yandex izleme
HANIM SAHABELER - Sayfa 2
Duyurular
[BD] GRAFİKER

Alımlarımız Başlamıştır

[BD] ARGE

Alımlarımız Başlamıştır

| AltayForum.web.tr forumda kalitenin yeni adresi herzaman sizinle...
Sitelerinizi Altayforum.web.tr farkıyla ücretsiz olarak tanıtma imkanı sunuyoruz.
Net Programlama dilleri ile aradığınız herşey burada yüzlerce proje örneği ile sizde .Net dillerinde başarıyı yakalayın.
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi
HANIM SAHABELER 985 VBCODER 28
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
HANIM SAHABELER
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#11
Hamne bint-i Cahş (r.anha)

Hz. Hamne, Peygamberimizin halası Ümeyme bint-i Abdülmuttâlib’in kızıy­dı. Aynı zamanda müminlerin annelerinden Zeyneb bint-i Cahş’ın (r.anha) kardeşi olduğundan Re­sû­lul­lah’ın baldızı olma şerefini kazanmıştı. İslamiyet’in ilk yıllarında Müslüman olmuştu. Peygamberimize bütün kalbiyle bağlıydı. Bü­yük sahabilerden Mus’ab bin Ümeyir (r.a.) ile evliydi. Aile hayatlarında İslam prensipleri hâkimdi. Birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı.

Hz. Mus’ab, Uhud Savaşı’na katılmış, çok büyük kahramanlıklar göstermişti. Neredeyse büyük bir zafer kazanılacaktı. Fakat Re­sû­lul­lah’ın yerleştirdiği okçu­ların yerlerini terk etmesi üzerine, savaşın akışı değişti. Müslümanlar mağlup duruma düştüler. “Re­sû­lul­lah’ın şehit edildiği” şayiası yayıldı.

Medine’de bulunan kadın sahabiler bunu haber alır almaz cepheye koştular. Bunlar arasında Mus’ab bin Ümeyir’in hanımı Hamne bint-i Cahş da (r.a.) vardı. Bu hanımlar Re­sû­lul­lah’ın sıhhat haberini alınca çok sevindiler.

Fakat Hz. Mus’ab bu savaşta şehit olmuştu. Ayrıca Hz. Hamne’nin kardeşi Abdullah bin Cahş (r.a.) ve dayısı Hz. Hamza da (r.a.) şehadet mertebesini ka­zanmıştı. Bu haberi Hamne’ye, Peygamber Efendimiz vermek istiyordu. Ham­ne yanına geldiğinde, “Ey Hamne, sabret ve Allah’tan sevabını bekle!” buyurdu. Hamne (r.anha), “Kimin için sabredeyim, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Peygamberi­miz, “Dayın Hamza için.” buyurdu. Hz. Hamne kadere teslim olmuş biriydi. “Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz. Allah ona rahmet ve mağfiret et­sin, onu şehitlik sevabıyla sevindirsin ve müjdelesin!” dedi.

Peygamberimiz tekrar, “Ey Hamne, sabret ve Allah’tan sevabını bekle.” bu­yurdu. Hz. Hamne, “Kimin için sabredeyim, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Kardeşin için.” buyurdu. Hz. Hamne yine sabır ve metanet içerisinde, “Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz. Allah ona rahmet ve mağfi­ret etsin, onu şehitlik sevabıyla müjdelesin ve sevindirsin!” dedi.

Peygamberimiz yine, “Ey Hamne, sabret ve mükâfatını Allah’tan bekle!” bu­yurdu. Hamne (r.anha) merakla, “Kim için sabredeyim, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sor­du.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Mus’ab bin Ümeyir için.” buyurunca, şimdiye ka­dar sabır ve metanetini hiç bozmayan Hamne (r.anha) birden değişti. Yetim kalan çocuklarını düşündü. “Vay benim başıma gelenlere!” diye ağlamaya başladı. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Hiç şüphesiz, kadının yanında beyinin ayrı bir değeri vardır. Hamne dayısı­nın, kar­deşinin ölümüne dayanabildi; fakat kocasının vefatını duyunca meta­netini koruyamadı.”[1]

Hz. Hamne, kocası için aynı sabrı gösterememiş olmakla beraber, kadere iti­raz da etmedi. Re­sû­lul­lah’ın dua ve tesellisi ile sakinleşti.

Hamne (r.anha), daha sonra cennetle müjdelenen 10 sahabiden Talha bin Ubey­dul­lah ile (r.a.) evlendi. Onunla da mesut bir hayat yaşadılar. “Muhammed ve İmrân isminde iki çocukları dünyaya geldi.


_____________________________

[1]Sîre, 3: 104.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#12
Halime (r.anha)

Mekke’nin havası yeni doğan çocuklara yaramıyordu. Sıhhatli ve gürbüz büyü­melerine mâniydi. Bu sebeple çocuklarının sıhhatli yetişmesini isteyen bazı ai­leler onları çölde yaşayan sütanneye veriyorlardı. Çünkü hem çölün havası gü­zel, suyu temiz ve tatlı idi, hem de orada yetişen çocuklar Arapça’yı daha düzgün bir şekilde konuşuyordu.

Sütanne olacak kadınlar yılda iki kez Mekke’ye gelirler, küçük çocukları ala­rak yurtlarına götürürlerdi. Peygamberimizin dünyaya teşrif etmesinden he­men sonra, Benî Sa’d kabilesine mensup kadınlar, beyleriyle birlikte Mekke’ye geldiler. Bunlardan biri de Hz. Halime’ydi. Halime’nin bindiği hayvan zayıf ve topal olduğu için, arkadaşlarından geriye kalmıştı. O, Mekke’ye girdiğinde ka­dınların hemen hepsi emzirecek bir çocuk bulmuş, sevinç içerisinde yurtlarının yolunu tutmuşlardı bile.

Abdülmüttâlib de sevgili torunu Peygamberimizi bir sütanneye vermeyi çok istiyordu. Fakat kadınlardan kime teklif ettiyse, “Yetimdir.” diyerek almaya ya­naşmadılar. Hiç kimse bu çocuk hürmetine berekete kavuşacaklarını hayal bile edemiyordu. Re­sû­lul­lah’ın dedesi çaresizlik içerisinde dolaşırken, emzirecek bir çocuk bulamamanın üzüntüsünü kalbinde hisseden Halime ile karşılaştı. “Sen hangi kabiledensin?” diye sordu. Hz. Halime, “Benî Sa’d kabilesinden.” cevabı­nı verdi. Abdülmüttâlib, ona ismini sordu. Halime olduğunu öğrenince gülüm­sedi ve “Çok güzel! Sa’d ve hilim iki haslettir ki, dünyanın hayrı da, ahiretin iz­zet ve şerefi de bunlara bağlıdır. Ey Halime, benim yanımda yetim bir çocuk var. Diğer kadınlar, ‘Biz götüreceğimiz çocukların babalarından faydalanmayı umuyoruz; yetimi alıp da ne yapacağız?!’ diyerek onu almak istemediler. Bari sen bunu al. Belki onun yüzünden mutluluğa erersin.” dedi. Halime (r.anha) biraz ilerde bulunan kocasına danışmak için müsaade isteyip kocasının yanına gitti. Kocası da, “Almanda bir mahzur yok. Belki onun yüzünden berekete kavuşu­ruz.” dedi. Halime, hiç olmazsa bir çocuk bulabilmiş olmanın sevinciyle Pey­gamberimizin dedesinin yanına geldi. Çocuğu almak istediğini söyledi. Abdülmüttâlib buna çok sevindi. Onu Hz. Âmine’nin yanına götürdü. Âmine, Halime’yi, “Hoş geldin, safa geldin!” diyerek karşıladı. Birlikte Re­sû­lul­lah’ın uyudu­ğu odaya gittiler.

Peygamberimiz beyaz bir kundağa sarılmıştı. Altına da yeşil bir kumaş seril­mişti. Sırtüstü yatmış, mışıl mışıl uyuyor, etrafa misk gibi kokular yayıyor­du.

Hz. Halime, Peygamberimizi görünce güzelliğine ve sevimliliğine hayran kaldı. Böyle bir çocuğu yanına aldığı için çok sevinçliydi. Peygamberimizi ku­cağına aldı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sütannesine gülümsedi. Halime de onu öptü. Sevinçliydi. Hz. Âmine ise, üzgündü. Yavrusu ancak birkaç gün yanında kala­bilmişti. Hasretine nasıl dayanacaktı? Fakat sevgili oğlunun sıhhatli büyümesi için buna mecbur olduğunu düşünerek teselli buldu.

Hz. Halime, Peygamberimiz kucağında olduğu hâlde, kocasının yanına geldi. Sonra sağ memesini Peygamberimize, sol memesini de oğluna verdi. Emdiler ve uyudular. Bundan böyle Re­sû­lul­lah (a.s.m.) hep sağ memeden emecek, sol memeyi hiç almayacaktı.

Hz. Halime’nin sütü çok azdı. Daha önce kendi oğluna bile yetmiyor, çocuk açlıktan ağlayıp duruyordu. Şimdi her ikisinin de doyduğunu görünce sevindi­ler. Hemen sonra, daha önce çok az sütü olan devenin memelerinin de sütle dol­duğunu görünce sevinçleri bir kat daha arttı. Halime’nin kocası, “Ey Halime, bilmiş ol ki sen mübarek ve uğurlu bir çocuk almışsın!” dedi. Gerçekten de bun­dan böyle bu aileyle birlikte Sa’doğulları kabilesi, kuraklıktan kıtlıktan kurtu­lup bolluk ve berekete kavuşacaktı.

Bütün hazırlıklarını tamamlayan Hz. Halime ve kocası biraz sonra yola çıktı­lar. Bu arada binek hayvanlarında büyük bir değişikliğin olduğunu gördüler. Gelirken çok gerilerde kalan merkep, sonradan çıktığı hâlde kafilenin bütün hayvanlarını geride bırakıyordu. Diğer kadınlar bunu görünce şaşırıp kaldılar, “Ey Halime, başına rahmet yağsın! Yoksa bu merkep gelirken bindiğin hayvan değil mi?! Dur da bizi bekle!” diyerek, şaşkınlıklarını ifade ettiler. Yorucu bir yolculuktan sonra kafile, yurtlarına vardı.

O yıl Sa’doğulları yurdunda büyük bir kuraklık hâkimdi. Hayvanların yayılıp karınlarını doyurabilecekleri hiçbir otlak yoktu. Bu yüzden, koyunlar sabahle­yin ayrıldıkları gibi akşamleyin aç olarak eve dönüyorlardı. Hayvanlar iyice cı­lızlaşmışlardı. Fakat Hz. Halime bolluk ve berekete mazhar olmuştu. Diğerle­rinden farklı olarak koyunları da akşamleyin eve karınları doymuş, memeleri sütle dolmuş bir şekilde dönüyordu. Bu durum kabile halkının dikkatini çek­mişti. Çobanlarına çıkışıyorlar, “Yazıklar olsun size! Siz de bizim koyunlarımızı, Halime’nin çobanının koyunlarını otlattığı yerde otlatsanıza…” diyorlardı.

Halime ve kocası, bu bolluk ve iyiliğe, yetim diye kimsenin almaya yanaşma­dığı çocuk yüzünden kavuştuklarını biliyor, şükrediyorlardı. Günler böylece geçti.

Peygamberimiz (a.s.m.) gün geçtikçe gelişiyor, gürbüzleşiyordu. Onun ço­cukluğu da diğer çocuklara benzemiyordu. Daha sekiz aylıkken konuşuyor, ko­nuşulanı da dinliyordu. Dokuz aylıkken çok düzgün bir şekilde konuşmaya baş­lamıştı. 10 aylık olunca ok atmaya başlamış, iki yaşına geldiğinde ise gösterişli bir çocuk olmuştu. Artık sütten de kesilmişti. Onun sütten kesilmesi Hz. Halime’yi de, kocasını da derinden üzdü. Onun yüzünden hayır ve berekete nail ol­dukları için bir müddet daha yanlarında kalmasını çok istiyorlardı. Fakat artık onu yanlarında tutamazlardı. Annesine teslim etmeleri gerekiyordu. Bir gün yanlarına aldılar ve Mekke’ye gittiler. Hz. Âmine birden ciğerparesini karşısında görünce çok heyecanlandı. Ne kadar da büyümüş, gürbüzleşmişti! Artık bundan sonra hep beraber olacaklarını düşünüyor, seviniyordu. Fakat Hz. Halime, Peygamberimizin annesine, “Oğulcuğumu büyüyünceye kadar yanım­da bıraksan iyi olur. Onun Mekke vebasına tutulmasından korkarım!” dedi. Hz. Âmine, oğlunun hasta olmasını düşünmek bile istemiyordu. Artık hasretine ra­zıydı. Yeter ki biricik oğlu hastalanmasındı. Bu düşünceyle Hz. Halime’nin tek­lifini kabul etti. Böylece Peygamberimiz bir müddet daha Benî Sa’d yurdunda kalmak üzere Mekke’den ayrıldı.

Peygamberimiz sütannesinin yanında, sütkardeşi Abdullah ile birlikte ko­yun otlatacak kadar büyümüştü. Bir gün yine evin arkasında yeni doğan kuzula­rın yanında bulundukları bir sırada, iki kişi geldi, Peygamberimizi yere yatırdı. Sonra da göğsünü açarak kalbini yardılar. Kan pıhtısına benzer bir şeyi çıkara­rak, “Bu, sende bulunan şeytana ait bir şeydi.” dediler.

Re­sû­lul­lah’ın sütkardeşi Abdullah, bu iki yabancının sevgili kardeşine yaptıkları şe­yi görünce çok korktu. Koşarak eve geldi ve anne-babasına, “Koşun, Kureyşli kardeşim öldürüldü!” diye bağırdı. Onun bu feryadı üzerine karı-koca hemen dışarı fırladılar, Re­sû­lul­lah’ın bulunduğu yere doğru koştular. Peygam­berimiz ayakta idi. Yüzü sararmıştı. Fakat gülümsüyordu. “Yavrum sana ne ol­du?” diye sordular. Peygamberimiz, “Beyaz elbiseli iki kişi gelip beni yere ya­tırdı. Sonra da karnımda bilmediğim bir şeyi aradılar.” cevabını verdi. Hz. Hali­me ile kocası çok korkmuşlardı. Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelmesinden endişe edi­yorlardı. Hâris, Halime’ye, “Halime, ben bu çocuğun başına bir felaket gelme­sinden korkuyorum! Başına bir şey gelmeden önce onu götür, ailesine teslim et!” dedi. Halime de hiç vakit geçirmeden Peygamberimizi alıp Mekke’ye götür­dü. Fakat Mekke’de onu bir ara kaybetti. Buna çok üzüldü. Bütün aramalara rağmen bulamadı. Hemen Abdülmuttâlib’e gitti. Üzüntü içerisinde durumu haber verdi. O da birkaç kişiyle birlikte onu aramaya çıktı. Nihayet Peygamberimiz bulun­du.

Hz. Âmine, oğlunu tekrar gördüğüne sevinmiş, hemen geri getirilmesine ise bir mana verememişti. Halime’ye, “Çocuğu niçin getirdin? Onu yanında tutmak için ısrar edip durmuştun!” dedi. O da, “Artık oğulcuğumu Allah büyüttü. Ben üzerime düşeni yapmış bulunuyorum. Onun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum! Sana getirip sağ salim teslim etmek istedim.” cevabını verdi.

Aradan yıllar geçti, Peygamberimizin annesi, dedesi vefat etti. Peygamberi­miz de artık büyüyüp evlendi. Zaman zaman Hz. Halime’yi görürdü. Sütannesi­ne karşı derin bir sevgi beslerdi. Onu gördükçe “Anneciğim, anneciğim!” der, saygı gösterirdi. Hemen üzerindeki fazla elbiseyi çıkarır, onun altına serer, bir ihtiyacı varsa derhâl yerine getirirdi. Bir gün Halime onu ziyarete gelmişti. Sa’doğulları yurdunda yine kıtlık olduğunu, hastalıktan hayvanların kırıldığını söy­ledi. Peygamberimizin ona verebilecek fazla bir şeyi yoktu, fakat Hz. Hatice validemiz sevgili beyinin sütannesini boş olarak göndermeye gönlü razı olma­dı. 40 koyun ile 1 deve verdi. Hz. Halime bu ikram karşısında memnuniyetini bildirdi. Sevinç içerisinde evine döndü.

Sonraki yıllarda Müslüman olarak sahabiye olma şerefini kazanan Hz. Hali­me, Cennetü’l-Baki Kabristanı’na defnedilmiştir.

Allah ondan razı olsun![1]


_______________________________________

[1]Tabakât, 1: 110; Üsdü’l-Gàbe, 5: 427
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#13
Fâtıma bint-i Hattab (r.anha)

Peygamberimiz henüz açıktan davete başlamamıştı. Kendisine iman etme bah­tiyarlığına eren sahabilerin sayısı 10’u bulmuştu. Bunlardan biri de Hz. Ömer’in kız kardeşi Fâtıma idi. Hz. Fâtıma, Sâid bin Zeyd ile evliydi. Kocası da kendisi gibi iman nurunu tatmıştı. Karı-koca birlikte ibadet ediyorlar, Kur’ân öğreniyorlardı. Öyle ki, Hz. Sâid, sağlığında cennetle müjdelenmiş 10 sahabiden biri olma bahtiyarlığını kazandı.

Hz. Fâtıma ve kocası, Allah ve Resûl’ü yoluna baş koymuş iki fedai iken, Ömer, Peygamberimizin amansız düşmanıydı. Müşrik güruhun tarafındaydı. Kız kar­deşi ile eniştesinin Müslüman olduğundan ise haberi yoktu.

Bütün işkence ve baskıya rağmen Müslümanların sayısının gün geçtikçe art­ması müşrikleri çileden çıkarıyordu. Buna mutlaka bir çare bulmak gerektiğine inanıyorlardı. Çözümü Peygamberimizin mübarek cesedini ortadan kaldırmak­ta buldular. Hemen bir plan yaptılar. Ömer de oradaydı. Bu vazifeyi üzerine al­dı. Müşrikler derin bir nefes aldılar; çünkü Ömer güçlü kuvvetli biriydi, üzeri­ne aldığı bir işi mutlaka yapardı. Artık meseleye hallolmuş gözüyle bakıyorlar­dı.

Hattab’ın oğlu Ömer vakit geçirmeden kılıcını kuşandı. Üzerine aldığı men­fur görevi yerine getirmek için harekete geçti. Yolda akrabası Nuaym bin Ab­dullah ile karşılaştı. Abdullah da Müslüman olmuştu, fakat Ömer bilmiyordu. Onun Re­sû­lul­lah’ı şehit etmek üzere gittiğini öğrenen Nuaym (r.a.) vazgeçir­meye çalıştı, ama dinletemedi. Sonunda vakit kazanmak için, “Kız kardeşin ve enişten de Müslüman oldu; önce onlara gitsene!” dedi. Ömer hiç beklemediği bu haber karşısında çok öfkelenmişti. Hemen yolunu değiştirdi, kız kardeşinin evine gitti.

Hz. Fâtıma ile eniştesi hiçbir şeyden habersiz, Hz. Habbab bin Eret’ten Kur’ân öğreniyorlardı. Ömer’in gelip kapıya dayandığını görünce endişeye kapıldılar. Kur’ân sayfalarını da, Hz. Habbab’ı da sakladılar. Sonra da kapıyı açtılar. Fakat Ömer, Kur’ân sesini işitmişti. İçeriye girer girmez, “İşitmiş olduğum ses ne idi?” diye sordu. Çok öfkeliydi. Sakladıklarını anlayınca, “İkinizin de Muhammed’in dinine girdiği, bana haber verildi.” dedi. Hz. Sâid daha fazla gizleyemedi, “Ey Ömer, gerçek dinin senin inandığın­dan başkası olduğunu hâlâ anlayamadın mı?” dedi. Hiç beklemediği bu sözler Ömer’i çileden çıkardı. Kan beynine sıçra­dı. Eniştesinin üzerine yürüdü. Onu tutup yere fırlattı ve rast gele vurmaya baş­ladı. Fâtıma (r.anha) kocasını kardeşinin elinden kurtarmaya çalışırken, Ömer ona da kuvvetli bir tokat vurdu. Tokadın şiddetinden yüzü parçalanan Fâtıma (r.anha) artık ölümü göze almıştı. Allah ve Resûl’ünün uğrunda ölmeyi büyük bir saadet olarak görüyordu. Zaten bir Müslüman için bundan daha güzel bir saadet olabi­lir miydi? Bütün gücüyle Ömer’e şöyle haykırdı:

“Sen kadın dövmekten utanmıyor musun?! Evet, Müslüman olduk. Allah ve Resûl’üne iman ettik. Biz inanıyoruz ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de Allah’ın Resûl’üdür. Artık elinden geleni yap, hiçbir şeyi geriye bırakma.”

Ömer, başını kaldırıp kız kardeşine baktığında yüzünün kanlar içerisinde ol­duğunu gördü. Yaptığına pişman oldu. Kalbi yumuşadı. “Biraz önce sizden işit­tiğim şeyi bana da verin, bir de ben bakayım.” dedi. Fakat Hz. Fâtıma, kardeşinin bir hakarette bulunmasından endişe ediyordu. “Senin ona bir hakarette bulun­mandan korkarız!” dedi. Ömer, korkmamalarını söyledi. Sonra da okuyup geri vereceğine dair yemin etti. Bu durum Hz. Fâtıma’yı ümitlendirdi. Kardeşinin Müslüman olacağını umdu. Tatlı bir sesle, “Kardeşim, sen Allah’a ortak koştu­ğun için pis sayılmaktasın. Hâlbuki bizim okuduğumuz şeye ancak temiz olan­lar el sürebilirler. Kalk önce bir yıkan.” dedi. Bunun üzerine gusletti. Fâtıma da (r.anha) Kur’ân sayfalarını getirip verdi. O sayfalarda Tâ Hâ Sûresi’nin bazı âyetleri yazılıydı. Ömer onları okudu, üzerinde derin derin düşündü. Yüzünde hidayet nurları parıldamaya başladı. “Bu ne şerefli, ne tatlı kelam! Bundan daha güzeli, daha tatlısı olamaz!” dedi. Ömer’in yumuşadığını hisseden Hz. Habbab da sak­landığı yerden çıktı. Ona iman telkininde bulundu. Sonra da birlikte Peygambe­rimizin yanına gittiler. Ömer, Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu.

Hz. Fâtıma, Hz. Ömer gibi birinin İslamiyet’le şereflenmesine sebep olduğu için kendini çok bahtiyar hissediyordu.

Fâtıma (r.anha), kocasıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Ömrünün sonuna kadar faziletli bir hayat yaşadı. Hz. Ömer’in bütün Müslümanların halifesi olduğunu ve adaletle idare ettiğini görmenin saadetini yaşadı. Kardeşinin halifeliği devrinde vefat etti.

Allah ondan razı olsun![1]


________________________________

[1]Sîre, 1: 366-371; Tabakât, 3: 267, 268.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#14
Fâtıma bint-i Esed (r.anha)

Fırsat buldukça iyilik etmeyi, imkân oldukça yardımda bulunmayı hangimiz is­temeyiz? Hele muhtaç olan kişi kimsesiz, mazlum ve bakıma muhtaç biriyse ba­zı zamanlar kendi ihtiyaçlarımızı unutur, onun isteklerini yerine getiririz. Ye­mez yedirir, giymez giydiririz. Yapabileceğimiz her türlü iyiliği eksik bırakma­yız. Ali’nin mübarek annesi Hz. Fâtıma da böyle bir ruha sahipti. Nüfusca ka­labalık bir yuvanın yükü kocası Ebû Tâlib ile kendisinin omuzundaydı. Ebû Tâlib, Kureyş’in sevilip sayılan bir şahsiyeti olmakla beraber, geçimini zor temin eden, fakir bir insandı. Babası Abdülmuttâlib ölünce sevgili yeğeni Muhammed (a.s.m.) kendisine emanet edilmişti.

Sekiz yaşındaki inci tanesi bu yetimin maddi himayesi amcasının üzerindeydi, fakat her şeyden önce bir anne şefkatine, sımsıcak, müşfik bir kalbe muhtaçtı. İşte, Hz. Fâ­tı­ma bu mübarek yavruya annesini aratmamak için olanca gayreti­ni sarf ediyordu. Kendi çocuklarından önce onu yedirip içiriyor, kendi öz evla­tlarından önce bu kutsi emanetin elbisesini giydiriyor, saçını tarıyordu. Dahası, onun en çok muhtaç olduğu yakın ilgiyi, anneliği ona tattırıyordu. Bu minval üzere Sevgili Peygamberimiz, kendi yuvasını ku­runcaya kadar amcasının ve yengesinin himayesinde kalmıştı.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) peygamberlikle vazifelendirildiğinde müşriklerin akıl al­maz işkencelerine maruz kalmıştı. Bu durum Hz. Fâtıma’yı çok üzüyor, kalbini hicrana boğuyordu. Ebû Tâlib’le birlikte onu himaye ediyor, acılarını unuttur­mak için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Bir müddet sonra da Müslüman ol­du. Annesi kadar sevdiği birinin Müslüman olması Re­sû­lul­lah’ı memnun etti, acılarını unutturdu.

Hz. Fâtıma, Medine’ye hicret ederek Allah yolunda Muhacir olma saadetini kazandı. Fakat onun saadetine saadet katan asıl hadise hiç şüphesiz, Re­sû­lul­lah’ın “benden bir parça” dediği sevgili kızı Hz. Fâtıma’ya kayınvalide olmasıydı. Bunu kendisi için büyük bir bahtiyarlık addediyor, Hz. Fâtıma’yı üzmemek için azami gayret sarf ediyordu. Evde iş bölümü yapmışlardı. Her ikisi de kendileri­ne düşen vazifeyi en iyi şekilde yapıyorlar, bu arada birbirlerine de yardımcı oluyorlardı. Gelinin kaynanaya, kaynananın da geline karşı nasıl davranması gerektiğinin en canlı misallerini yaşıyorlardı. Onların sevgi ve saygı içerisinde geçinmeleri hem Re­sû­lul­lah’ı hem de Hz. Ali’yi çok sevindiriyordu.

Peygamberimiz (a.s.m.), Fâtıma bint-i Esed’e (r.anha) karşı olan vefa borcunu, yaptığı iyiliklere karşı kadirbilirliğini her fırsatta gösteriyordu. Devamlı ziyare­tine gidiyor, gözetiyor, hâlini hatırını soruyor, çeşitli yardımlarda bulunuyor­du. Her evladın annesine yapması gereken hizmetin daha fazlasını yapıyordu. Ona “anne” diye hitap ediyor, “anne” diyerek anıyor, yâd ediyordu.

Peygamberimizin Medine’ye yerleşmesinin üzerinden dört sene geçmişti… Her zaman yüzünde sürur ve saadet çiçekleri açan Sevgili Peygamberimiz o gün mahzundu. Hüznünün kaynağını kendisi şöyle ifade ediyordu:

“Bugün annem vefat etti!”

Bu mübarek hanım, risalet güneşini evinde barındıran, daha sonra da ona ilk iman edenlerin arasında bulunan, Medine’ye hicret başlayınca da Peygamber gölgesinden uzak kalmaya dayanamayıp yurdunu yuvasını terk ederek gurbete çıkan Fâtıma bint-i Esed’den (r.a.) başkası değildi.

Peygamberimiz (a.s.m.) gömleğini çıkarıp verdi ve kefen yapılmasını istedi. Cenaze namazını da kendisi kıldırdı. Sonra Hz. Fâtıma’nın naaşı kabre kondu. Kabir genişti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) kabre indi, bir müddet kabirde uzandı. Sonra çıktı. Gözleri yaşarmıştı. Yaşlar kabre damlıyordu. Peygamberimizin bu davra­nışı, ona duyduğu yakınlığın mücessem bir misaliydi. Aynı zamanda bir iltifattı. Çünkü Re­sû­lul­lah’ın mübarek vücutlarının temas ettiği kabir, cennet bahçele­rinden birisi olurdu.

Sahabiler, Peygamberimizin bu alakasından dolayı sordular: “Yâ Re­sû­lal­lah, biz bu hanıma gösterdiğiniz samimi alakayı başkalarına gösterdiğinize şahit ol­madık.”

Peygamberimiz (a.s.m.), onların merakını şöyle giderdi:

“O benim annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocukları­nın üstleri başları tozlu topraklı dururken önce benim saçımı başımı tarar, gül yağıyla yağlardı.

“O benim annemdi. Amcam Ebû Tâlib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan başka bir kadına rastlamadım. Ona cennet elbiselerinden giydi­rilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim. Kabir hayatı kendisine kolay ve rahat gelsin diye de bir müddet kabrinde uzandım.”

Hz. Fâtıma’nın üzerine toprak atıldıktan sonra Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sevgili an­nesi için şu duayı yaptı:

“Allah sana merhamet etsin ve seni hayırla mükâfatlandırsın! Anneciğim, Al­lah sana rahmet etsin! Annemden sonra bana annelik yaptın. Kendin aç kalır, be­ni doyururdun. Kendin giymez, beni giydirirdin. En iyi nimetleri kendin yemez, bana tattırırdın. Bunu da ancak Allah rızası için ve ahiret yurdunu umarak ya­pardın.

“Allah hem dirilten, hem de öldürendir. Allah’ım, annem Fâtıma bint-i Esed’i affet, kabrini genişlet! Ben Resûlünün ve benden önceki peygamberlerinin hak­kı için duamı kabul buyur, ey merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Al­lah!”

Biraz sonra da Re­sû­lul­lah (a.s.m.) tebessüm buyurdu ve orada bulunanlara şu müjdeyi verdi:

“Cebrâil (a.s.), ‘Bu kadın, cennetliklerdendir.’ diye bana haber verdi. Ayrıca Yüce Allah, meleklerinden 70 binine, bu kadının cenaze namazını kılmaları­nı emretti. Melekler de onun cenaze namazını kıldılar.”[1]


_____________________________________

[1]Üsdü’l-Gàbe, 5: 517; Müstedrek, 3: 108; Hz. Muhammed ve İslamiyet, 4137; Tabakât, 8: 222.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#15
Hamne bint-i Cahş (r.anha)

Hz. Hamne, Peygamberimizin halası Ümeyme bint-i Abdülmuttâlib’in kızıy­dı. Aynı zamanda müminlerin annelerinden Zeyneb bint-i Cahş’ın (r.anha) kardeşi olduğundan Re­sû­lul­lah’ın baldızı olma şerefini kazanmıştı. İslamiyet’in ilk yıllarında Müslüman olmuştu. Peygamberimize bütün kalbiyle bağlıydı. Bü­yük sahabilerden Mus’ab bin Ümeyir (r.a.) ile evliydi. Aile hayatlarında İslam prensipleri hâkimdi. Birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı.

Hz. Mus’ab, Uhud Savaşı’na katılmış, çok büyük kahramanlıklar göstermişti. Neredeyse büyük bir zafer kazanılacaktı. Fakat Re­sû­lul­lah’ın yerleştirdiği okçu­ların yerlerini terk etmesi üzerine, savaşın akışı değişti. Müslümanlar mağlup duruma düştüler. “Re­sû­lul­lah’ın şehit edildiği” şayiası yayıldı.

Medine’de bulunan kadın sahabiler bunu haber alır almaz cepheye koştular. Bunlar arasında Mus’ab bin Ümeyir’in hanımı Hamne bint-i Cahş da (r.a.) vardı. Bu hanımlar Re­sû­lul­lah’ın sıhhat haberini alınca çok sevindiler.

Fakat Hz. Mus’ab bu savaşta şehit olmuştu. Ayrıca Hz. Hamne’nin kardeşi Abdullah bin Cahş (r.a.) ve dayısı Hz. Hamza da (r.a.) şehadet mertebesini ka­zanmıştı. Bu haberi Hamne’ye, Peygamber Efendimiz vermek istiyordu. Ham­ne yanına geldiğinde, “Ey Hamne, sabret ve Allah’tan sevabını bekle!” buyurdu. Hamne (r.anha), “Kimin için sabredeyim, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Peygamberi­miz, “Dayın Hamza için.” buyurdu. Hz. Hamne kadere teslim olmuş biriydi. “Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz. Allah ona rahmet ve mağfiret et­sin, onu şehitlik sevabıyla sevindirsin ve müjdelesin!” dedi.

Peygamberimiz tekrar, “Ey Hamne, sabret ve Allah’tan sevabını bekle.” bu­yurdu. Hz. Hamne, “Kimin için sabredeyim, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Kardeşin için.” buyurdu. Hz. Hamne yine sabır ve metanet içerisinde, “Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz. Allah ona rahmet ve mağfi­ret etsin, onu şehitlik sevabıyla müjdelesin ve sevindirsin!” dedi.

Peygamberimiz yine, “Ey Hamne, sabret ve mükâfatını Allah’tan bekle!” bu­yurdu. Hamne (r.anha) merakla, “Kim için sabredeyim, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sor­du.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Mus’ab bin Ümeyir için.” buyurunca, şimdiye ka­dar sabır ve metanetini hiç bozmayan Hamne (r.anha) birden değişti. Yetim kalan çocuklarını düşündü. “Vay benim başıma gelenlere!” diye ağlamaya başladı. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Hiç şüphesiz, kadının yanında beyinin ayrı bir değeri vardır. Hamne dayısı­nın, kar­deşinin ölümüne dayanabildi; fakat kocasının vefatını duyunca meta­netini koruyamadı.”[1]

Hz. Hamne, kocası için aynı sabrı gösterememiş olmakla beraber, kadere iti­raz da etmedi. Re­sû­lul­lah’ın dua ve tesellisi ile sakinleşti.

Hamne (r.anha), daha sonra cennetle müjdelenen 10 sahabiden Talha bin Ubey­dul­lah ile (r.a.) evlendi. Onunla da mesut bir hayat yaşadılar. “Muhammed ve İmrân isminde iki çocukları dünyaya geldi.


_____________________________

[1]Sîre, 3: 104.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#16
Halime (r.anha)

Mekke’nin havası yeni doğan çocuklara yaramıyordu. Sıhhatli ve gürbüz büyü­melerine mâniydi. Bu sebeple çocuklarının sıhhatli yetişmesini isteyen bazı ai­leler onları çölde yaşayan sütanneye veriyorlardı. Çünkü hem çölün havası gü­zel, suyu temiz ve tatlı idi, hem de orada yetişen çocuklar Arapça’yı daha düzgün bir şekilde konuşuyordu.

Sütanne olacak kadınlar yılda iki kez Mekke’ye gelirler, küçük çocukları ala­rak yurtlarına götürürlerdi. Peygamberimizin dünyaya teşrif etmesinden he­men sonra, Benî Sa’d kabilesine mensup kadınlar, beyleriyle birlikte Mekke’ye geldiler. Bunlardan biri de Hz. Halime’ydi. Halime’nin bindiği hayvan zayıf ve topal olduğu için, arkadaşlarından geriye kalmıştı. O, Mekke’ye girdiğinde ka­dınların hemen hepsi emzirecek bir çocuk bulmuş, sevinç içerisinde yurtlarının yolunu tutmuşlardı bile.

Abdülmüttâlib de sevgili torunu Peygamberimizi bir sütanneye vermeyi çok istiyordu. Fakat kadınlardan kime teklif ettiyse, “Yetimdir.” diyerek almaya ya­naşmadılar. Hiç kimse bu çocuk hürmetine berekete kavuşacaklarını hayal bile edemiyordu. Re­sû­lul­lah’ın dedesi çaresizlik içerisinde dolaşırken, emzirecek bir çocuk bulamamanın üzüntüsünü kalbinde hisseden Halime ile karşılaştı. “Sen hangi kabiledensin?” diye sordu. Hz. Halime, “Benî Sa’d kabilesinden.” cevabı­nı verdi. Abdülmüttâlib, ona ismini sordu. Halime olduğunu öğrenince gülüm­sedi ve “Çok güzel! Sa’d ve hilim iki haslettir ki, dünyanın hayrı da, ahiretin iz­zet ve şerefi de bunlara bağlıdır. Ey Halime, benim yanımda yetim bir çocuk var. Diğer kadınlar, ‘Biz götüreceğimiz çocukların babalarından faydalanmayı umuyoruz; yetimi alıp da ne yapacağız?!’ diyerek onu almak istemediler. Bari sen bunu al. Belki onun yüzünden mutluluğa erersin.” dedi. Halime (r.anha) biraz ilerde bulunan kocasına danışmak için müsaade isteyip kocasının yanına gitti. Kocası da, “Almanda bir mahzur yok. Belki onun yüzünden berekete kavuşu­ruz.” dedi. Halime, hiç olmazsa bir çocuk bulabilmiş olmanın sevinciyle Pey­gamberimizin dedesinin yanına geldi. Çocuğu almak istediğini söyledi. Abdülmüttâlib buna çok sevindi. Onu Hz. Âmine’nin yanına götürdü. Âmine, Halime’yi, “Hoş geldin, safa geldin!” diyerek karşıladı. Birlikte Re­sû­lul­lah’ın uyudu­ğu odaya gittiler.

Peygamberimiz beyaz bir kundağa sarılmıştı. Altına da yeşil bir kumaş seril­mişti. Sırtüstü yatmış, mışıl mışıl uyuyor, etrafa misk gibi kokular yayıyor­du.

Hz. Halime, Peygamberimizi görünce güzelliğine ve sevimliliğine hayran kaldı. Böyle bir çocuğu yanına aldığı için çok sevinçliydi. Peygamberimizi ku­cağına aldı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sütannesine gülümsedi. Halime de onu öptü. Sevinçliydi. Hz. Âmine ise, üzgündü. Yavrusu ancak birkaç gün yanında kala­bilmişti. Hasretine nasıl dayanacaktı? Fakat sevgili oğlunun sıhhatli büyümesi için buna mecbur olduğunu düşünerek teselli buldu.

Hz. Halime, Peygamberimiz kucağında olduğu hâlde, kocasının yanına geldi. Sonra sağ memesini Peygamberimize, sol memesini de oğluna verdi. Emdiler ve uyudular. Bundan böyle Re­sû­lul­lah (a.s.m.) hep sağ memeden emecek, sol memeyi hiç almayacaktı.

Hz. Halime’nin sütü çok azdı. Daha önce kendi oğluna bile yetmiyor, çocuk açlıktan ağlayıp duruyordu. Şimdi her ikisinin de doyduğunu görünce sevindi­ler. Hemen sonra, daha önce çok az sütü olan devenin memelerinin de sütle dol­duğunu görünce sevinçleri bir kat daha arttı. Halime’nin kocası, “Ey Halime, bilmiş ol ki sen mübarek ve uğurlu bir çocuk almışsın!” dedi. Gerçekten de bun­dan böyle bu aileyle birlikte Sa’doğulları kabilesi, kuraklıktan kıtlıktan kurtu­lup bolluk ve berekete kavuşacaktı.

Bütün hazırlıklarını tamamlayan Hz. Halime ve kocası biraz sonra yola çıktı­lar. Bu arada binek hayvanlarında büyük bir değişikliğin olduğunu gördüler. Gelirken çok gerilerde kalan merkep, sonradan çıktığı hâlde kafilenin bütün hayvanlarını geride bırakıyordu. Diğer kadınlar bunu görünce şaşırıp kaldılar, “Ey Halime, başına rahmet yağsın! Yoksa bu merkep gelirken bindiğin hayvan değil mi?! Dur da bizi bekle!” diyerek, şaşkınlıklarını ifade ettiler. Yorucu bir yolculuktan sonra kafile, yurtlarına vardı.

O yıl Sa’doğulları yurdunda büyük bir kuraklık hâkimdi. Hayvanların yayılıp karınlarını doyurabilecekleri hiçbir otlak yoktu. Bu yüzden, koyunlar sabahle­yin ayrıldıkları gibi akşamleyin aç olarak eve dönüyorlardı. Hayvanlar iyice cı­lızlaşmışlardı. Fakat Hz. Halime bolluk ve berekete mazhar olmuştu. Diğerle­rinden farklı olarak koyunları da akşamleyin eve karınları doymuş, memeleri sütle dolmuş bir şekilde dönüyordu. Bu durum kabile halkının dikkatini çek­mişti. Çobanlarına çıkışıyorlar, “Yazıklar olsun size! Siz de bizim koyunlarımızı, Halime’nin çobanının koyunlarını otlattığı yerde otlatsanıza…” diyorlardı.

Halime ve kocası, bu bolluk ve iyiliğe, yetim diye kimsenin almaya yanaşma­dığı çocuk yüzünden kavuştuklarını biliyor, şükrediyorlardı. Günler böylece geçti.

Peygamberimiz (a.s.m.) gün geçtikçe gelişiyor, gürbüzleşiyordu. Onun ço­cukluğu da diğer çocuklara benzemiyordu. Daha sekiz aylıkken konuşuyor, ko­nuşulanı da dinliyordu. Dokuz aylıkken çok düzgün bir şekilde konuşmaya baş­lamıştı. 10 aylık olunca ok atmaya başlamış, iki yaşına geldiğinde ise gösterişli bir çocuk olmuştu. Artık sütten de kesilmişti. Onun sütten kesilmesi Hz. Halime’yi de, kocasını da derinden üzdü. Onun yüzünden hayır ve berekete nail ol­dukları için bir müddet daha yanlarında kalmasını çok istiyorlardı. Fakat artık onu yanlarında tutamazlardı. Annesine teslim etmeleri gerekiyordu. Bir gün yanlarına aldılar ve Mekke’ye gittiler. Hz. Âmine birden ciğerparesini karşısında görünce çok heyecanlandı. Ne kadar da büyümüş, gürbüzleşmişti! Artık bundan sonra hep beraber olacaklarını düşünüyor, seviniyordu. Fakat Hz. Halime, Peygamberimizin annesine, “Oğulcuğumu büyüyünceye kadar yanım­da bıraksan iyi olur. Onun Mekke vebasına tutulmasından korkarım!” dedi. Hz. Âmine, oğlunun hasta olmasını düşünmek bile istemiyordu. Artık hasretine ra­zıydı. Yeter ki biricik oğlu hastalanmasındı. Bu düşünceyle Hz. Halime’nin tek­lifini kabul etti. Böylece Peygamberimiz bir müddet daha Benî Sa’d yurdunda kalmak üzere Mekke’den ayrıldı.

Peygamberimiz sütannesinin yanında, sütkardeşi Abdullah ile birlikte ko­yun otlatacak kadar büyümüştü. Bir gün yine evin arkasında yeni doğan kuzula­rın yanında bulundukları bir sırada, iki kişi geldi, Peygamberimizi yere yatırdı. Sonra da göğsünü açarak kalbini yardılar. Kan pıhtısına benzer bir şeyi çıkara­rak, “Bu, sende bulunan şeytana ait bir şeydi.” dediler.

Re­sû­lul­lah’ın sütkardeşi Abdullah, bu iki yabancının sevgili kardeşine yaptıkları şe­yi görünce çok korktu. Koşarak eve geldi ve anne-babasına, “Koşun, Kureyşli kardeşim öldürüldü!” diye bağırdı. Onun bu feryadı üzerine karı-koca hemen dışarı fırladılar, Re­sû­lul­lah’ın bulunduğu yere doğru koştular. Peygam­berimiz ayakta idi. Yüzü sararmıştı. Fakat gülümsüyordu. “Yavrum sana ne ol­du?” diye sordular. Peygamberimiz, “Beyaz elbiseli iki kişi gelip beni yere ya­tırdı. Sonra da karnımda bilmediğim bir şeyi aradılar.” cevabını verdi. Hz. Hali­me ile kocası çok korkmuşlardı. Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelmesinden endişe edi­yorlardı. Hâris, Halime’ye, “Halime, ben bu çocuğun başına bir felaket gelme­sinden korkuyorum! Başına bir şey gelmeden önce onu götür, ailesine teslim et!” dedi. Halime de hiç vakit geçirmeden Peygamberimizi alıp Mekke’ye götür­dü. Fakat Mekke’de onu bir ara kaybetti. Buna çok üzüldü. Bütün aramalara rağmen bulamadı. Hemen Abdülmuttâlib’e gitti. Üzüntü içerisinde durumu haber verdi. O da birkaç kişiyle birlikte onu aramaya çıktı. Nihayet Peygamberimiz bulun­du.

Hz. Âmine, oğlunu tekrar gördüğüne sevinmiş, hemen geri getirilmesine ise bir mana verememişti. Halime’ye, “Çocuğu niçin getirdin? Onu yanında tutmak için ısrar edip durmuştun!” dedi. O da, “Artık oğulcuğumu Allah büyüttü. Ben üzerime düşeni yapmış bulunuyorum. Onun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum! Sana getirip sağ salim teslim etmek istedim.” cevabını verdi.

Aradan yıllar geçti, Peygamberimizin annesi, dedesi vefat etti. Peygamberi­miz de artık büyüyüp evlendi. Zaman zaman Hz. Halime’yi görürdü. Sütannesi­ne karşı derin bir sevgi beslerdi. Onu gördükçe “Anneciğim, anneciğim!” der, saygı gösterirdi. Hemen üzerindeki fazla elbiseyi çıkarır, onun altına serer, bir ihtiyacı varsa derhâl yerine getirirdi. Bir gün Halime onu ziyarete gelmişti. Sa’doğulları yurdunda yine kıtlık olduğunu, hastalıktan hayvanların kırıldığını söy­ledi. Peygamberimizin ona verebilecek fazla bir şeyi yoktu, fakat Hz. Hatice validemiz sevgili beyinin sütannesini boş olarak göndermeye gönlü razı olma­dı. 40 koyun ile 1 deve verdi. Hz. Halime bu ikram karşısında memnuniyetini bildirdi. Sevinç içerisinde evine döndü.

Sonraki yıllarda Müslüman olarak sahabiye olma şerefini kazanan Hz. Hali­me, Cennetü’l-Baki Kabristanı’na defnedilmiştir.

Allah ondan razı olsun![1]


_______________________________________

[1]Tabakât, 1: 110; Üsdü’l-Gàbe, 5: 427
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#17
Fâtıma bint-i Hattab (r.anha)

Peygamberimiz henüz açıktan davete başlamamıştı. Kendisine iman etme bah­tiyarlığına eren sahabilerin sayısı 10’u bulmuştu. Bunlardan biri de Hz. Ömer’in kız kardeşi Fâtıma idi. Hz. Fâtıma, Sâid bin Zeyd ile evliydi. Kocası da kendisi gibi iman nurunu tatmıştı. Karı-koca birlikte ibadet ediyorlar, Kur’ân öğreniyorlardı. Öyle ki, Hz. Sâid, sağlığında cennetle müjdelenmiş 10 sahabiden biri olma bahtiyarlığını kazandı.

Hz. Fâtıma ve kocası, Allah ve Resûl’ü yoluna baş koymuş iki fedai iken, Ömer, Peygamberimizin amansız düşmanıydı. Müşrik güruhun tarafındaydı. Kız kar­deşi ile eniştesinin Müslüman olduğundan ise haberi yoktu.

Bütün işkence ve baskıya rağmen Müslümanların sayısının gün geçtikçe art­ması müşrikleri çileden çıkarıyordu. Buna mutlaka bir çare bulmak gerektiğine inanıyorlardı. Çözümü Peygamberimizin mübarek cesedini ortadan kaldırmak­ta buldular. Hemen bir plan yaptılar. Ömer de oradaydı. Bu vazifeyi üzerine al­dı. Müşrikler derin bir nefes aldılar; çünkü Ömer güçlü kuvvetli biriydi, üzeri­ne aldığı bir işi mutlaka yapardı. Artık meseleye hallolmuş gözüyle bakıyorlar­dı.

Hattab’ın oğlu Ömer vakit geçirmeden kılıcını kuşandı. Üzerine aldığı men­fur görevi yerine getirmek için harekete geçti. Yolda akrabası Nuaym bin Ab­dullah ile karşılaştı. Abdullah da Müslüman olmuştu, fakat Ömer bilmiyordu. Onun Re­sû­lul­lah’ı şehit etmek üzere gittiğini öğrenen Nuaym (r.a.) vazgeçir­meye çalıştı, ama dinletemedi. Sonunda vakit kazanmak için, “Kız kardeşin ve enişten de Müslüman oldu; önce onlara gitsene!” dedi. Ömer hiç beklemediği bu haber karşısında çok öfkelenmişti. Hemen yolunu değiştirdi, kız kardeşinin evine gitti.

Hz. Fâtıma ile eniştesi hiçbir şeyden habersiz, Hz. Habbab bin Eret’ten Kur’ân öğreniyorlardı. Ömer’in gelip kapıya dayandığını görünce endişeye kapıldılar. Kur’ân sayfalarını da, Hz. Habbab’ı da sakladılar. Sonra da kapıyı açtılar. Fakat Ömer, Kur’ân sesini işitmişti. İçeriye girer girmez, “İşitmiş olduğum ses ne idi?” diye sordu. Çok öfkeliydi. Sakladıklarını anlayınca, “İkinizin de Muhammed’in dinine girdiği, bana haber verildi.” dedi. Hz. Sâid daha fazla gizleyemedi, “Ey Ömer, gerçek dinin senin inandığın­dan başkası olduğunu hâlâ anlayamadın mı?” dedi. Hiç beklemediği bu sözler Ömer’i çileden çıkardı. Kan beynine sıçra­dı. Eniştesinin üzerine yürüdü. Onu tutup yere fırlattı ve rast gele vurmaya baş­ladı. Fâtıma (r.anha) kocasını kardeşinin elinden kurtarmaya çalışırken, Ömer ona da kuvvetli bir tokat vurdu. Tokadın şiddetinden yüzü parçalanan Fâtıma (r.anha) artık ölümü göze almıştı. Allah ve Resûl’ünün uğrunda ölmeyi büyük bir saadet olarak görüyordu. Zaten bir Müslüman için bundan daha güzel bir saadet olabi­lir miydi? Bütün gücüyle Ömer’e şöyle haykırdı:

“Sen kadın dövmekten utanmıyor musun?! Evet, Müslüman olduk. Allah ve Resûl’üne iman ettik. Biz inanıyoruz ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de Allah’ın Resûl’üdür. Artık elinden geleni yap, hiçbir şeyi geriye bırakma.”

Ömer, başını kaldırıp kız kardeşine baktığında yüzünün kanlar içerisinde ol­duğunu gördü. Yaptığına pişman oldu. Kalbi yumuşadı. “Biraz önce sizden işit­tiğim şeyi bana da verin, bir de ben bakayım.” dedi. Fakat Hz. Fâtıma, kardeşinin bir hakarette bulunmasından endişe ediyordu. “Senin ona bir hakarette bulun­mandan korkarız!” dedi. Ömer, korkmamalarını söyledi. Sonra da okuyup geri vereceğine dair yemin etti. Bu durum Hz. Fâtıma’yı ümitlendirdi. Kardeşinin Müslüman olacağını umdu. Tatlı bir sesle, “Kardeşim, sen Allah’a ortak koştu­ğun için pis sayılmaktasın. Hâlbuki bizim okuduğumuz şeye ancak temiz olan­lar el sürebilirler. Kalk önce bir yıkan.” dedi. Bunun üzerine gusletti. Fâtıma da (r.anha) Kur’ân sayfalarını getirip verdi. O sayfalarda Tâ Hâ Sûresi’nin bazı âyetleri yazılıydı. Ömer onları okudu, üzerinde derin derin düşündü. Yüzünde hidayet nurları parıldamaya başladı. “Bu ne şerefli, ne tatlı kelam! Bundan daha güzeli, daha tatlısı olamaz!” dedi. Ömer’in yumuşadığını hisseden Hz. Habbab da sak­landığı yerden çıktı. Ona iman telkininde bulundu. Sonra da birlikte Peygambe­rimizin yanına gittiler. Ömer, Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu.

Hz. Fâtıma, Hz. Ömer gibi birinin İslamiyet’le şereflenmesine sebep olduğu için kendini çok bahtiyar hissediyordu.

Fâtıma (r.anha), kocasıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Ömrünün sonuna kadar faziletli bir hayat yaşadı. Hz. Ömer’in bütün Müslümanların halifesi olduğunu ve adaletle idare ettiğini görmenin saadetini yaşadı. Kardeşinin halifeliği devrinde vefat etti.

Allah ondan razı olsun![1]


________________________________

[1]Sîre, 1: 366-371; Tabakât, 3: 267, 268.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#18
Fâtıma bint-i Esed (r.anha)

Fırsat buldukça iyilik etmeyi, imkân oldukça yardımda bulunmayı hangimiz is­temeyiz? Hele muhtaç olan kişi kimsesiz, mazlum ve bakıma muhtaç biriyse ba­zı zamanlar kendi ihtiyaçlarımızı unutur, onun isteklerini yerine getiririz. Ye­mez yedirir, giymez giydiririz. Yapabileceğimiz her türlü iyiliği eksik bırakma­yız. Ali’nin mübarek annesi Hz. Fâtıma da böyle bir ruha sahipti. Nüfusca ka­labalık bir yuvanın yükü kocası Ebû Tâlib ile kendisinin omuzundaydı. Ebû Tâlib, Kureyş’in sevilip sayılan bir şahsiyeti olmakla beraber, geçimini zor temin eden, fakir bir insandı. Babası Abdülmuttâlib ölünce sevgili yeğeni Muhammed (a.s.m.) kendisine emanet edilmişti.

Sekiz yaşındaki inci tanesi bu yetimin maddi himayesi amcasının üzerindeydi, fakat her şeyden önce bir anne şefkatine, sımsıcak, müşfik bir kalbe muhtaçtı. İşte, Hz. Fâ­tı­ma bu mübarek yavruya annesini aratmamak için olanca gayreti­ni sarf ediyordu. Kendi çocuklarından önce onu yedirip içiriyor, kendi öz evla­tlarından önce bu kutsi emanetin elbisesini giydiriyor, saçını tarıyordu. Dahası, onun en çok muhtaç olduğu yakın ilgiyi, anneliği ona tattırıyordu. Bu minval üzere Sevgili Peygamberimiz, kendi yuvasını ku­runcaya kadar amcasının ve yengesinin himayesinde kalmıştı.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) peygamberlikle vazifelendirildiğinde müşriklerin akıl al­maz işkencelerine maruz kalmıştı. Bu durum Hz. Fâtıma’yı çok üzüyor, kalbini hicrana boğuyordu. Ebû Tâlib’le birlikte onu himaye ediyor, acılarını unuttur­mak için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Bir müddet sonra da Müslüman ol­du. Annesi kadar sevdiği birinin Müslüman olması Re­sû­lul­lah’ı memnun etti, acılarını unutturdu.

Hz. Fâtıma, Medine’ye hicret ederek Allah yolunda Muhacir olma saadetini kazandı. Fakat onun saadetine saadet katan asıl hadise hiç şüphesiz, Re­sû­lul­lah’ın “benden bir parça” dediği sevgili kızı Hz. Fâtıma’ya kayınvalide olmasıydı. Bunu kendisi için büyük bir bahtiyarlık addediyor, Hz. Fâtıma’yı üzmemek için azami gayret sarf ediyordu. Evde iş bölümü yapmışlardı. Her ikisi de kendileri­ne düşen vazifeyi en iyi şekilde yapıyorlar, bu arada birbirlerine de yardımcı oluyorlardı. Gelinin kaynanaya, kaynananın da geline karşı nasıl davranması gerektiğinin en canlı misallerini yaşıyorlardı. Onların sevgi ve saygı içerisinde geçinmeleri hem Re­sû­lul­lah’ı hem de Hz. Ali’yi çok sevindiriyordu.

Peygamberimiz (a.s.m.), Fâtıma bint-i Esed’e (r.anha) karşı olan vefa borcunu, yaptığı iyiliklere karşı kadirbilirliğini her fırsatta gösteriyordu. Devamlı ziyare­tine gidiyor, gözetiyor, hâlini hatırını soruyor, çeşitli yardımlarda bulunuyor­du. Her evladın annesine yapması gereken hizmetin daha fazlasını yapıyordu. Ona “anne” diye hitap ediyor, “anne” diyerek anıyor, yâd ediyordu.

Peygamberimizin Medine’ye yerleşmesinin üzerinden dört sene geçmişti… Her zaman yüzünde sürur ve saadet çiçekleri açan Sevgili Peygamberimiz o gün mahzundu. Hüznünün kaynağını kendisi şöyle ifade ediyordu:

“Bugün annem vefat etti!”

Bu mübarek hanım, risalet güneşini evinde barındıran, daha sonra da ona ilk iman edenlerin arasında bulunan, Medine’ye hicret başlayınca da Peygamber gölgesinden uzak kalmaya dayanamayıp yurdunu yuvasını terk ederek gurbete çıkan Fâtıma bint-i Esed’den (r.a.) başkası değildi.

Peygamberimiz (a.s.m.) gömleğini çıkarıp verdi ve kefen yapılmasını istedi. Cenaze namazını da kendisi kıldırdı. Sonra Hz. Fâtıma’nın naaşı kabre kondu. Kabir genişti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) kabre indi, bir müddet kabirde uzandı. Sonra çıktı. Gözleri yaşarmıştı. Yaşlar kabre damlıyordu. Peygamberimizin bu davra­nışı, ona duyduğu yakınlığın mücessem bir misaliydi. Aynı zamanda bir iltifattı. Çünkü Re­sû­lul­lah’ın mübarek vücutlarının temas ettiği kabir, cennet bahçele­rinden birisi olurdu.

Sahabiler, Peygamberimizin bu alakasından dolayı sordular: “Yâ Re­sû­lal­lah, biz bu hanıma gösterdiğiniz samimi alakayı başkalarına gösterdiğinize şahit ol­madık.”

Peygamberimiz (a.s.m.), onların merakını şöyle giderdi:

“O benim annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocukları­nın üstleri başları tozlu topraklı dururken önce benim saçımı başımı tarar, gül yağıyla yağlardı.

“O benim annemdi. Amcam Ebû Tâlib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan başka bir kadına rastlamadım. Ona cennet elbiselerinden giydi­rilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim. Kabir hayatı kendisine kolay ve rahat gelsin diye de bir müddet kabrinde uzandım.”

Hz. Fâtıma’nın üzerine toprak atıldıktan sonra Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sevgili an­nesi için şu duayı yaptı:

“Allah sana merhamet etsin ve seni hayırla mükâfatlandırsın! Anneciğim, Al­lah sana rahmet etsin! Annemden sonra bana annelik yaptın. Kendin aç kalır, be­ni doyururdun. Kendin giymez, beni giydirirdin. En iyi nimetleri kendin yemez, bana tattırırdın. Bunu da ancak Allah rızası için ve ahiret yurdunu umarak ya­pardın.

“Allah hem dirilten, hem de öldürendir. Allah’ım, annem Fâtıma bint-i Esed’i affet, kabrini genişlet! Ben Resûlünün ve benden önceki peygamberlerinin hak­kı için duamı kabul buyur, ey merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Al­lah!”

Biraz sonra da Re­sû­lul­lah (a.s.m.) tebessüm buyurdu ve orada bulunanlara şu müjdeyi verdi:

“Cebrâil (a.s.), ‘Bu kadın, cennetliklerdendir.’ diye bana haber verdi. Ayrıca Yüce Allah, meleklerinden 70 binine, bu kadının cenaze namazını kılmaları­nı emretti. Melekler de onun cenaze namazını kıldılar.”[1]


_____________________________________

[1]Üsdü’l-Gàbe, 5: 517; Müstedrek, 3: 108; Hz. Muhammed ve İslamiyet, 4137; Tabakât, 8: 222.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#19
Esmâ bint-i Yezîd (r.anha)

Peygamberimizin asrı bir ilim ve irfan asrıydı. Yüce Nebi’nin etrafında saf saf olan sahabiler, o ilim deryasından feyiz alıyorlardı. Bu büyük insanlar, günlük hayatta karşılaştıkları meselelerin hallini Re­sû­lul­lah’tan talep ediyorlar, çeşitli sualler soruyorlardı. Sadece erkekler değil, kadınlar da Peygamber Efendimi­zin huzur-u saadetlerine gelerek müşkillerini arz ediyorlardı. Çünkü onlar, hayânın dini öğrenmeye mâni olmaması gerektiğini biliyorlardı. Dini öğren­mek hususunda utangaçlık gösterilemezdi.

İşte, Peygamberimize sorduğu suallerle, bilhassa kadınlarla ilgili birçok me­selenin açıklanmasına vesile olan kadınlardan birisi de Esmâ bint-i Yezîd’dir (r.anha).

Hz. Esmâ, Ensar kadınlarındandı. Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicret et­tiğinde Ensar kadınlarından “ölüye feryat edercesine ağlamamak, cenazenin pe­şinden gitmemek, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık ve zina yapma­mak ve çocuklarını öldürmemek” üzere söz almıştı. Bu kadınların arasında Hz. Esmâ da vardı. Esmâ (r.a.) hayatı boyunca verdiği bu söze sadık kaldı. Diğer sahabi hanımlar gibi Hz. Esmâ da Re­sû­lul­lah’ı çok sever, gerektiğinde ona hizmet etmekten, imkânı ölçüsünde ikramda bulunmaktan geri durmazdı. Maddi durumu fazla müsait olmamasına rağmen eli açık ve cömert idi. Evde bu­lunan yiyecek ve içeceğini Allah’ın Resûl’üyle paylaşmaktan manevi bir lezzet alırdı. Bir gün Re­sû­lul­lah’ın mescitte akşam namazı kıldığını gördü. Hemen eve koştu. Biraz ekmekle kuru üzüm hazırladı. Peygamberimizi bekledi, mescitten çıktığında evine davet etti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu fedakâr sahabiyi kırmadı. Sa­habilerle birlikte mescitten çıkıp davetine icabet etti. Hz. Esmâ hazırladıkla­rını Re­sû­lul­lah’ın önüne koydu ve “Anam babam size feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Buyurunuz, yiyiniz.” dedi. Peygamber Efendimiz, Ashâbına “Buyurun, Bismil­lah!” dedi. Afiyetle ye­diler. Hz. Esmâ bu vakayı naklettikten sonra şöyle der:

“Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, gözlerimle gör­düm. 40 kişilik cemaat ne üzümü ne de ekmeği bitirebildiler. Yanımdaki su­dan da içtikten sonra ayrıldılar. Biz aile halkı hastalandıkça veya hayır ve bere­ket umdukça, Re­sû­lul­lah’ın ve sahabilerin içtiği bu kırbadan artan suyu içer, şifa bulurduk. Rızkımıza bereket gelirdi.”[1]

Hz. Esmâ zaman zaman Peygamberimizin Hane-i Saadet’ine gider, diğer ka­dınlarla birlikte Re­sû­lul­lah’ın sohbetinde bulunurdu. Peygamberimizin Hz. Âişe ile evlendiği gün diğer kadın sahabilerle birlikte Hz. Esmâ da orada bulunuyor­du. Bir ara Re­sû­lul­lah’a süt takdim ettiler. Peygamber Efendimiz sütten bir mik­tar içtikten sonra kâseyi Hz. Âişe’ye uzattı. Âişe validemiz utandığından almak istemedi. Bunun üzerine Hz. Esmâ şöyle dedi:

“Ya Âişe, Re­sû­lul­lah’ın ikramını geri çevirme. Al ve iç.”

Hz. Âişe, Peygambe­rimizin ikram ettiği sütü aldı, bir miktar içtikten sonra tekrar verdi. Peygamberi­miz bu defa da süt kâsesini Hz. Esmâ’ya uzattı. Hz. Esmâ kâseyi aldı, Re­sû­lul­lah’ın mübarek artığından içti.[2]

Hz. Esmâ, kadın sahabiler içerisinde açık sözlülüğü ve düzgün konuşması ile tanınıyordu. Bu sebeple “Hatibetü’n-nisâ” yani “Kadınların Hatibi” lakabıyla şöhret bulmuştu. Medineli kadınlar Peygamberimize bir şey sorup öğrenmek is­tediklerinde onu temsilci olarak gönderirlerdi. O da öğrenilmek istenilen şeyi gayet açık bir ifadeyle Re­sû­lul­lah’a arz ederdi.

Yine bir gün kadınlar, zihinlerini meşgul eden bir meseleyi öğrenmesi için Hz. Esmâ’yı temsilci seçtiler. Ondan Peygamberimize gitmesi bazı meseleleri dile getirmesi ricasında bulundular. Peygamberimizin huzuruna giren Hz. Esmâ, kendisine konuşmak için müsaade verilince, “Anam babam size feda olsun, ey Allah’ın Resûl’ü!” diyerek ona olan hürmet ve muhabbetini ifade ettikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:

“Ben, bazı kadınların size gönderdiği temsilciyim. Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hak sizi erkek ve kadınların hepsine peygamber göndermiş, biz de sana ve senin Rabb’ine iman etmişizdir. Biz kadınlar evlerimizde oturmakta, beylerimizin meşru isteklerini yerine getirmekteyiz. Erkekler ise Cuma namazı kılmak ve cemaate devam etmek, hastaları ziyaret ve cenazelere katılmak suretiyle, tekrar tekrar hacca gitmekle bizden üstün kılındılar. Bu sayılanlardan daha faziletlisi de Allah yolunda cihat etmektir. Bir erkek hac veya umre için yahut cihat mak­sadıyla yola çıktığı vakit, biz onların mallarını korur, elbiselerini temizler ve di­keriz. Çocuklarını büyütürüz. Bütün bu hizmetlerimizle biz, erkeklerin kazan­dığı hayra ortak olacak mıyız?”

Peygamberimiz (a.s.m.), Esmâ’nın konuşmasını dinledikten sonra yanındaki sahabilere, “Siz dinî bir sual soran kadınlar içerisinde bundan daha güzel konu­şan birini işittiniz mi?” buyurarak, onun zekâsını ve açık ifadesini takdir etti. Sonra da onun şahsında bütün mümin kadınlara şu müjdeyi verdi:

“Ey kadın, dinle ve temsilci olarak geldiğin kadınlara da anlat! Eğer bir kadın, kocasıyla iyi geçinir ve onun rızasını kazanırsa, bu saydığın faziletli amellerin hepsinde aynı sevabı elde eder.”[3]

Hz. Esmâ, Peygamberimizin bu cevabından sonra sevinç içinde oradan ay­rıldı. Bir an önce bu müjdeyi arkadaşlarına iletmek istiyordu. Hızlı adımlarla kadınların bulunduğu yere geldi. Re­sû­lul­lah’tan duyduklarını onlara aktardı. Bu müjdeyi alan her kadın âdeta bayram etti. Artık ev hizmetlerini bir yük olarak değil, kendilerine sevap kazandıran bir ibadet olarak görüyorlardı.

Zaman zaman Re­sû­lul­lah’ın sohbetinde bulunan ve peygamber mektebinden ders alan Esmâ (r.anha), 81 hadis rivayet etti. Bunlardan birisi şu mealde­dir:

“Peygamberimiz, Ashâbına, ‘Size insanların en hayırlısını haber vereyim mi?’ diye sordu. Onlar, ‘Evet yâ Re­sû­lal­lah.’ dediler. Peygamberimiz (a.s.m.), ‘Allah’ı zikreder hâlde gördükleriniz.’ buyurdu. Devamla, ‘Sizin en kötülerinizi haber vereyim mi? İşte onlar, Allah rızası için birbirlerini seven dostların arasını açan­lar, laf götürüp getirerek koğuculuk yapanlardır.’ buyurdu.”[4]

Bir diğer hadis de şu mealdedir:

“Oğlu İbrahim vefat edince Peygamber Efendimiz ağladı. Hz. Ebû Bekir ve­ya Ömer (r.a.), ‘Sen iki cihanda Allah’ın hakkına ve yüceliğine en çok riayet edensin.’ dedi. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah (a.s.m.) şöyle buyurdu: ‘Göz yaşarır, kalp ise mahzun olur. Biz Rabb’imizin razı olmayacağı bir sözü söylemeyiz. Eğer ölüm başa gelmesi kati bir hakikat olmasaydı ve geride kalan­lar da öncekilerin peşinden gitmeseydi, ey İbrahim, şimdikinden daha fazla üzülecektik.’“[5]

Zekâsının kuvveti kadar üstün cesaret ve şecaati ile de tanınan Hz. Esmâ, ya­ralıları tedavi etmek, gazilere su dağıtmak için Yermuk Savaşı’na katıldı. Bir ara eline geçirdiği bir çadır direğiyle savaş alanına daldı ve dokuz Rum askerini öl­dürdü.[6]

İslam davasının yayılması ve onu söndürmeye çalışanların cezalandırılması uğrunda hayatını fedadan çekinmeyen bu büyük İslam kadınının nerede ve han­gi tarihte vefat ettiği bilinmemektedir.

Allah ondan razı olsun!


__________________________________

[1]Tabakât, 8: 319-320.
[2]Müsned, 6: 458.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 5: 398.
[4]Müsned, 6: 459.
[5]İbni Mâce, Cenâiz: 53.
[6]Hayâtü’s-Sahâbe, 1: 442.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#20
Esmâ bint-i Ümeys (r.anha)

İslamiyet’in ilk yıllarıydı… Müşrikler dayanılmaz işkencelerle Müslümanları dinlerini terk etmeye, Müslüman olma temayülünde olanları da korkutup sindir­meye çalışıyorlardı. Fakat güçlerini imanlarından alan sahabiler zerre kadar taviz vermiyorlar, inançlarında sebat ediyorlardı.

Bu durum Peygamberimizi üzüyordu. Bir gün sahabilere, isterlerse Habeşis­tan’a hicret edebileceklerini söyledi. Bu teklif üzerine 15 kişilik bir grup Habe­şistan’a hicret etti. Habeş hükümdarı, Muhacirlere çok iyi davrandı, izzet ve ikramda bulundu. Peygamberimiz bunu haber aldığında çok sevindi, diğer Müslümanlara da hicret etme tavsiyesinde bulundu. Böylece 82’si erkek, 10’u kadın olmak üzere 92 kişi daha Allah yolunda yurtlarından yuvalarından ayrı­larak hicret ettiler.

İşte bunlardan biri de Hz. Esmâ bint-i Ümeys idi. Esmâ (r.anha), Peygamberimi­zin am­casının oğlu Hz. Câfer’le evliydi. Bu bahtiyar ailenin Habeşistan’da üç çocukları dün­yaya geldi. Hz. Esmâ ve Câfer (r.a.), diğer muhacirlerle bera­ber uzun müddet orada kaldılar. Hicret’in 7. yılında da Medine’ye hicret ettiler. Böylece “iki hicret” sevabı birden kazandılar.

Hz. Esmâ, Peygamberimizin hanımlarını sık sık ziyaret eder, onlarla sohbette bulunurdu. Bir gün yine bu maksatla Hz. Hafsa’nın ziyaretine gitmişti. Biraz sonra, Haf­sa’nın babası Hz. Ömer geldi. Hz. Esmâ’ya, “Biz sizi hicrette geçtik!” diye latife yaptı. Esmâ (r.anha) çok üzüldü. Hz. Ömer’e şu mukabelede bulun­du:

“Hayır yâ Ömer, öyle değil. Çünkü siz Re­sû­lul­lah’ın yanındaydınız. O aç olanlarınızı doyuruyor, cahillerinize de nasihat ediyordu. Fakat bizler düşman toprağındaydık. Bu da Allah ve Resûl’ü uğrundaydı.”

Bu arada Re­sû­lul­lah gel­di. Hz. Esmâ üzgündü. Hz. Ömer’in sözünü söyledi. Peygamberimiz (a.s.m.), onu sevindiren şu müjdeyi verdi:

“Ömer ve arkadaşlarının bir hicreti, sizin ise ey gemi yolcuları, iki hicretiniz vardır.”

Hz. Esmâ için Peygamberimizin bu müjdesinden daha büyük bir şey düşünülemezdi. Duygulandı. Sevinçten gözle­ri yaşardı.[1]

Hz. Esmâ bir şey yapacağı zaman onu mutlaka Peygamberimize sorar ve o meselede Re­sû­lul­lah’ın emri üzere hareket ederdi. Bir gün, “Yâ Re­sû­lal­lah, ço­cuklarıma nazar değiyor. Şifa niyetiyle birisine okutayım mı?” diye sordu. Pey­gamberimiz, “Evet, okut. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı, göz değme­si olurdu.” buyurdu.[2]

Hz. Esmâ’nın dokuz kız kardeşi vardı. Hepsi de Müslüman olmuştu. Peygamberimiz onlara “imanlı kız kardeşler” unvanını vermişti. Onlar bu unvanı çok sevdiklerinden, devamlı öyle çağrılmayı arzu ederlerdi.

Hz. Esmâ, Câfer’le (r.a.) birlikte örnek bir aile hayatı geçiriyordu. Bir eşin yapması gereken bütün vazifeleri eksiksiz olarak yerine getiriyor, saygıda ku­sur etmiyordu. Birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Günler böyle geçiyor­du.

Hicret’in 8. yılıydı… Peygamberimiz, Rumlarla savaşmak üzere bir ordu hazır­ladı. Ordunun başına Zeyd bin Hârise’yi (r.a.) kumandan tayin etmişti. O şehit edilirse kumandayı Hz. Câfer alacaktı.

Câfer (r.a.) hanımıyla vedalaştı, çocuklarını öptü, okşadı. Sonra da ayrıldı. Ordu Medine’den ayrılırken, Hz. Esmâ sanki bir daha hiç görüşmeyeceklerini hissediyordu.

Haftalar sonra İslam ordusu, Bizanslılarla Mute mevkiinde karşılaştı. Düş­man sayı ve silahça çok üstündü. Fakat Medine’den ayrılırken “şehit olma” dü­şüncesiyle yola çıkan mücahitler buna ehemmiyet vermediler. Kahramanca hücuma geçtiler. Büyük bir savaş oldu. Sonuçta zafer Müslümanlarındı. Fakat Hz. Câfer şehit düşmüştü. Vücudunda 90’ın üzerinde kılıç ve mızrak yarası vardı. Ayrıca iki kolu da kesilmişti.

Cenâb-ı Hak, Sevgili Habibine savaş meydanını olduğu gibi gösterdi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Câfer’in şehit düştüğünü, Cenâb-ı Hakk’ın kesilen kollarına bedel iki kanat verdiğini ve onlarla cennete uçtuğunu Ashâbına haber verdi. Bundan böyle Hz. Câfer, “Tayyar [Uçan]” ve “Zülcenâheyn [İki Kanatlı]” unvanıyla anıldı.[3]

Hz. Esmâ ve çocukları, Hz. Câfer’in yolunu gözlüyorlardı. Şehit olduğundan haberleri yoktu. Peygamber Efendimiz, Hz. Câfer’in evine gitti. Hz. Esmâ’dan çocukları sor­du. Hz. Esmâ çocukların ellerinden tutarak Peygamberimize getir­di. Yüzlerini yıkamış, saçlarını taramıştı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) onları bağrına bastı, öptü kokladı. Bu ara­da mübarek gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Onun bu hâli Esmâ’yı (r.anha) şüphelendirdi, “Anam babam size feda olsun! Ni­çin ağlıyorsunuz, yâ Re­sû­lal­lah? Yoksa Câfer ve arkadaşlarından size acı bir ha­ber mi geldi?” diye sordu.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Evet, onlar bugün şehit oldular.” buyurdu. Hz. Esmâ bu haber karşısında kendini tutamadı, ağlamaya ve dövünmeye başladı. Peygamberimiz (a.s.m.) onun bu hâlini hoş karşılamadı ve “Ey Esmâ, ağzından uygunsuz ve kaba söz kaçırma, göğsünü de dövme!” buyurdu.

Kadınlar Hz. Esmâ’nın başına toplandılar. Re­sû­lul­lah da kalkıp evine gitti. Hanımlarına, “Onlar yemek yapabilecek durumda değillerdir.” buyurdu, ye­mek yapıp Câfer’in evine göndermelerini söyledi. Bunun üzerine Hz. Câfer’in evine üç gün yemek yapılıp gönderildi. İslam tarihinde cenaze evine gönderilen ilk yemek bu oldu.[4]

Peygamberimiz (a.s.m.) üç günden sonra tekrar Hz. Câfer’in evine uğradı. Yetimleri himayesi altına almak istiyordu. Hz. Esmâ’yı sevindiren şu müjdeyi verdi:

“Bu günden sonra artık kardeşime ağlama. Bu çocukların geçim ve bakımı hakkında da hiç endişelenme. Dünyada ve ahirette onların velisi benim.”[5]

Hz. Esmâ altı ay kadar dul kaldı. Hz. Ebû Bekir, İslam davası uğrunda çile çek­miş bu kadını himayesi altına almak istiyordu. Ona evlenme teklifinde bulundu. Hz. Esmâ bu teklifi kabul etti. Böylece aile kendisine hayırlı bir hami buldu.

Peygamberimizin duasına mazhar olan ve “Amellerim içerisinde en güvendi­ğim şey bu duadır.” diyen Hz. Esmâ, birkaç tane de hadis rivayet etti. Bunlardan birisi şu mealdedir:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.) kendisini üzen bir durumla karşılaştığında veya sıkıntı ve keder geldiğinde ‘Benim Rabb’im Allah’tır. O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.’ derdi.”

Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra Hz. Ali’yle evlenen Hz. Esmâ (r.anha), Hicret’in 40. yılında vefat etti.

Allah ondan razı olsun!


_______________________________

[1]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 169.
[2]Tirmizî, Tıb: 17.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 1: 358.
[4]Tabakât, 8: 282; Sîre, 3: 477.
[5]Tabakât, 4: 37.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi


Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Sabit Konu A’dan Z’ye Sahabeler ALTAY FORUM 18 1,764 02-28-2019, 04:40 PM
Son Mesaj: ALTAY FORUM

Foruma Git: