygamberimiz de:

“O bendendir, ben de ondanım.” buyurarak Hz. Ali’yi taltif etti. Cebrail,

“Ben de her ikinizdenim.” buyurarak bu taltifi daha da latifleştirdi. Bu sırada semadan şöyle bir ses işitildi:

“Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç olmaz.”

Hz. Ali, Uhud Savaşı’nda müşrikler tarafından birkaç defa yere düşürülmüş, ama her defasında Cebrail (a.s.) tarafından ayağa kaldırılmıştı.[3]

Hayber’in fethi güçlükle gerçekleşmişti. Çünkü Hayber, volkanik bir arazi üzerinde sağlam kalelerden meydana gelmiş bir yerleşim yeriydi. Medine’den sürgün edilen Yahudilerin çoğu burada oturuyordu. Muhasara devam ederken, bir gün Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve Resûlü onu sever, o da Al­lah ve Resûl’ünü sever. Allah, onun eliyle fethi gerçekleştirecektir.”

Bu söz üzerine mücahitleri bir merak sardı. Kimdi bu büyük şerefe nail ola­cak insan? Sahabilerden birçoğu bu şerefe kendilerinin erişmesini arzuluyordu. Bunlardan biri de Hz. Ömer’di. Bu hadise için, “Kumandanlığı o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Sancak için çağırılırım ümidiyle bekledim.” demiş­tir.

Herkes dört gözle sabahı bekliyordu. Nihayet beklenen an geldi. Peygambe­rimiz:

“Sancağı getirin.” buyurdu. Sancağı getirdiler. Re­sû­lul­lah (a.s.m.):

“Ali nerededir?” buyurdu. Hz. Ali geldi, fakat gözlerinden rahatsızdı. Re­sû­lul­lah mü­barek eliyle gözlerini meshetti:

“Allah’ım! Sıcağın ve soğuğun sıkıntısını Ali’den gider” diye dua etti. Sonra da: “Allah sana fethi nasip edinceye kadar yürü!” buyurdu. Gözlerinin ağrısı geçen Hz. Ali he­defe doğru ilerledi.[4]

Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ın beyaz sancağını Hayber Kalesi’nin önüne dikti. Bu arada Hayberlilerin kuvvetli ve cesur bir adamı kabul edilen Merhab, askerleriyle bir­likte kaleden çıktı. İki kat zırh giymiş ve iki adet de kılıç kuşanmıştı:

“Ben,” diye kükredi, “arslanları bile kılıç ve mızrakla yere seren biriyimdir!” Hz. Ali ise:

“Ben de annemin bana ‘Haydar’ adını taktığı insanım. Cesarette ormandaki en heybetli arslanlar gibiyim. Sizi yaşatmayacak, yere sereceğim!” diye haykır­dı.

Yapılan teke tek mücadelede Hz. Ali, Yahudilerin en kuvvetli adamı Merhab’ı ikiye bölerek yere serdi. Manzarayı gören Re­sû­lul­lah:

“Sevininiz, artık Hayber’in fethi kolaylaştı!” buyurdu.

Bunun üzerine mücahitler hep birden hücuma geçip kaleyi ele geçirdiler. Hz. Ali, pek ağır olan kalenin demir kapısını yerinden söküp kalkan olarak kullandı. Harp bitince kapıyı yere bıraktı. Fakat sekiz kişi kapıyı yerden kaldıramadı…[5]

Hz. Ali, Tebük Savaşı hariç, Peygamberimizle birlikte bütün savaşlara katıl­dı. Bu savaşa katılmamasının sebebi de, Re­sû­lul­lah’ın Medine’de, yerine onu ve­kil bırakmasıydı.

Cihat ordusundan geri kalmak, Hz. Ali gibi bir kahramana çok ağır gelmişti:

“Yâ Re­sû­lal­lah,” dedi, “siz beni çocuklar ve kadınlar arasında mı bırakıyorsu­nuz?!”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

“Harun’un Mûsâ’ya vekâlet ettiği gibi, sen de bana vekâlet etmeyi istemez misin? Ne var ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir.” buyurdu.

Hz. Ali bu ifadeler üzerine rahatladı ve Peygamberimizin vekili olarak Me­dine’de kaldı.[6]

Hz. Ali’nin en bariz vasıflarından biri de, ihlasıydı. Her işinde Allah’ın rızasını esas maksat yapmıştı. Bir işe nefsi ve duyguları karıştığı zaman hemen ondan yüz çevirirdi.

Bu mevzuyla ilgili bir hadiseyi Bediüzzaman Hazretleri şöyle nakleder:

Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?”

Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”

O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem di­niniz bu kadar safi ve hâlistir; o din haktır.”[7]

Hz. Ali, bütün amelinde takvayı esas alırdı. Başkalarına da takvayı tavsiye ederdi. Bununla ilgili olarak şöyle derdi:

“Takvaya dikkat edin ve onu amellerinizin Allah katında makbul olmasına vesile ya­pın. Takvayla yapılan ibadet hiçbir zaman az sayılmaz. Makbul amel hiç az olur mu?…”

Hz. Ali (r.a.), tevekkül ve kadere rızanın saadet kaynağı olduğuna inanırdı. Bu hususta da şöyle derdi:

“Kadere razı olmayan, imanın tadını alamaz. Kişi Allah’ın takdir ettiği şeye razı olsa da, olmasa da mutlaka o başına gelecektir. Fakat kaderine razı olan se­vap kazanır, razı olmayan ise günahkâr olur.”

Hz. Ali, her hususta Peygamberimizden en çok istifade eden sahabilerdendi. Peygam­ber Efendimiz onun ilminin büyüklüğünü ifade için:

“Ben ilmin şehri­yim, Ali de kapısıdır. İlim öğrenmek isteyen, onun kapısından gelsin.”[8]buyurmuştur.

Hz. Ali (Kerremallâhü Veche), Kur’ân ilmine en çok vâkıf olan zattı. Han­gi âyetin nerede, hangi hadise üzerine, kimin için indiğini çok iyi bilirdi. Bir ko­nuşma esnasında, kalabalık bir topluluğa şöyle hitap etti:

“Bana sorunuz. Vallahi bana sorduğunuz her şeye cevap vereceğim! Bana Al­lah’ın Kitabı’ndan sorunuz. Vallahi hiçbir âyet yoktur ki, ben onun gece mi gün­düz mü, dağda mı ovada mı indiğini bilmeyeyim…”[9]

Hz. Ali’nin bu faziletlerinin yanı sıra Peygamber Efendimizin en küçük ve en sevgili kızı Hz. Fâtıma’yla evlenmesi de onun için pek büyük bir şereftir. Pey­gamber Efendimizin Medine’yi teşriflerinden beş ay sonra Hz. Fatıma, Hz. Ali’yle nikâhlanmış, Hicret’in 2. yılında Bedir Savaşı’ndan sonra da evlenmişler­dir.

Düğün için Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Bilâl-i Habeşî’ye, “Dört-beş avuç un ek­mek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin!” diye emretmiş. Bilâl-i Habeşî Haz­retleri der ki:

“Ben yemeği getirdim, mübarek elini üstüne vurdu. Sonra Sahabiler taife taife gelip yediler, gittiler. O yemekten geri kalan miktar için de dua etti. Bütün hanımlarına birer kâse gönderildi. Ayrıca emretti ki: ‘Hem yesinler, hem de yanlarına gelenlere yedirsinler.’ Evet, böyle mübarek bir evlilikte, elbette böyle bir bereket lazımdır ve vukuu katidir.”[10]

Birer sene arayla bu mübarek evlilikten Hz. Hasan ve Hüseyin’in dünyaya ge­lişi, Peygamber Efendimizi çok sevindirdi. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), nur torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’i son derece sever, onları omuzlarına alır, taşır­dı. Ve haklarında şöyle buyururdu:

“Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır.”[11]

* * *

Bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin hastalanmıştı. Hz. Ali ile Hz. Fâtıma, sevgili yavruları iyileşirse Allah rızası için üç gün oruç tutmayı adadılar. Cenâb-ı Hak yavrulara sıhhat ve afiyet verince, adaklarını yerine getirmek üzere oruca başla­dılar. Akşam olmuş, iftar vakti gelmişti. Fakat yiyecek olarak ancak bir parça ekmekleri vardı. O sırada kapıda bir yetim belirdi. Ekmeği ona verip ken­dileri suyla iftar ettiler. İkinci ve üçüncü gün de üst üste bir fakir ve esir geldi. Yi­yeceklerini onlara verdiler. Üç gün üst üste aç kalmanın tesiriyle güçsüz düştüler. Sabah olunca yavrularını da alarak Peygamber Efendimizin huzuruna gitti­ler. Renklerinin solgunluğu Peygamberimizin dikkatini çekti:

“Yâ Ali!” dedi. “Hâliniz nedir?”

Hz. Ali, başlarından geçen hadiseyi anlattı. Derken Cebrail gel­di ve İnsân Sûresi‘nin şu mealdeki 5-10. âyetlerini vahyetti:

“İyiler, şüphesiz güzel kokulu ve serin kâfur dolu bir kadehten içerler. O bir pınardır ki, ancak ondan Allah’ın veli kulları içer. Onu nereye isterlerse peşle­rinden akıtırlar, fışkırtırlar. Onlar adaklarını yerine getirirler. Şerri yaygın olan günden korkarlar. Yemeğe olan sevgi ve iştihalarına rağmen fakiri, yetimi, esiri doyururlar. Biz size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istemeyiz. Çünkü biz Rabb’imizden ve yüzlerin ekşiyeceği o çetin günden korkarız, derler.”

Peygamber Efendimiz, gelen bu vahyi kendilerine bildirdiğinde o kadar çok sevindiler ki, üç günlük açlığın verdiği bitkinliği unuttular.[12]

* * *

Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine karışıklık sürüp gidiyordu. Asiler, Hz. Osman’ın yerine kime halife olmasını teklif etmişlerse hep ret cevabı aldılar. Kimse böyle bir zamanda hilafeti almak istemiyordu. Nihayet fitnenin daha faz­la yayılmaması için Medineliler bir araya gelerek “Hz. Ali’nin halifeliği”nde ittifak ettiler. Hz. Ali kabul et­mek istemediyse de, karışıklığın önünü almak, fitne ve fesadı önlemek için bu ağır mesuliyeti kabul etmek zorunda kaldı.

Hz. Ali’yi bekleyen müşkiller pek çoktu. İlk önce her tarafa kendi tayin ettiği valileri gönderdi. Tayin ettiği valilerin hepsi de idarecilik hususunda liyakatliy­di. Hz. Ali, valilerine güveniyordu. Onları vazifelerine gönderirken birtakım tavsiyede bulundu. Onun bu tavsiyeleri her zaman aynı canlılığı korumakta­dır. Mesela bunlardan Mısır Valisi Mâlik’e yaptığı şu konuşma, çok ibretli­dir:

“Ey Mâlik! Ben seni öyle memleketlere gönderiyorum ki, birçok hükûmet senden önce oralarda adalet sürdü, zulmetti. Sen vaktiyle nasıl önceki valilerin icraatını gözden geçiriyorsan, halk da şimdi öylece senin icraatını gözetecek. O zaman senin onlar hakkında söylediklerini halk da şimdi senin hakkında söyle­yecek. Kimlerin iyi ve doğru olduğu, ancak Allah’ın kendi kulları dilinden söy­lettiği sözlerle anlaşılır. Onun için en sevimli azığın, doğru ve adil işlerin olsun. Hevesatına hâkim ol.

“Halkın için kalbinde sevgi ve merhamet duyguları, lütuf meyilleri besle. Sa­kın biçarelerin başına, kendilerini yutmayı bekleyen bir cani kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır: Ya dinde kardeşin, ya yaradılışta bir benzerin… Evet, kendile­rinden hata sadır olabi­lir, birtakım arızalar çıkabilir. ‘Ben mutlak güce sahibim, emrederim, itaat ederler.’ de­me. Çünkü bu, kalbi fesada vermek, dini zaafa uğrat­mak ve felakete yaklaşmaktır. Şayet elindeki kudret sana bir büyüklük duygusu veriyorsa, derhâl melekutun azametine bak ve senin kendi kendine güç yetiremediğin şeylerde, Allah’ın sana karşı Kadîr olduğunu düşün. İşte bu düşünce, senin o yükseklerde uçan nazarını yere indirir, şiddetini giderir; seni bırakıp gi­den aklını başına getirir.

“Allah’a ve insanlara karşı adaletten ayrılma. Böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Kullara zulmetmenin davacısı Allah’tır. Birinin hasmı Allah oldu mu, o kimsenin tutunabileceği bütün hüccetler batıldır. Dünyada zulüm kadar Al­lah’ın lütfunu değiştirip kahrını çabuklaştıracak bir şey yoktur. Allah, zulüm al­tında inleyenlerin iniltisini işitir ve zalimleri de görür.

“İnsanlar hakkında bütün kin düğümlerini çöz. Seni intikama doğru sürükle­yecek iplerin hepsini kes. Şunu bunu çekiştiren gammazların sözüne çarçabuk inanma. Çünkü gammaz, ne kadar saf görünürse görünsün, yine dessastır. Ne cimriyi, ne korkağı, ne de sana ihtirası hoş gösterecek hırslı kimseleri meclisine sokma.

“Müşavirlerin içinde en ziyade beğeneceğin, sana acı hakikatleri herkesten çok söyle­yen olsun. Sadık ve Allah’tan korkan adamları kendine sırdaş edin. Se­ni alkışlamaları­na, yapmadığın şeyleri sana isnat ederek keyfini getirmelerine müsaade etme. Çünkü al­kışın çoğu insanı gurura yaklaştırır. Sakın, adamın iyisi ile kötüsü, yanında bir olmasın! Zira bu çeşit bir eşitlik, iyileri iyilikten soğutur, kötülerin de fenalığa meylini artırır.

“Memurları seçerken sadece simalarını tetkik ve hüsn-ü zannın kâfi gelme­sin. Çünkü insanlar daima yapmacık davranıp güzel hizmet göstererek, zahire göre hükmeden valilerin gözüne girebilir. Hâlbuki işin ötesinde ihlas namına bir şey yoktur. Onun için, senden önce halkın arasında iyilikleriyle tanınanları seç.

“Her türlü çareden mahrum fukara ve felaketzedeler, kötürümler hakkında Allah’tan kork, hem çok kork! Bunlar arasında hâlini söyleyen de olur, söyleyemeyen de… Hepsinin hakkını gözetmek senin vazifendir. Sakın büyüklük, seni onlarla uğraşmaktan alıkoymasın! Hâsılı öyle çalış ki, huzur-u İlahiye çıktığın zaman, ‘Gücümün yettiği kadarını yaptım.’ diyebilesin.

“Ben, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden birkaç yerde işittim: ‘Zayıfın hakkının kuv­vetlisinden rahatça alınamayan bir millet, hiçbir zaman kuvvetlenemez.’ buyurmuştu.

“Her günün işini o gün gör. Çünkü diğer günlerin kendine mahsus işi var­dır.

“Valinin hususi ve yakın adamları bulunur. Bunların iltiması, zulmü ve mua­mele­ler­­de insafsızlığı görülebilir. Sen onların zararını, bu gibi durumların se­beplerini kökün­den kaldırmakla kes. Etrafındakilere, yakınlarına, akrabana katiyen toprak verme. Bunlardan hiçbiri, senden cesaret alıp etrafındakileri sı­kıntıya sokacak şekilde mal biriktirmeye tamah etmesin. Bunun kârı senin ol­madığı gibi, ârı hem dünyada hem de ahirette senindir.

“Sakın kendini beğenme! Sakın nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme! Sakın yüzüne karşı övülmeyi isteme! Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsi­nin mahvı için şeytanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sakın halkına etti­ğin iyiliği başına kakma, yaptığın işleri mübalağalı gösterme yahut kendileri­ne olan vaadinden dönme… Çünkü minnet etmek, iyiliği bitirir; mübalağa, hakikati söndürür; sözünden dönmek ise, Yaratıcı‘nın da, halkın da nefretini celbeder.

“Sakın bir işe vaktinden önce atılma, vakti gelince de tembellik etme! Açıklı­ğa kavuşmamış işlerde inat etme, açıklığa kavuştuğu zaman da gevşeme, her işi yerli yerince yap. Herkesin eşit olduğu noktalarda kendine imtiyaz tanımak­tan çekin. Çalıştırdığın adamların ortaya çıkmış kötülüklerinden dolayı senden beklenen hareketten habersiz gibi davranma.

“Hiddetine, gazabına, eline, diline hâkim ol. Bunların hepsinin kötülüğünden masun kalabilmek için şiddetini geciktir ki, öfken geçsin de iradene sahip ola­sın.”[13]

Hz. Ali, adaletin mutlaka yerini bulması çok titiz davranırdı. Makam ve mev­kileri ne olursa olsun, hukuk ve hâkim karşısında insanların eşit olduğunu biz­zat kendi hayatıyla ispatladı. Müminlerin halifesi olduğu hâlde, bir Yahudi’yle muhakeme edilmekten çekinmedi. Şöyle ki:

Hz. Ali, Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye dön­düğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Yahudi’ye şöyle dedi:

“Bu benim zırhımdır. Onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Yahudi:

“Bu benim zırhımdır ve benim elimdedir.” dedi.

Hz. Ali, isteseydi zırhı ondan hemen alabilirdi. Fakat kesin olarak kendisi haklı da ol­sa, meselenin hâkim önünde halledilmesini teklif etti:

“O hâlde hâki­me gidelim.” dedi. Birlikte hâkime gittiler.

Hâkim, adaletiyle tanınan Kadı Şureyh idi. Hz. Ali huzura girdiğinde, hâkimin ya­nı­başına geçip oturdu ve bu hareketinin sebebi olarak da:

“Hasmım Yahudi olmasaydı elbette onunla aynı yerde otururdum. Fakat ben Re­sû­lul­­lah’tan, ‘Al­lah’ın onları küçülttüğü yerde siz de onları küçültün!’ buyurduğunu işittim.” de­di.

Kâdı Şureyh, Hz. Ali’ye:

“Ey müminlerin emîri! Aranızdaki mesele nedir?” dedi. Hz. Ali:

“Şu Yahudi’nin elindeki zırh benim zırhımdır. Ben onu ne birine sat­tım, ne de hediye ettim.”

Meseleyi anlayan kadı, Hz. Ali’ye:

“Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?” diye sordu. Hz. Ali:

“Evet, var.” dedi, “Hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan, bu zırhın be­nim olduğuna iki şahittir.” Kadı Şureyh:

“Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.” dedi. Hz. Ali:

“Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz?! Ben Re­sû­lul­lah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” dedi.

Neticede Şureyh, delil yetersizliğinden davayı Yahudi’nin lehine neticelen­dirdi. Bu büyük adalet karşısında Yahudi daha fazla dayanamadı ve şöyle demekten kendini alamadı:

“Müminlerin emîri, beni hâkime götürdü, kendi tayin ettiği hâkim de kendi aleyhinde hüküm verdi. Ben şehadet ederim ki, bu din haktır. Ve yine ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resûl’üdür. Bu zırh senindir. Devenden düşmüştü, ben de almıştım.”

Hz. Ali, bu neticeye çok sevindi:

“Mademki Müslüman oldun, ben de zırhı sana hediye ediyorum” dedi.[14]

Hz. Ali, kendisinden önceki üç halifeye bütün gücüyle destek oldu. Üç halife de, mühim meselelerde Hz. Ali’yle istişare ederek onun fikrine değer verdi­ler.

Diğer taraftan Hz. Ali, Hz. Osman zamanındaki fitne hareketlerinin önlen­mesi için elin­den gelen gayreti gösterdi. Fakat kaderin bir tecellisidir ki, Hz. Os­man’ın şehade­tiy­le neticelenen hadiselere mâni olamadı.

Hz. Ali’nin kendi hilafet döneminde de tamamen bir iç karışıklık hüküm sürdü. Müslümanlardan bir kısmı Hz. Ali’yi, bir kısmı Hz. Muâviye’i halife olarak ta­nıdı. Hz. Muâviye, Hz. Osman’la akraba olduğu için kanını dava etti. Katillerin cezalandırılmasını istedi.

Fakat Hz. Osman’ı kimin öldürdüğü bilinmiyordu. Sadece birkaç kişiden şüpheleniliyordu. Hz. Ali zaman istedi. Şüphe üzerine kısas yapamayacağını söyledi. Katil belirlendiğinde gerekli cezanın verileceğini vaat etti. Ancak Hz. Muâviye acele ediyordu. Neticede iki sahabi arasında, içtihat farklılığı yüzün­den kanlı savaşlar oldu. Birçok Müslüman şehit edildi. Bunun için Müslüman­lar arasındaki birlik ve beraberlik bir türlü temin edilemedi.

Nihayet Hz. Ali, Hicret’in 40. yılında Kûfe’de şehit edildi. Müslümanların tamamı Muâviye’ye biat ettiler.

Peygamberimizin yanında Hz. Ali’nin apayrı bir yeri vardı. En sevgili kızını ona nikâhlaması bunu gösterdiği gibi, Peygamberimizin (a.s.m.) onun hakkın­daki şu mübarek hadisleri de bunu gösterir:

“O, Allah ve Resûl’ünü sever, Allah ve Resûl’ü de onu sever.”[15]

“Ali’yi seven beni sevmiş, beni seven Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye kızan bana kızmış, bana kızan da Allah’a kızmış olur.”[16]

“Ben Ali’denim, Ali de bendendir.”[17]

“Münafık olan, Ali’yi sevmez; mümin olan da, ona kin duymaz.”[18]

“Yâ Ali, sen dünyada ve ahirette benim kardeşimsin.”[19]

“Ali’ye söven, bana sövmüş olur.”[20]

Hz. Ali’den 586 hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan birkaçının meali şöy­ledir:

“Re­sû­lul­lah: ‘Cennette öyle odalar vardır ki, içeriden dışarısı, dışarıdan da içerisi görünür.’ buyurdu. Bunun üzerine bir zat: ‘Yâ Re­sû­lal­lah, bu odalar kim­ler içindir?’ diye sordu. Re­sû­lul­lah: ‘Tatlı konuşan, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken geceleri namaz kılan kimselere aittir.’ buyurdu.”[21]

“Her kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helalini helal, haramını haram bilirse, Allah onu cennete koyar ve ailesinden cehennemlik 10 kişiye de şefaatçi yapar.”[22]

“Ey Ali! Üç şeyi geciktirme: Vakti giren namazı, hazır olan cenazeyi ve dengi­ni bulan kız veya dul kadını evlendirmeyi…”[23]

Hz. Ali’nin bize kadar ulaşan birçok hikmetli sözü vardır. Bunlardan birka­çı şöyledir:

“Cenneti arzulayan kimse, dünyada nefsin arzu ettiği şeylerden uzak dur­sun.”

Hz. Ali bir defasında:

“Kurtuluş imkânı elinde olduğu hâlde mahvolan insa­na şaşarım doğrusu!” demişti. Dinleyenler:

“Ey Ali, kurtuluş imkânı nedir?” diye sordular. Hz. Ali:

“Allah’tan af dilemek.” cevabını verdi.

“Az konuş ki, selamette olasın. Susmak, cennete girmek için bir vesiledir. Sırrını söyleme dostuna; dostunun dostu vardır, o da söyler dostuna!”

Cenâb-ı Hak, ondan razı olsun ve bizleri şefaatine nail eylesin!


____________________________

[1]Sîre, 1: 262-264.
[2]Tabakât, 8: 18.
[3]Taberî, 3: 177.
[4]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33-34.
[5]İnsânü’l-Uyûn, 2: 737-738; Tabakât, 2: 110-112.
[6]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 31.
[7]Mektûbât, s. 248.
[8]Tirmizî, Menâkıb: 20.
[9]Tabakât, 2: 338.
[10]Mektûbât, s. 119.
[11]Tirmizî, Menâkıb: 31.
[12]Üsdü’l-Gàbe, 5: 530-531; Tefsîrü’l-Kebîr, 30: 244.
[13]Kitabü’l-Haraç, 448-460.
[14]Târihü’l-Hulefâ, s. 172.
[15]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33.
[16]Târihü’l-Hulefâ, s. 162.
[17]Tirmizî, Menâkıb: 20.
[18]Tirmizî, Menâkıb: 21; İbni Mâce, Mukaddime: 11.
[19]age.
[20]Fethü’r-Rabbânî, 23: 121.
[21]Tirmizî, Birr: 53.
[22]Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân: 13.
[23]Tirmizî, Salât.13.
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#5
Abdullah bin Cübeyr (r.a.)

Hz. Abdullah, İkinci Akabe Biatı’nda bulunmuş, hicret ettiği takdirde Re­sû­lul­lah’ı hayatı pahasına koruyacağına dair söz vermişti. Putları hiç sevmezdi. Sehl bin Hüneyf (r.a.) ile birlikte geceleyin müşriklere ait tahtadan yapılmış putları kırarlar, yakmaları için sahabilere getirirlerdi.

Hz. Abdullah, İslam’ın kahraman bir mücahidiydi. İyi ok atardı. Peygamberi­mize itaatte kusur etmezdi. Peygamberimiz (a.s.m.) bunu bildiği için Uhud Savaşı’nda onu 50 kişilik okçu birliğinin başına kumandan tayin etti. Okçulara da şu tavsiyede bulundu:

“Bizi arkamızdan koruyunuz, sakın yerinizden ayrılmayınız! Bizim öldürül­düğü­mü­zü görseniz de yardımımıza koşmayınız. Ganimet topladığımızı görse­niz de bize katılma­yınız. Kuşların bizi kapıştığını görseniz de, ben size haber göndermedikçe sakın yerinizden ayrılmayınız. Siz yerinizde durmazsanız biz galip olamayız.”

Peygamberimiz bu emrini bir defa daha tekrarladı. Sonra da bunu tebliğ ettiğine dair Allah’ı şahit tuttu.

Biraz sonra da savaş başladı. Başlangıçta İslam ordusu büyük bir galibiyet el­de etti. Müşrikler kaçışmaya, Müslümanlardan bir kısmı da ganimet toplamaya başladılar. Bunu gören okçulardan bazıları:

“Ne duruyorsunuz?! Allah, düşmanı bozguna uğrattı. Kardeşleriniz ganimet topluyor. Siz de ganimet toplayınız.” di­ye bağırmaya başladılar.

Başta kumandanları Abdullah bin Cübeyr (r.a.) ol­mak üzere içlerinden çok azı, Re­sû­lul­lah’ın emirlerini hatırlatarak bunun doğru olmadığını, Allah’a ve Resûl’üne itaat etmek gerektiğini söyledilerse de dinlete­mediler. Diğerleri:

“Biz, vallahi gidip ganimetten nasibimizi alacağız.” dediler. Ve vazifelerini terk ederek ganimet peşine koştular. Hz. Abdullah’la birlikte 10 kişi sebat etti.

Hâlid bin Velid o sırada henüz Müslüman olmamıştı. İyi bir kumandandı. Sa­vaş taktiklerinde çok başarılıydı. Okçular orada bulunduğu müddetçe muvaffak olamayacaklarını biliyordu. Önce okçuların tamamen susturulması gerektiğine inanıyordu. Tepenin gerisine çekilerek, okçuların bir açığını yakalamak için fır­sat kollamaya başladı. Çoğunun tepeyi terk ettiğini görünce de hemen harekete geçti.

Abdullah bin Cübeyr (r.a.), müşrik süvarilerinin üzerlerine geldiğini görün­ce, yanın­da kalan 10 sahabiye, açılıp yayılmalarını, düşmanı öyle karşılamalarını emretti. Mücahitler saf hâlinde dizildiler, müşrikleri oka tuttular.

Hz. Abdullah büyük bir mahcubiyet içerisinde düşmana ok atıyordu. Tepeyi terk eden okçuların mesuliyetini bütün ağırlığıyla üzerinde hissediyordu. Bir ara düşmana atacak ok kalmadığını gördü. Mızrağıyla hücuma geçti. Birkaçını yaraladı. Mızrağı kırılınca kılıcını sıyırdı. Kanının son damlasına kadar müşrik­leri oyalamak istiyordu. Neticede müşrikler vücudunu delik deşik ettiler. Böy­lece Abdullah bin Cübeyr (r.a.), ölüm pahasına Re­sû­lul­lah’ın emrini yerine getir­miş ve şehadet mertebesini kazanmıştı.[1]

Allah ondan razı olsun!

_____________________________
[1]Tabakât, 2: 39-40; 3: 473; Müsned, 4: 293.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#6
Sâid bin Zeyd (r.a.)

Hidayet semasındaki Peygamber yıldızları bir bir doğuyordu. Her yıldızın boy göstermesiyle cehalet karanlıkları biraz daha kayboluyor, dünya biraz daha ay­dınlanı­yor­du. İnsanlığı saadete erdirecek nurlu ufuk daha da bariz hâle geliyor­du. İşte bu ufuktaki yıldızlardan birisi de Hz. Said idi.

Hz. Said, henüz 19-20 yaşlarında cevval bir gençti. Peygamberimizin İlahî davetini du­yar duymaz, hiç tereddüde kapılmadan, hanımıyla birlikte huzuruna varıp, İslam kev­serinden abıhayatı yudumladılar. Genç karı koca artık hak di­nin mesut birer ferdi ol­muşlardı. İslam safında 12 ve 13. sırayı al­mışlardı.[1]

Hz. Said’in İslam’ı hemen kabul edişinde ailesinin büyük payı vardı. Ailesi cehalet âdetlerinden uzak bulunuyordu. Babası Zeyd temiz ruhlu, Allah’ın var­lık ve birliğine inanan bir insandı. O, daha Peygamberimiz vahye mazhar olma­dan önce tevhid inancında bulunuyordu. Müşrik değildi. Hz. İbrâhim’in dini üzerinde bulunduğunu ifade eder, “Benim ilahım İbrâhim’in Allah’ı, dinim de İbrâhim’in dini.” derdi.

Hz. Zeyd, o zamanlar tevhid inancı olan ve “Hanif dini” diye bilinen, Hz. İbrâhim’in mensup olduğu dini bizzat kendisi araştırarak bulmuştu. Bunun için Şam’a kadar gitti. Oralarda bir Yahudi âlimiyle karşılaştı. Onun dinine girmek istediyse de, Yahu­di, “Bizim dinimize girersen, sen de Allah’ın gazabına uğrar­sın!” dedikten sonra, “Ya­­hudi ve Hıristiyanlık olmayan ve yalnız Allah’a ibadet eden İbrâhim’in dini Ha­ni­fi­yet’i bulursan ona tabi ol.” diye yol gösterdi. Aynı sözleri bir Hıristiyan âliminden de işi­tince Hz. Zeyd, “Yâ Rabbî! Şahit ol, ben İbrâhim’in (a.s.) dini üzereyim.” diyerek tev­hid akidesini kabul ettiğini ilan et­ti.[2]Hattâ bu âlimlerden birisi, Hz. Zeyd’e, “Senin buralarda aradığın hak din, memleketinde zuhur edecek.” müjdesini de vermişti. Hz. Zeyd, Mekke’ye dön­dü. İnancı üzerine yaşamaya başladı.

Bir seferinde Kureyşliler bir ziyafet veriyordu. Bu ziyafete çağırılan Pey­gambe­ri­miz, yapılan yemekten tatmadı. Daha sonra Zeyd de yemedi ve şöyle konuştu:

“Ben sizin putlar üzerine kestiğiniz hayvanların etinden yemem. An­cak Allah’ın is­miyle kesilenden yerim. Koyunu Allah yarattı. Semadan yağmur yağdırdı, yerden ot bitirdi. Sonra siz de bu hayvanı Allah’tan başka ilahlar adına kesiyorsunuz!”

Bu sözler müşriklerin damarına dokundu. Putlarının tahrikine dayanamayan ve bunu en affedilmez bir suç olarak bilen müşrikler, Hz. Zeyd’e işkence etmeye başladılar. Ona eziyet edenlerin başında amcası Hattab geliyordu. Gençleri kış­kırtarak Hz. Zeyd’in üzerine gönderiyor, ona dayak attırıyor, Mekke’ye girme­sine de müsaade etmiyordu. O da ancak geceleri gizlice gelebiliyordu. Tek ba­şına inancı uğrunda mücadele veren Hz. Zeyd, Peygamberimize vahiy gelmez­den bir müddet önce vefat etti.

Daha sonra Hz. Zeyd’in durumu Peygamberimize sorulduğunda şöyle cevap verdi:

“O, kıyamet gününde tek bir ümmet olarak diriltilecek. O, Cahiliye za­manında ibadet ediyordu. Hz. İbrâhim’in dini üzereydi ve Allah’ı bir bilirdi.”

Hz. Ömer’le Sâid bin Zeyd’in sorusu üzerine, Peygamberimiz, ona dua edebile­cek­lerini de söylemişti.[3]

İşte Hz. Sâid bin Zeyd böyle bir babanın oğluydu. Hz. Said, babasının tek ba­şına verdiği mücadeleyi, Peygamber safında devam ettirdi. Peygamberimizin akrabası oluyordu. Nesli Peygamberimizin dedelerinden Kâ’b’da birleşiyordu. Hz. Ömer’in de amcası oğlu ve eniştesi idi.

Hz. Said ve hanımı, Hz. Ömer’den önce Müslüman olmuşlardı. Hz. Ömer’in iman etmesinde onların büyük tesiri oldu. Hz. Ömer henüz müşriklerin arasın­dayken alınan karar üzerine Peygamberimizin vücudunu ortadan kaldırmak üzere yola çıktığında, yolda kız kardeşi ile eniştesinin de Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dinine girdiğini öğrendi. Hiddetinden kabına sığmayan Ömer, önce on­ları haklamak istedi ve giderek kapılarını vurdu. O sırada kulağına, o zamana kadar hiç duymadığı lahuti bir ses geldi. Kapı açılır açılmaz:

“Nedir o okuduğu­nuz?!” diye bağırdı.

Telaş ve heyecan içinde bulunan Hz. Said:

“Bir şey yok, sadece aramızda yüksek sesle konuşuyorduk.” dediyse de, Ömer meseleyi anladı, eniştesinin yakasından tutarak yere çarptı. Tekme tokat vurmaya başladı. Kocasını kurtar­mak için yardıma gelmek isteyen kız kardeşi Fâtıma’ya da bir tokat atarak onu kan revan içinde bıraktı. Bu hareketi imani şehametine yediremeyen Hz. Fâtıma, ayağa kalkarak imanını haykırdı:

“Ömer, Ömer! Elinden geleni yap. Ben ve kocam artık Müslüman’ız. Allah’a ve O’nun Resûl’üne iman ettik. Dinimizden de dönecek değiliz.”

Kardeşinin bu acınacak hâlde, cesurca çıkışı karşısında insafa gelen Ömer, okudukları Kur’ân sayfalarını istedi. O sırada perde arkasına saklanan Hz. Habbâb ortaya çıkarak âyetleri ona uzattı.

Hz. Ömer okur yazardı. Allah’ın azamet ve kudretini anlatan Tâhâ Sûresi’nin ilk âyetlerini okuyunca kalbinin yumuşadığını hissediyordu. Daha sonra Pey­gamberimizin bulunduğu yere giderek Müslüman oldu.[4]

Hz. Said, Peygamberimizden bir an olsun ayrılmayan, eşsiz bir iman eriydi. İslam’ın çileli devrinde yılmadan ve bıkmadan davası uğrunda hizmette bulun­du. Medine’ye, Peygamberimizden sonra hanımıyla birlikte ilk hicret eden sahabiler içinde yer aldı. Peygamberimiz, kendisini Ensar’dan Hz. Ubeyy bin Kâ’b ile kardeş ilan etti.

Hz. Said, Bedir Savaşı hariç bütün savaşlarda Peygamberimizin yanıbaşındaydı. Bedir Savaşı’ndan önce Peygamberimiz kendisini ve Hz. Talha’yı keşif için vazifelendirmişti. Şam yolu üzerine gidip müşriklerin hareketlerini kontrol edeceklerdi. Bu vazife için yola çıkan bu iki sahabi, Medine’ye döndüklerinde Bedir’in zaferle neticelendiği­ni öğrendiler. Bizzat savaşa katılamamakla üzüldülerse de, Peygamberimiz, onları savaşta çarpışmış gibi kabul etti ve ganimet­ten paylarını tam olarak verdi.[5]

Daha sonraki savaşlarda Peygamberimizle birlikte, birer cengâver olarak mücadele etti.

Peygamber dilinden ebedî saadet müjdesini işiten Hz. Said, nurlu ve bereket­li ömrünü hep iman davası uğrunda harcadı. Peygamberimize o kadar yakındı ki, devamlı pervane gibi etrafındaydı. Sâid bin Cübeyr (r.a.) bu yakınlığı şöyle ifade eder:

“Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa’d, Abdurrahman bin Avf ve Sâid bin Zeyd (r.a.), cihat esnasında Re­sû­lul­lah’ın önünde çarpışıyor, namaz­da ise arkasında yer alıyorlardı.”[6]

Bu zatlar her zaman ve her yerde Peygamberimizin sadık bir dostu olduklarını, hayatlarının bütün safhalarında göstermişler­di.

Resûl-i Ekrem’in beka âlemine irtihâlinden sonra da Hz. Said, hizmet kerva­nının en mühim halkasını teşkil ediyordu. Halife seçimlerinde üstün gayret gös­terdi. İhtilaflara meydan vermemek için büyük hizmet ifa etti. Adalet burcu Hz. Ömer’i Peygamberimizin yanı başında bulunan mezarına kendi eliyle indirirken gözlerinden yaşlar akıyordu.

“Niçin ağlıyorsun, ey Ebâ Aver?” diye kendi­sine künyesiyle hitap eden zata, Hz. Said yine davası için ağladığını belirterek:

“İslam için ağlıyorum! Ömer’in (r.a.) şehadeti, İslam’da açılan bir gediktir. Bu gedik kıyamete kadar da kapanmayacaktır.”[7]diyordu. Böylece, Hz. Ömer’in İslam tarihindeki eşsiz yerini de dile getiriyordu.

Hz. Ömer devrinde elde edilen Yermük Zaferi’nde ve Şam’ın Fethi’nde Hz. Said’in büyük emeği vardır. Bizans ordusuyla karşılaşılan Yermük Vadisi’nde Hz. Said askerî bir birliğin kumandanıydı. Savaşın en kızgın bir ânında atağa geçen Bizans kuvvetleri, İslam ordusunun sol kanadına taarruz etti. Düşman üstün ge­lecek gibiydi. Mevkilerini koruyarak sebat eden kumandanlar içinde Hz. Said de vardı. Atından sıçrayarak askerlerine şu sözleri söyledi:

“Ciddiyet ve atıl­ganlık, dünyada insana şeref, ahirette rahmet bahşeder. Biz ikisini de kazanma­ya çalışalım!”

Bu sözlerle heyecana gelen mücahitler, Yermük galibiyetinin gözde erleri oldular. Kumandanları önlerde çarpışıyor, yorulduğu zaman dizüstü çökerek devam ediyordu. Hz. Said’in Bizans kumandanını öldürmesiyle düşman paniğe kapıldı. Bu bozgundan istifade eden Hz. Said, merkeze hücum etti. Pek fazla zaman geçmemişti ki, düşman askeri, arkalarındaki nehri cesetleriyle doldurmuştu.[8]

Şam’ın Fethi’nden sonra ordu kumandanı Hz. Ebû Ubeyde, Şam valiliğini Hz. Said’e teklif etti. Hizmetkârlığı makama tercih eden Hz. Said, cihat meydanın­da vazife yapmayı isteyerek şöyle dedi:

“Ey Ebû Ubeyde, ben Allah yolunda cihat etmek istiyorum. Sen valiliği münasip gördüğün başka bir kardeşime ver.”

Hz. Said uzun müddet fetih ordusunda hizmet gördü. Irak ve Suriye bölgesi­nin İslam beldesi olmasında büyük hizmetleri oldu. Daha sonra bu toprakları adım adım gezdi. İlim ve irfan ışıkları saçtı. Hz. Osman ve Hz. Ali aleyhinde dedikoduları önlemeye çalıştı. Kûfe valiliğini Mugîre bin Şûbe yürütüyordu. Bir gün Mugîre, Kûfe’nin en büyük camiinde oturmuş, halk da etrafında yer almıştı.

Bu sırada camiye Hz. Said girdi. Vali, büyük sahabiyi hürmetle karşılayarak yanı­ba­şına oturttu. Daha sonra Kûfelilerden bir adam içeri girerek çirkin sözler söylemeye başladı. Ne olduğunu anlamayan Hz. Said, valiye:

“Yâ Mugîre, bu adam kimin aleyhinde konuşuyor?” deyince, Mugîre:

“Hz. Ali’nin.” dedi. Bu sözü duyan Hz. Said çok üzüldü. Yanında oturan valiye çıkış­tı:

“Mugîre, Mugîre! Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) Ashâbına senin yanında hakaret edi­liyor, kötüleniyor da, sen mâni olmayıp susuyorsun?!” dedikten sonra şu dersi verdi.

“Ben size Resûl-i Ekrem’den şu kulaklarımla işittiğim ve kalbimle anladığım bir hadisi nakledeyim. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: Ebû Bekir cennette, Ömer cennette, Osman cennette, Ali cennette, Talha cennette, Zübeyr cen­nette, Sa’d bin Ebî Vakkas cennettedir.’ Bunların dokuzuncusunu da söylemek gerekseydi, onu da sayardım.”

Ertesi gün halk Hz. Said’in etrafını alarak yemin verdiler ve ismini söyleme­diği zatın kim olduğunu ısrarla öğrenmek istediler. Hz. Said onların ısrarlarına dayanamayarak:

“Madem Allah adına yemin veriyorsunuz, öyleyse söyleye­yim: Dokuzuncusu benim!”

Daha sonra şunları söyledi:

“Bir kişinin Re­sû­lul­lah ile birlikte yaşayıp cihatta yüzünün tozlanması, sizden herhangi birinizin Nuh (a.s.) kadar yaşasa bile, bu müddet içerisindeki hayırlı amellerinin hep­sinden hayırlıdır.”[9]

Hz. Sâid bin Zeyd, bereketli ömrünün son senelerini Medine’nin Akik mev­kiinde geçiriyordu. Orada ziraatle meşgul oluyordu.

Bir gün arazi komşusu “Evra binti Üveys” adında bir kadın, Medine Valisi Mervan bin Hakem’e giderek Hz. Said’i şikâyet etti:

“Sâid bin Zeyd, benim arazime tecavüz etti! Ondan hakkımı alın.”

Vali, meseleyi tahkik etmek için Hz. Said’in yanına birkaç kişiyi gönderdi. Hz. Said, Akik’teki arazisindeydi. Heyet, meseleyi kendisine arz etti. Dünyadayken cennetteki makamı belli olan Hz. Said, haksızlığa uğradığını anladı ve on­lara şöyle konuştu:

“Size Resûl-i Ekrem’den (a.s.m.) işittiğim bir sözü nakledeyim. Re­sû­lul­lah buyurdu ki: ‘Kim ki kendisine ait olmayan bir toprağı alırsa, yerin yedinci katında da olsa, o toprak, kıyamet gününde onun boynuna dolanır. Kim malı uğrunda ölürse, şehittir.”

Bundan sonra Hz. Said, kendi toprağının hududunu tecavüz etmediğine ye­min etti, devamında ellerini kaldırarak:

“Allah’ım, bu kadın yalan söylüyorsa ölmeden önce onun gözlerini kör et, kuyusunu da ona mezar yap!” şeklinde bed­dua etti.

Cenâb-ı Hak, mazlumun ahını işitmiş, duasını kabul etmişti. İftira eden kadı­nın gözleri çok geçmeden kör oldu. Daha sonra evinde dolaşırken avludaki ku­yuya düştü ve kuyusu ona mezar oldu…[10]

Örnek yaşayışı ve sünnet-i seniyyeye kopmaz bir bağla bağlanışıyla müminler tarafından hürmet ve rahmetle yâd edilen cennet eri Hz. Said, Hicret’in 51. yı­lında 80 yaşındayken bu fâni âlemden göçtü. Naaşını Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas yı­kadı, cenaze namazını da Hz. Abdullah bin Ömer kıldırdı.[11]

Allah ondan razı olsun!

_____________________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 2: 306-307.
[2]Buhârî, Bedü’l-Halk: 149.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 2: 307.
[4]Üsdü’l-Gàbe, 4: 54.
[5]Üsdü’l-Gàbe, 2: 307.
[6]Üsdü’l-Gàbe, 2: 308.
[7]Tabakât, 3: 372.
[8]Asr-ı Saadet, 4: 281.
[9]Müsned, 1: 187.
[10]Hilyetü’l-Evliyâ, 1: 96-97.
[11]Tabakât, 3: 385.

Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#7
Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.)

Dünyada iken cennetle müjdelenen 10 bahtiyardan birisi olan Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), İslam’a ilk gönül verenlerdendi. Asıl ismi “Âmir,” künyesi “Ebû Ubeyde”dir. Dedesine nispetle de “Ebû Ubeyde bin Cerrah” olarak meşhur olmuş­tur. Sülalesi yedinci karında Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) ulaşmaktadır.

Hz. Peygamber (a.s.m.), “Her ümmetin bir emini vardır. Bu İslam ümmetinin de emini Ebû Ubeyde bin Cerrah’tır”[1]buyurarak onu övmüştü. Hatırlanacağı üzere, Peygamberimize verilen bir lakap da “el-Emîn” idi. Bu hadisiyle Pey­gamberimiz, kendisine ait bir sıfatı Ebû Ubeyde’ye vermiş oluyordu. Nitekim Ebû Ubeyde’nin Müslümanlar arasında lakabı “Eminü’l-Ümme” idi.

Yemenliler, Peygamberimizden İslamiyet’i ve sünneti öğretecek bir kişiyi is­te­dik­le­rinde Re­sû­lul­lah, Ebû Ubeyde Hazretleri’ni göndermişti.

Müslüman olduğunda genç yaşta baba ocağından ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Müşrik babası, onu eve koymuyordu. Ailesiyle birlikte çok zor şartlar al­tında dinini yaşamaya çalıştı. Habeşistan’a hicret yolu açıldığında müşriklerin eza ve cefasından kurtulmak için oraya hicret etti. Daha sonra da Medine’ye hic­ret ederek Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) kavuştu. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Muha­cirlerle Ensar’ı kardeş yaptığında Ebû Ubeyde’nin Medinelilerden kardeşi Sa’d bin Muâz’dı.

Cesur bir sahabi ve kahraman bir mücahit olan Hz. Ebû Ubeyde, bütün savaş­larda Peygamberimizle birlikteydi. “İslam’ın en mühim savaşı” olan Bedir’de üs­tün gayret sarf etmişti. Kendisi müminlerin safında, babası Abdullah da müşrik­lerin arasındaydı. Babasıyla karşı karşıya geldi. Babası peşini bırakmıyordu. Öldürmek için fırsat kolluyordu. Ebû Ubeyde ise, müşrik babasının kanını dök­memek için değişik yerlere geçiyordu. Fakat bir türlü elinden kurtulamıyordu. Nihayet babasını dinine feda etti. Bu hadise üzerine, “Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerin, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya soyu sopu, aşiretleri olsa da yine Allah ve Peygamber’ini düşman tutanlara dostluk ettiğini göre­mezsin.”[2] âyet-i kerimesi nazil oldu.

Uhud Savaşı’nda müşrikler Resûl-i Ekrem Efendimizin üzerine hücum et­mişler, yüzünü yaralamışlar, mübarek dişlerini kırmışlardı. Peygamberimizin miğferinden kopan iki halka yüzlerine batmıştı. Hz. Ebû Ubeyde, Re­sû­lul­lah’ı bu hâlde görünce dayanamamış, Peygamberimizin yüzüne batan halkaları dişle­riyle çekerek çıkarmıştı. Bu yüzden ön dişlerinden ikisi kırılmıştı.[3]

Daha sonra Resûl-i Ekrem’le birlikte bütün gazalara katıldı. Her birinde üstün fedakârlık numuneleri sergiledi.

Ebû Ubeyde temiz kalpli bir insandı. Resûl-i Ekrem’den aldığı bir emre nefsi­ni feda eder derecede feragat gösterirdi. Selâsil Vakası’nda Amr İbn Âs’ın, Ebû Ubeyde’ye ya­nındakilerle birlikte kendi idaresine girmesi yolunda yaptığı tek­life itiraz etmemişti. Ona Resûl-i Ekrem’in “Amr İbn Âs ile ihtilaf çıkarma.” sözünü hatırlatarak, “Sen beni dinlemezsen de, ben seni dinlerim.” demiş, onun emrinde hareket etmişti.

Hz. Peygamber onu Habat Gazvesi’ne memur ettiğinde 300 sahabiyle yola çıktı. Yolda erzak bitince, 200 hurmayla birkaç gün idare ettiler. Bütün yiye­cekleri bitip de sahile varmışlardı ki, koca bir balığın kıyıya vurmuş olduğunu gördüler. Ondan günlerce yediler. Daha sonra Ebû Ubeyde Hazretleri, müşrik­lerin kervanını gözetlemek için emrine verilen birliği, vazifesini bitirdikten son­ra sağ salim geri getirdi.

Resûl-i Ekrem’in irtihâlinden sonra hilafet meselesinde müminler halifeliğe Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde’yi layık görüyorlardı. Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde Hz. Ebû Bekir ve Ömer’den sonra, Ebû Ubeyde için de, “Ne iyi adamdır…”[4]buyurmuştu. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’le Ebû Ubeyde’yi elleriyle tutarak, müminlerin, ikisinden birisini halife seçmelerini teklif etmişti. Hz. Ebû Bekir’i kendilerine tercih eden bu iki zat, onun seçilmesine karar verdi­ler.

Hz. Ebû Ubeyde, idaresi, dirayeti, üstün aklı ve zekâsı ile, ümmet arasında temayüz etmişti. Hz. Ömer kendisinden sonra halifeliğe en layık kimse olarak Ebû Ubeyde’yi görüyordu.

Hz. Ebû Bekir’in hilafete geçmesinden sonra Ebû Ubeyde Hazretleri, Şam ve civarının fethi için vazifelendirildi. Başta Humus ve Şam olmak üzere Antakya’ya kadar olan yerleri, Hz. Ebû Ubeyde’nin kumandasındaki İslam mücahitle­ri fethetti. Daha sonra Kudüs’ü muhasara eden Ebû Ubeyde, Kudüslüleri sulhe razı etti. Fakat Kudüslüler barış akdinin Hz. Ömer’in bulunmasıyla mümkün olacağını söylediler. Medine’ye haber gönderen Ebû Ubeyde, Hz. Ömer’i davet etti. Hz. Ömer de yerine Hz. Ali’yi vekil bırakarak Kudüs’e varmak için yola çıktı. Günler süren meşakkatli yolculuktan sonra Kudüs’e vardı. Kudüs’ün anahtarını teslim aldı.[5]

Hz. Ömer devrinde Müslümanlar arasında kıtlık baş göstermişti. Hz. Ömer, valilerden yardım talep etti. Ona ilk yardım eden, Hz. Ebû Ubeyde oldu. Şam valisi olan Hz. Ebû Ubeyde, 4000 yük zahireyi bizzat Medine’ye kadar götürerek Medine civarındaki Müslümanlara taksim etti.

Hz. Ebû Ubeyde çok sade bir hayat yaşardı. Onun bu husustaki ölçüsü, Pey­gam­be­ri­mizin, “Sizden en çok sevdiklerim ve en yakınlarım, bana benden ayrıl­dıkları hâl üzere ulaşanlardır.” hadisiydi.[6]

Hz. Ömer, halifeliği sırasında Şam ve civarında çıkan veba hastalığını yerin­de görüp incelemek üzere Şam’a gitmişti. Etrafına toplanan şehrin ileri gelenle­rinden, “Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?” diye sorduğunda, “Şimdi gelir.” dedi­ler. Az sonra Ebû Ubeyde bir deve üzerinde geldi.

Hz. Ömer, Ebû Ubeyde Hazretleri’ne, kendisini evine davet etmesini söyledi. Valinin yaşayışını gözleriyle görmek istiyordu. Birlikte eve geldiler. İçeriye gi­ren müminlerin emîri, evin içinde kılıcı, zırhı ve birkaç parça da ev eşyasını gördü. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Senin bunlardan başka bir şeyin yok mu?” di­ye sorunca, “Bunlar benim ihtiyacım için kâfidir.” diye cevap verdi. Gözleri yaşla dolan Hz. Ömer, “Ey Ebû Ubey­de, dünya herkesi değiştirdi, ama seni de­ğiştiremedi.” buyurdu.[7]

Ebû Ubeyde (r.a.) her bakımdan fazilet timsali bir sahabiydi. Allah’tan çok korkar, Resûl’ünün sünneti üzere hareket ederdi. Onun bütün hareketlerinde Al­lah korkusu hâkimdi. Son derece mütevaziydi. Şam’da vali iken şöyle diyor­du:

“Ben Kureyşliyim. Fakat teni kırmızı veya siyah biri yoktur ki, takva itibarıyla benden üstün olsun da, ben ‘Keşke bu adamın bedeni içinde ben olsaydım!’ de­meyeyim.”

Hz. Ebû Ubeyde son derece cömertti. Elinde avucunda ne varsa muhtaçlara dağıtırdı. Bir defasında Hz. Ömer kendisine 4000 dirhem göndermişti. Elçi­ye de, “Dikkat et, bakalım parayı ne yapacak?!” diye tembih etti. Elçi parayı teslim ettiğinde Hz. Ebû Ubeyde bütün parayı muhtaçlara dağıttı.

Vazifesine bütün canıyla bağlı olan ve Re­sû­lul­lah sevgisiyle coşan Ebû Ubeyde (r.a.), idaresi altındakileri öz evlatları gibi gözetirdi. Onun merhamet ve şefkati sadece Müslümanları değil, idaresi altında bulunan Hıristiyanları dahi içine almıştı. Bu sebeple Hıristiyanlar da ona hizmet ederler, düşman hareketle­rini kontrol ederek ona malumat verirlerdi.

Ebû Ubeyde bin Cerrah, Hicret’in 18. yılında 58 yaşındayken taundan vefat etti.

Allah ondan razı olsun!

_______________________________
[1]Tirmizî, Menâkıb: 33.
[2]Mücâdele Sûresi, 22.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 3: 85.
[4]Tirmizî, Menâkıb: 33.
[5]Asr-ı Saadet, 2: 66.
[6]Müsned, 1: 196.
[7]İsâbe, 2: 254; Üsdü’l-Gàbe, 3: 85.

Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#8
Talha Bin Ubeydullah (ra)

Talha b. Ubeydullah b. Osman b. Amr b. Sa’d b. Teym b. Mürre b. Katb b. Lüeyy b. Gâlib el-Kurasî et-Teymî. Künyesi, Ebu Muhmmed’dir.

Talha, Cennetle müjdelenen on kişiden biri, Islâm’a giren İlk sekiz kişiden ve Hz. Ebubekir araciligiyla müslüman olan bes kisiden biridir. Ayrica, halife seçimini gerçeklestirmeleri için olusturulan alti kisilik Ashab-i ,Surâ arasinda yer almis meshur bir sahâbdir. Annesi, es-Sa’be bint Abdillah b. Mâlik el-Hadramiyye’dir (Ibn HIsam, “es-Sîretü’n-Nebeviyye”, I, 251, Misir 1955; el-Askalânî, “el-Isâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe”, III, 290;Ibnü’l-Esîr, “Üsdü’l-Gâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe”, III, 85 vd. 1970).

Rivayete göre, Talha b. Ubeydullah, Busra panayirinda bulundugu bir sirada, oradaki bir manastirin rahibi: “Sorun bakayim, bu panayir halki arasinda, ehl-i Harem’den bir kimse var mi?” diye seslenir. Talha da: “Evet var! Ben Mekke halkindanim” diye cevap verir. Bunun üzerine rahip: “Ahmed zuhur etti mi?” diye sorar. Talha: “Ahmed de kim?” der. Rahip: “Abdullah b. Abdulmuttalib’in ogludur. Bu ay O’nun çikacagi aydir. O, peygamberlerin sonuncusudur. Haremden çikarilacak; hurmalik, taslik ve çorak bir yere hicret edecektir. Sakin O’nu kaçirma” der.

Rahibin söyledikleri Talha’nin kalbine yer eder. Oradan alelacele ayrilarak Mekke’ye döner ve yakinda herhangi bir olayin meydana gelip gelmedigini sorar. Abdullah’in oglu Muhammedü’l-Emîn’in peygamberligini ilan etmis oldûgunu ve Ebubekir’in de O’na tabi oldugunu ögrenir. Hemen Ebubekir’in yanina vararak rahibin anlattiklarini haber verir. Sonunda her Ikisi birlikte Resulullah (s.a.v.)’a giderler. Talha oracikta müslüman olur. (Ibn Sa ‘d, “et- Tabakâtü’l Kübrâ”, III, 215, Beyrut; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).

Birçok müslüman gibi, Talha b. Ubeydullah da Islam’a girdikten sonra müsriklerin eziyetlerine maruz kalmis, ama yolundan dönmemistir. Islâm’in azili düsmanlarindan Nevfel b. Huveylid, Talha’nin müslüman oldugunu duyunca, Ebubekir’le onu bir iple biribirlerine baglamis, uzun süre iplerini çözmemis, Teymogullari da bu duruma seyirci kalmislardir. (Ibn Hisam, a.g.e., I, 709; el-Askalânî, a.g.e., III, 291; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., III, 86).

Talha ile Zübeyr müslüman olunca, Resulullah (s.a.v.) onlari kardes ilan etti. Hicretten sonra da Medine’de, Talha ile Ubeydullah b. Ka’b’i, baska bir rivayete göre ise Talha ile Saîd b. Zeyd’i kardes ilan etmisti.

Talha, Bedir savasina istirak etmemesine ragmen Resulullah (s.a.v.) kendisine ganimetten pay vermistir. Kimi rivayetlere göre, bu sirada ticaret için Sam’da bulunuyordu. Akla daha yatkin olan bir baska rivayete göre ise, Kureys kervani hakkinda bilgi toplamak üzere, Resulullah (s.a.v.) tarafindan Sam yoluna gönderIlmisti. Nitekim, dönüste Talha’nin ganimetten pay Istemesi bunu gösteriyor (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 216; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., III, 86).

Bedir’den sonraki birçok savasa katIlmistir. Uhud günü Peygamber (s.a.v.)’i kahramanca müdafaa etmis, O’na bir sey olmasin diye atilan oklara, indirilen kiliç darbelerine karsi vücudunu siper etmistir. Sonuçta birçok kiliç ve ok yarasi almis, aldigi yara neticesi bir kolu çolak kalmis, yine Resulullah’i müdafaadan geri durmamistir (Ibn HIsam, a.g.e., II, 80; Ibnü’l Esîr, a.g.e., III, 86; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).

Hz. Osman’in sehid edIlmesinden sonra, müslümanlarin büyük bir kisminin Hz. Ali’ye bey’at ettigini biliyoruz. Bu bey’atte bulunanlardan biri de Talha b. Ubeydullah’tir. Ancak, bey’atten kIsa bir süre sonra, Talha ile Zübeyr Ibnü’l-Avvam’in, Hz. Ali’ye karsi çikan Hz. Âîse’nin yaninda yer almislardir. Neticede ez-Zübeyr, Hz. Ali’ye karsi çiktigina pisman olarak savas meydanini terketmistir. Talha ise mücadeleye devam etmis, nihayet Cemel günü (h. 36), Mervan b. Hakem tarafindan öldürülmüstür. Vefat ettigi zaman tahminen 60-64 yaslarindaydi (Ibn HIsam, a.g.e., 1, 251; Ibn Sa’d, a.g.e., III, 224; Ibnü’l-Esir, a.g.e., 111, 87; el-Askalânî, a.g.e., 111, 292; Ibn Cerîr, Tarîhü’l-Ümemi ve’lMülûk, XI, 50’ Beyrut).

Talha, Peygamber Efendimizin bacanagiydi. Hanimlarindan dört tanesi Resulullah (s.a.v.)’in zevcelerinin kiz kardesleriydi. Bunlardan Ümmü Gülsüm, Hz. Âîse’nin; Hamne, Zeynep bint Cahs’in; el-Fâria, Ümmü Habibe’nin ve Rukiyye, Ümmü Seleme’nin kizkardesi idi (el-Askalânî, a.g.e., III, 292).

Talha b. Ubeydullah’in, onbiri erkek, Ikisi kiz olmak üzere onüç çocugu vardi. Erkek çocuklarin herbirine bir peygamber ismi vermisti. Bunlar: es-Seccâd diye bilinen ve Cemel vak’asinda babasiyla birlikte öldürülen Muhammed, Imran, Musa, Ya’kub (Harre günü öldürüldü), Ismail, Ishak, Zekeriyyâ, Yusuf, Isâ, Yahya, Salih idi. Kizlari ise Aise ve Meryem idi (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 214; Ibn HIsam,.a.g.e., 1,-307).

Talha, dogrudan Resulullah (s.a.v.)’dan rivayette bulundugu gibi, Hz. Ebubekir’le Hz. Ömer’den de hadis nakletmistir. Kendisinden de, ogullari; Yahya, Musa ve Isa ile Kays b. Ebi Hâzim, Ebu Seleme b. Abdirrahman, el-Ahnef, Mâlik b. Ebî Âmir ve baskalari rivayet etmislerdir (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 219; el-Askalânî, a.g.e., 111, 290).

Talha; orta boylu, genis gögüslü, genis omuzlu ve iri ayakli idi. Esmer benizli, sık saçlı fakat saçları ne kısa kıvırcık ne de düz ve uzundu. Güler yüzlü, ince burunlu idi. Saçlarini boyamazdi. Yürüdügü zaman sür’atli yürür, bir yere yöneldigi vakit tüm vucudu ile dönerdi (Ibn Sa’d, a.g.e., 111, 219; el-Askalânî, a.g.e., 111, 291).

Ashâbin zenginlerindendi. Zengin oldugu kadar da cömertti. Cömertligi sebebiyle kendisine “el-Fayyâd” denirdi. Vefat ettigi zaman, miras olarak bir hayli gayrimenkul, nakit para ve degerli esya birakmistir. Rivâyete göre gayri menkullerinin tutari otuz milyon dirhem, nakitlerinin tutari Iki milyon Ikiyüz dirhem ve Ikiyüz bin dinar idi. Sadece Irak’tan gelen yillik geliri yüzbin dirhem civarindaydi (Ibn Sa’d, a.g.e., 111, 221 vd.; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., 111, 85).

Halid ERBOGA
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#9
Sa’d bin Ebi Vakkas (ra)

Sa’d b. Ebî Vakkas Malik b. Vuheyb b. Abdi Menaf b. Zühre. Babasi Malik b. Vuheyb’dir. Malik’in künyesi Ebî Vakkas olup, Sa’d bu künyeye nisbetle Ibn Ebî Vakkas olarak çagrilirdi. Rasûlüllah (s.a.s)’in annesi Zuhreogullarindan oldugu için, anne tarafindan da nesebi Rasûlüllah (s.a.s) ile birlesmektedir. Sa’d’in annesi Hamene binti Süfyan b. Ümeyye’dir. Sa’d (r.a), Ilk iman edenlerden biridir. Kendisinden yapilan rivayetlere göre o Islâmi üçüncü kabul eden kimsedir. Ancak, Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekr, Hz. Ali ve Zeyd b. Harise’den sonra müslüman olmussa besinci müslüman olmus oluyor. Sa’d (r.a), müslüman oldugu gün henüz namazin farz kilinmamis oldugunu ve o zaman on yedi yasinda bulundugunu söylemektedir (Ibn Sa’d, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut (t.y), III, 139).

Sa’d (r.a) Islâma girisine sebep olan olayi söyle anlatir: “Müslüman olmadan önce rüyamda kendimi hiç bir seyi göremedigim karanlik bir yerde gördüm. Bu arada ay dogdu ve ben onun aydinligina tabi oldum. Benden önce bu aya kimlerin uymus olduguna bakiyordum. Onlar, Zeyd b. Harise, Ali b. Ebî Talib ve Ebû Bekir’di. Onlara ne kadar zamandan beri burada olduklarini sordugumda, onlar; “Bir saat kadardir” dediler. Arastirdigimda ögrendim ki, Rasûlüllah (s.a.s) gizlice Islâm’a davette bulunmaktadir. Ona Ecyad tepesi taraflarinda rastladim. Ikindi namazini kiliyordu. Orada Islâmi kabul ettim. Benden önce bu kimselerden baskasi imân etmemisti” (Ibnül-Esir, Üsdül-Gâbe, II, 368).

Sa’d’in müslüman oldugunu ögrenen annesi, buna çok üzülmüs ve oglunu atalarinin dinine döndürebIlmek için çareler aramaya baslamisti. Sa’d’a, eger girdigi dinden dönmezse, yemeyip içmeyecegine dair yemin etmisti. Sa’d, annesine, bunu yapmamasini, çünkü dininden dönmeyecegini söyledi. Yeminini uygulamaya koyan annesi, bir zaman sonra açlik ve susuzluktan bayIlmisti. Ayildiginda Sa’d ona; “Senin bin tane canin olsa ve bunlari bir bir versen, ben yine de dinimden dönmeyecegim” demisti. Onun kararliligini gören annesi yemininden vazgeçmisti (Üsdül-Gabe, ayni yer). Sa’d (r.a) annesine çok düskündü ve ona bir zarar gelmesini asla kabul edemezdi. Ancak imanla alakali bir konuda Rabbine isyan edip baskalarinin heva ve heveslerine de tabi olamazdi. Sa’d (r.a) ve benzerlerinin karsilasacagi bu gibi durumlari çözümlemek ve iman edenleri rahatlatmak için Allah Teâlâ su âyet-i kerimeyi göndermisti: “Bununla beraber eger, hakkinda bilgi sahibi olmadigin bir seyi bana ortak kosmak için seninle ugrasirlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dünya Isleri nde onlara iyi davran…” (Lokman, 31 / 15).

Sa’d (r.a), Medine’ye hicrete kadar Mekke’de kalmistir. Dolayisiyla müsrikler tarafindan ugradiklari bütün saldiri ve iskencelere diger müslümanlarla birlikte Mekke dönemi boyunca muhatab oldugu muhakkaktir. Mekke’de müslümanlar, Mekke zorbalarinin saldirilarindan emin olmak için Ibâdetlerini gizli ve tenha yerlerde ifa ediyorlardi. Bir gün Sa’d (r.a) arkadaslariyla birlikte Ibâdet ederlerken müsriklerden bir grup onlara satasarak Islâmla alay etmisler ve onlara saldirmislardi. Sa’d eline geçirdigi bir deve sirt kemigini alip müsriklere karsilik vermis ve onlardan birini yaralayarak kanlar içerisinde birakmisti. Iste Islâm’da Allah için Ilk akitilan kan budur (Üsdü’l-Gâbe, II, 367).

Sa’d (r.a) kardesi Ümeyr (r.a) ile Medine’ye hicret ettigi zaman, kan davasi yüzünden Mekke’den kaçip buraya yerlesmis olan diger kardesleri Utbe’nin evinde kalmaya baslamislardi. Muahat olayinda Rasûlüllah (s.a.s), Sa’d’i Mus’ab b. Umeyr ile kardes ilân etmisti. Baska bir rivayete göre de kardes ilân edildigi kimse Sa’d b. Mu’az’dir (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 139-140).

Medine’ye hicretle birlikte Islâm devlet olmus ve kendini tehdit eden güçlere karsi askerî faaliyetler baslamisti. Bu çerçevede Mekke kervanlarina yönelik askerî birlikler (seriyye) sevkediliyordu. Ilk seriyye, Hicretin yedinci ayinda Mekke kervaninin yolunu kesmek için otuz kisiden olusan Hz. Hamza komutasindaki seriyyedir. Sa’d (r.a)’da bu Ilk askerî birlige katilanlardandir (Ibn Sad, ayni yer) Bir ay sonra Ubeyde b. Haris komutasinda gönderilen seriyye Kureys kervaniyla karsilastiginda Ilk oku Sad b. Ebi Vakkas (r.a) atarak çatismayi baslatmisti. Mekke’de Allah yolunda Ilk kan akitan kimse olma serefi Sa’d (r.a)’a ait oldugu gibi, yine Allah yolunda Ilk ok atma serefi de böylece ona nasip olmustur. Sa’d (r.a) söyle demektedir: “Araplardan Allah yolunda Ilk ok atan kimse benim” (Ibn Sa’d, ayni yer).

Ayni yilin ZIlkade ayinda Rasûlüllah (s.a.s), Sa’d b. Ebi Vakkas’i yirmi kisilik bir askerî birlige komutan tayin ederek el-Harrar mevkiine göndermisti. Bu seriyyenin gayesi de Mekkelilere ait kervani vurmakti. Ancak kervan bir gün önceden bu yerden hareket etmis oldugu için, bir çatisma çikmamisti. Rasûlüllah (s.a.s), sadece seriyyeler göndermekle yetinmiyor, bizzat ordusunun basina geçerek seferler düzenliyordu. Bunlardan biri olan ve II. Hicrî yilin Rebiu’l-Evvel ayinda gerçeklestirilen Buvat gazvesinde, ordu sancagini Sa’d tasimaktaydi (Taberi, Tarih, Beyrut 1967, II, 407). Pesinden tehlikeli bir görevle Mekke ile Taif arasindaki Nahle mevkiine kesif maksadiyla gönderilen Abdullah b. Cahs seriyyesine katilan Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a)’in bütün cihad faaliyetlerine aktif bir sekilde istirak ettigi görülmektedir.

Bedir savasinda müsrik süvari birliginin komutani olan Sa’id b. el-As’i öldürüp kilicini Rasûlüllah (s.a.s)’e getirmisti. O, Zülkife adindaki bu kilici ganimetlerin dagitilisinda Sa’d’a vermisti.

Uhud savasinda, müsriklerin üstünlügü ele geçirdigi ve müslümanlarin panige kapilarak dagildigi esnada Rasûlüllah (s.a.s)’in yanindan ayrIlmayip gövdelerini siper ederek onu korumaya çalIsan bir kaç kisiden birisi Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a) idi. O, cesaretinden hiç bir sey kaybetmeden ok atmaya devam ediyordu. Sa’d (r.a) ok atmakta mahirdi ve hedefini sasirmiyordu. Rasûlüllah (s.a.s) ona ok veriyor ve söyle diyordu: “At Sa’d Anam babam sana feda olsun ” (Müslim, Fezâilü’s-Sahabe, 5; Ibn Sa’d, a.g.e., III,141; Ibnül-Esîr, el-Kâmil,)i’t-Tarih, Beyrut 1979, II, 155). Rasûlüllah (s.a.s), övgü, riza ve hosnutlugu ifade eden bu kelimeleri, ana ve babasini bir arada zikrederek baska hiç kimse için kullanmamistir (Ibn Sa’d, ayni yer).

Sa’d (r.a)’in Uhud günü gördügü hizmet ve gösterdigi kahramanlik gerçekten çok büyüktü. Onun bu günde tek basina bin ok attigi rivayet edIlmektedir (Üsdül-Gâbe, II, 367).

O, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin fethi ve diger gazvelerin tamamina katIlmistir (Ibn Sa’d, a.g.e., 111, 142).

Rasûlüllah (s.a.s)’in vefatindan sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)’a bey’at eden Sa’d (r.a), Hz. Ömer döneminde aktif olarak devlet idaresinde görevler almistir. Bu dönemde onun en önemli görevlerinden birisi, asrin emperyalist süper güçlerinden birisi olan 0ran Imparatorlugunu çökerten Kadisiye ordusunun kumandanligidir.

Bizansa yönelik askerî faaliyetler sürerken, 0ran topraklarina da seferler yapiliyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a) döneminde 0 ranlilarin elinde olan Irak’in büyük bir bölümü fethedIlmisti. Hz. Ömer (r.a) is basina geçtigi zaman 0ran’a karsi kapsamli ve netice alici bir askerî sefer düzenlenmesi için çalismalara basladi. Yapilan istIsareler sonucunda Sa’d b. Ebî Vakkas’in hazirlanan orduya komutan tayin edIlm esi kararlastirildi. Havâzin kabilelerinden zekât toplamak için bu bölgede bulunan Sa’d, Medine’ye çagrilarak ordu ona teslim edildi. Sa’d ordusuyla Irak’a dogru yürüyüse geçerek Kadisiye mevkiinde kârargah kurdu. 0ran sahi, müslümanlara karsi savasmak üzere ünlü komutani Rüstem’i görevlendirmisti. Yapilan savasi müslümanlar kazanmis ve 0ran topraklari Islâm tebligine açIlmisti. Sa’d hasta oldugu için bizzat savasa istirak edememis ve yüksekçe bir yerden, savastin orduyu idare etmisti. Kadisiye ialeri Islâm ordularinin kazandigi en parlak ve kesin zaferlerden biri olarak tarihe geçmistir.

Daha sonra Sa’d (r.a), Celula’ya yönelmis ve burasini fethetmisti (H 16). Celula’nin fethi bölgede büyük bir ihtida hareketini de pesinden getirmisti. Daha sonra 0ran Imparatorluk merkezi olan Medâin Iki aylik bir kusatmadan sonra düsmüs, büyük meblaglarda ganimet ele geçmis ve Kisra III. Yezducerd buradan Hulvan’a kaçmisti. Sa’d b. Ebi Vakkas, bir ordu göndererek sulh yoluyla burayi fethetmisti. Yezducerd ise 0sfahan bölgesine kaçarak orada tutunmaya çalismistir.

Sa’d (r.a), Medâin’e yerleserek, fethedilen topraklarin idarî yapisini olusturmaya çalisti. Medâin’in havasi, askerlerin sihhatini olumsuz yönde etkiledigi için, Hz. Ömer (r.a)’in onayi alinarak yerlesime ve ordunun askerî stratejisine uygun bir konumda olan Küfe, ordugâh sehir haline getirildi. Sa’d bölge valisi olarak Kûfe’de üç buçuk yil kalmistir. O, tekrar toparlanip kaybettikleri yerleri geri almak için hazirliklara girisen 0ranlil arin hareketlerini takip ediyor ve gerekli askerî önlemleri almaya çalisiyordu. Ancak tam bu siralarda Kûfe’de bir topluluk, Hz. Sa’d’i ganimetleri adil dagitmadigi ve gaza Isleri nde gevsek davrandigi yolunda iddialarla Hz. Ömer (r.a)’a sikayet etti. Ayrica onun namaz kildiris tarzini da begenmiyorlardi. Hz. Ömer (r.a) meseleyi inceletmis; yapilan sikayetlerin asilsiz oldugunu anlamis olmakla birlikte, maslahati gözeterek onu geri çagirmisti (Asr-i Saadet, I, 432 vd.).

Hz. Ömer (r.a), kendisinden sonra halife seçimini gerçeklestirmek için alti kisilik bir sûra olusturmustu. Sa’d (r.a) da bunlar arasindaydi. Hz. Ömer (r.a)’in vefatindan sonra halife tayini için müzakereler basladigi zaman Sa’d, Abdurrahman b. Avf lehine adayliktan çekildigini açiklamistir.

Hz. Osman (r.a), halife seçildigi zaman; Ömer (r.a)’in vasiyetine uyarak Sa’d’i Küfe valiligine tayin etti. Ancak, bu seferki Küfe valiligi de fazla sürmemistir. O, hazineden borç olarak almis oldugu bir miktar parayi geri ödemekte zorluk çekince, hazine emini Abdullah Ibn Mes’ud tarafindan Halifeye sikayet edIlmis; bu sikayet üzerine Osman (r.a), onu Küfe valiliginden azletmisti. Bunun üzerine Sa’d (r.a) Medine yakinlarindaki Akik vadisinde bulunan çiftligindeki evine yerlesmis ve ziraatle ugrasmaya baslamistir.

Sa’d (r.a), Hz. Osman (r.a)’in sehid edilisiyle baslayan fitne ve ihtilaflardan tamamen uzak kalmaya gayret etmistir. O, müslümanlar arasinda kan dökülmesinden çok rahatsiz oluyor ve taraflardan kendisine gelen teklifleri geri çeviriyordu. O, ümmetin üzerinde anlastigi bir halife ortaya çIkincaya kadar kendisine hiç bir seyden bahsedIlmemesini Istemisti. Sa’d (r.a), gruplar arasinda verilen mücadelelerde kimin hakli kimin haksiz oldugunun açikliga kavusturulmasinin mümkün olmadigini bildigi ve haksiz yere bir müslümanin kanini akitmaktan çekindigi için böyle davraniyordu. O, kendisine gelenlere söyle diyordu: “Bana, Iki gözü, dili ve Iki dudagi olan ve su kâfirdir, su mü’mindir diyen bir kiliç getirilinceye kadar asla kimseyle savasmam” (Ibn Sa’d, a.g.e., III,143; Üsdül-Gâbe, II, 368).

Sa’d (r.a), güçlü bir kisilige ve siyasî destege sahip oldugu halde, riyaset çekismelerinin içine girmekten ömrünün son günlerine kadar kaçinmistir. Oglu Ömer ve kardesinin oglu Hasim gidip ona; “Yüz bin kilis sahibi var ki, hepsi seni hilafet için en liyakatli adam taniyor” dediklerinde onun buna verdigi cevap su olmustu:

“Bu sizin yüz bin kilicinizdan daha kuvvetli tek bir kiliç, mü’mine çekilince onu kesmeyen, kâfire karsi siyrilinca onu kesen kiliçtir” (Asri Saadet, I, 436). Onun bu anlamli sözleri, müslümanlarin birbirlerine zarar vermelerine karsi ne kadar hassas oldugunu ifade etmektedir.

Sa’d (r.a), Hicrî 55 yilinda ikâmet etmekte oldugu Medine’nin disindaki Akik vadisinde vefat etmistir. Onun vefat tarihi hakkinda, 54 ila 58 tarihleri arasinda degisen farkli rivâyetler bulunmaktadir (Üsdül-Gâbe, II, 369).

Sa’d (r.a)’in cenazesi Medine’ye on mil kadar uzaklikta olan Akik vadisindeki evinden alinarak Medine’ye getirIlmis ve Mescid-i Nebi de kilinan namazdan sonra, Bâkî mezarligina defnedIlmistir (Ibn Sa’d, III,148). Cenaze namazini Emevilerin Medine valisi Mervan b. Hakem kildirmistir. Rasûlüllah (s.a.s)’in zevceleri de namaza istirak etmislerdi (Üsdül-Gâbe, ayni yer).

Sa’d (r.a), vefat edecegini anladigi zaman yünden mamül cübbesini getirtmis ve ölünce onunla kefenlenmesini vasiyet etmisti. Bunun sebebi olarak, Bedir gününde müsriklerle karsilastigi zaman onu giymekte oldugunu ve bundan dolayi bu cübbesini çok sevdigini söylemistir (Üsdül-Gâbe, ayni’ yer). Ibnül Esir’in kaydettigi, Sa’d (r.a)’in oglu Âmir’den nakledilen rivayete göre Sa’d (r.a) Muhacirlerden en son vefat eden kimsedir (Üsdül-Gâbe, ayni yer).

Sa’d (r.a), Ashabin seçkinlerinden biri olup sagliginda Cennetle müjdelenen on kisi arasindadir. Yine tarihe sûrâ olayi olarak geçen ve Hz. Osman (r.a)’in halife seçIlmesini gerçeklestiren Hz. Ömer (r.a)’in olusturdugu alti kisilik sûrânin içinde bulunmaktaydi. O, Ilk iman eden bir kaç kisiden biri olarak Mekke döneminin sIkintilarina Rasûlüllah (s.a.s)’in yanindan ayrIlmayarak gögüs germisti. Kiyamete kadar devam edecek olan cihad hareketi için, müslümanlari taciz eden kâfirlere saldirarak Ilk kani akitan odur. Yine Medine döneminin baslarinda kâfirlere karsi Ilk oku atan kimse olma serefi de ona aittir. Sa’d (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in bütün gazalarina, katIlmis, Bedir’de büyük yararliliklar göstermistir. Allah yolunda, Islâm disi nizamlari yok etmek için canini feda etmeye her zaman hazir oldugunu pratik bir sekilde ortaya koymustur. Uhud gününde müslümanlar dagildigi zaman Rasûlüllah (s.a.s)’i canlarini feda etme pahasina sonuna kadar korumaya çalIsan bir kaç kisiden biri de odur. O, müsriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’i öldürmek için yaptiklari hamleleri, attigi oklarla sonuçsuz birakmisti. Iste Rasûlüllah (s.a.s) bu kritik anda onun gösterdigi sebat ve yararliliktan dolayi onu baska hiç bir kimseyi övmedigi bir sekilde “Ânam babam sana feda olsun, At” (Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 5) diyerek övmüs ve bunu defalarca tekrarlamisti. Ve yine onun için dua ederek söyle demisti: “Allahim! Sa’d dua ettigi zaman onun duasini kabul et “. Bu dua çerçevesinde Sa’d (r.a)’in yaptigi bütün dualar gerçeklesmekteydi (Üsdül-Gâbe, II, 366-369; Ibn Sa’d, III,139 vd.).

Sa’d (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’i korumak ve ona gelebilecek zararlari engellemek için sürekli gayret içerisinde bulunmaktaydi. Aise (r.an) söyle anlatmaktadir: “Rasûlüllah (s.a.s) Medine’ye gelisinde bir gece uyuyamadi ve; “Keske ashabimdan Salih bir zat bu gece beni korusa”dedi. Biz bu durumda iken dIsaridan bir silah hisirtisi duyduk. Rasûlüllah (s.a.s); “Kim o?” dedi. Gelen zat; “Sa’d b. Ebi Vakkas’im” karsiligini verdi. Rasûlüllah (s.a.s), ona; “Neden buraya geldin?” diye sordugunda Sa’d, söyle cevap verdi: “0çime Rasûlüllah (s.a.s) hakkinda bir korku düstü de onu korumak için geldim”. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s) ona dua etti ve sonra da uyudu” (Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 5). Iste Rasûlüllah (s.a.s)’in kendisi için duydugu endiseyi Allah Teâlâ bu seçkin Insanin kalbine ilham etmis ve onu Rasûlünü korumak için harekete geçirmisti. Buradan, Sa’d (r.a)’in, Islâm davasini yüceltmek ve düsman güçlerin ona karsi komplolarini engellemek için o kadar büyük bir özveriyle çatistigi açikça anlasIlmaktadir. Onun Rasûlüllah (s.a.s)’e karsi duydugu sevginin sinirsizligi, Uhud’da oldugu gibi daha sonralari da onu kendi nefsini feda ederek korumaya sevketmistir.

Sa’d (r.a), hakkinda âyet nazil olan sahabilerden biri olma serefine de sahiptir. O, “Benim hakkimda dört âyet nazil olmustur” (Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 5) demektedir. Bu âyetlerden bir tanesi, Mekkeli müsriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’den yanindaki, ona iman etmis güçsüz kimseleri kovmasini Istemeleri üzerine nazil olan, Allah rizasini dileyerek aksam sabah ona dua eden kimseleri kovma” ayetidir (el-Enam, 6/52; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 5; diger âyetler sunlardir: el-Enfal, 8/1; Lokman, 31/15; el-Maide, 5/9).

Sa’d (r.a), devrin putperest-müsrik süper güçlerinden biri olan 0ran Imparatorlugunu çökerten ve böylece Islâmin kitlelere tebligi önündeki büyük engellerden birisini ortadan kaldiran Islâm tarihinin en önemli savaslarindan biri olan Kadisiye savasinin komutaniydi. O, kendisine verilen görevi hakkiyla yerine getirip, Kisranin saraylarini ve hazinelerini ele geçirmis ve yapilacak fetih hareketlerine yeni bir boyut kazandirmisti. Böyle güçlü bir askerî yetenege ve siyasî güce sahip olmasina ragmen; bu, onun sade ve zahidâne yasayisina hiç bir tesirde bulunamamisti. Her zaman, ümmetin gerçek temsilcileri olan idarecilerin verdigi görevleri hakkiyla yerine getirmeye çalismis, bu görevlerden azledildigi zaman kalbinde hiç bir eziklik ve kirginlik hissetmeden kösesine çekIlmistir. Sunu söylemek mümkündür ki; Sa’d (r.a), Islâm binasinin saglam temeller üzerine oturtulmasindaki temel taslardan birisidir.

Sa’d (r.a)’dan çok sayida hadis rivayet edIlmistir. Ondan, Ibn Ömer, Ibn Abbas, Cabir b. Semure, Sâib b. Yezid, Aise (r.a), Said Ibn Müseyyeb, Ebu Osman en-Nehdî, 0brahim b. Abdurrahman b. Avf, Kays b. Ebi Hazm ve digerleri hadis rivayet etmislerdir. Ayrica, Amir, Mus’ab, Muhammed, 0brahim ve A ise’de babalari olan Sa’d (r.a)’dan hadis rivayetinde bulunmuslardir (Üsdül-Gâbe, II, 369). O hadis rivayeti konusunda çok itimat edilenlerden birisidir. Rasûlüllah (s.a.s)’e atfedilen hadisler hakkinda çok titiz ve hassas davranan Hz. Ömer (r.a)’in ogluna söyledigi; “Oglum, sa’d, Rasûlûllah’dan bir rivayette bulundu mu, artik o meseleyi bir baskasina sorma” sözü onun bu konudaki güvenilirligini açikça ortaya koymaktadir (Asri Saadet, I, 437-438). Sa’d (r.a), orta boylu, güçlü, büyük kafali, sert elli bir vücud yapisina sahip olup, sempatik bir kisiligi vardi (Asri Saadet, I, 440; farkli bir rivayet için bk. Üsdü’l-Gâbe, II, 368).

Sa’d (r.a), sekiz evlilik yapmis olup; bu evliliklerinde, on yedisi kiz, on yedisi de erkek olmak üzere otuz dört çocuga sahip olmustu (Asr-i Saadet, I, 441).

Ömer TELLIOGLU


Foruma Git: