yandex izleme
HANIM SAHABELER - Sayfa 3
Duyurular
[BD] GRAFİKER

Alımlarımız Başlamıştır

[BD] ARGE

Alımlarımız Başlamıştır

| AltayForum.web.tr forumda kalitenin yeni adresi herzaman sizinle...
Sitelerinizi Altayforum.web.tr farkıyla ücretsiz olarak tanıtma imkanı sunuyoruz.
Net Programlama dilleri ile aradığınız herşey burada yüzlerce proje örneği ile sizde .Net dillerinde başarıyı yakalayın.
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi
HANIM SAHABELER 993 VBCODER 28
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
HANIM SAHABELER
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#21
Esmâ bint-i Ebî Bekir (r.anha)

Sahabi hanımlar içinde bazı parlak şahsiyetler vardır. Bunlar Asr-ı Saadet’te her türlü zorluk ve sıkıntıya göğüs gererek İslam’ı öğrenmeye çalışmışlar, onunla hayatlarını şekillendirmişlerdi. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ da (r.anha) bu hanımlar arasında yer alıyordu. Hz. Ebû Bekir, kızlarından Hz. Âişe’yi Re­sû­lul­lah’a eş olabilecek bir şekilde yetiştirirken, Esmâ’nın da aynı iman hizmetinde yer alma­sı için büyük gayret göstermişti.

Hz. Esmâ’nın babasından aldığı bu iman dersi ve İslam edebi, hayatı boyunca ona kılavuz olacak, seçkin bir mevkie getirecekti.

Hz. Esmâ’nın ilk hizmeti hicret esnasında göründü. Peygamberimizle babası­na elinden gelen yardımı yapmak için çırpındı.

Peygamberimiz kendisine hicret izni verilince, müşriklerin gözleri önünden geçerek Hz. Ebû Bekir’in evine gitmiş, hicret edeceğini söylemiş ve kendisinin de yanında olacağını müjdelemişti. Hz. Esmâ da oradaydı. Babasının hicret gibi mühim bir hadisede Peygamberimizle birlikte olacağını öğrenince çok sevindi.

Hemen harekete geçti. Peygamberimizle babasına yol azığı hazırlanmasına yardımcı oldu. Biraz sonra gerekli azık hazırlandı. Fakat azık torbasını ve su ka­bını bağlamak için bir ip bulunamamıştı. Hz. Esmâ daha fazla bekleyemedi. He­men belindeki çok sevdiği kuşağı çıkardı, ortadan iki parçaya ayırdı. Bir parça­sıyla yemek kabının, diğeriyle de su kabının ağzını bağladı. Peygamberimiz (a.s.m.), Esmâ’nın bu candan alaka ve samimi davranışını seyrediyordu. Çok se­vinmişti. Bir müjde verdi: “Ey Esmâ, sana cennette iki kuşak verilecek.” buyur­du. Bu taltif, Esmâ için dünyalara bedeldi. Gayretinin mükâfatını Peygamberi­mizden duymanın sürurunu yaşıyordu. Artık bundan sonra Hz. Esmâ, “Zâtü’n-Nitâkeyn,” yani, “İki Kuşak Sahibi” diye anılacak, meşhur olacaktı.

Biraz sonra Peygamberimiz ile Hz. Ebû Bekir evden ayrılacaklardı. Ebû Be­kir (r.a.) sıkıntı zamanında gerekli olur düşüncesiyle bütün parasını yanına aldı. Babası Ebû Kuhafe henüz Müslüman olmadığından oğlunun İslam davası uğ­runda yaptığı fedakârlığı anlayamıyor, buna bir mana veremiyordu. Hz. Ebû Bekir’in bütün servetini yanına almasını, ailesini yoksulluk içerisinde bırakma­sını istemiyor, kendi kendine söyleniyordu. Hz. Esmâ, dedesinin babası aley­hindeki sözlerini duyunca çok rahatsız oldu. Ona mâni olmasından korktu. De­desini susturmak için bir şeyler yapması gerektiğini düşündü. Gitti, bir miktar ufak taş topladı. Onları babasının paraları sakladığı yere koyup üzerini bir bezle örttü, sonra da dedesinin kolundan tutup oraya getirdi. Hz. Esmâ onun elini taş­ların üzerinde dolaştırdı. “Dedeciğim, babam bize bunları bıraktı.” dedi. Dedesi­nin gözleri görmüyordu. “Eğer size bunu bırakmışsa mesele yok.” dedi. Bir daha sesini çıkarmadı.

Bu iki muhacir biraz sonra Mekke’den ayrılarak Sevr Mağarası’na doğru yola koyuldular. Biraz sonra da oraya ulaştılar. Bir müddet orada kalacaklardı.

Bu arada Re­sû­lul­lah ile Hz. Ebû Bekir’in hicretini öğrenen müşrikler çevreyi kuşatmışlar, yana yakıla onları aramaya koyulmuşlardı. Buldukları an canları­na kıyacaklardı. Hz. Ebû Bekir’in evine de gittiler. Onlara kapıyı Hz. Esmâ açtı. Birden karşısında gözü dönmüş müşrikleri gördü. Fakat hiç telaşlanmadı. Müş­rikler öfkeliydi. Sert bir şekilde, “Ey Ebû Bekir’in kızı, baban nerede?” diye sor­dular. Akılları sıra ondan öğreneceklerini zannediyorlardı. Fakat Hz. Esmâ bu uğurda her şeyi göze almıştı. Gerekirse ölecek, ama Re­sû­lul­lah ile babasının nereye gittiklerini söylemeyecekti. İmanından aldığı cesaretle, “Babamın nere­de olduğunu bilmiyorum.” dedi. Ebû Cehil de oradaydı. Onun bu cevabına çok kızdı. Suratına bir tokat attı. Tokadın şiddetinden Esmâ’nın kulağından küpesi fırladı. Hz. Esmâ, Allah ve Resûl’ü uğrunda bundan çok daha şiddetlisine de razıydı. Onların istediği şeyi yine söylemedi. Müşrikler daha fazla vakit kaybet­mek istemiyorlardı. Bir şey öğrenemeyeceklerini anlayınca oradan ayrıldılar.

Artık Hz. Esmâ korkulu dakikalar geçiriyor, gözü dönmüş müşriklerin onlara zarar vermemeleri için Cenâb-ı Hakk’a dua ediyordu. Bir ara iyice endişelendi. Gece vakti yanına azık ve su alarak Sevr Mağarası’nın yolunu tuttu. Bir hayli de haber toplamıştı. Duyduklarını hatırında tutabilmek için büyük gayret gösteri­yordu. Bu arada çapulcu güruha görünmemek için ihtiyatlı davranmayı da ih­mal etmiyordu. Bu heyecan ve telaş içerisinde Sevr Mağarası’na ulaştı. Canın­dan üstün tuttuğu Re­sû­lul­lah ile babasını sağ salim görünce sevinçten uçacak gibi oldu. Yiyecek ve içecekleri yanlarına bıraktı. Aklında tutabildiklerini de bir bir anlattı. Sonra da yine geldiği yoldan, müşriklere görünmeden Mekke’ye döndü.

Bir müddet sonra bu korkulu günler geride kaldı. Çünkü Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir, Medine’ye ulaşmıştı. Bu haber kendisine geldiğinde Hz. Esmâ çok sevindi. Bu nimetinden dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Bir yandan da içini bir burukluk kaplamıştı. Mekke artık kendisi için bir gurbet diyarıydı. Allah’ın Resûl’ü neredeyse gerçek vatan orasıydı. Onun sohbetinden ayrı yaşamak en da­yanılmaz bir azaptı. Bir müddet sonra o da hicret etti. Uzun ve yorucu bir yolcu­luktan sonra nurlu Medine’ye vardı.

Peygamberimiz, Hz. Esmâ’nın hicret esnasında yaptığı hizmetini takdirle kar­şılamıştı. Bu fedakâr sahabiyi, “Her peygamberin bir havarisi var, benim hava­rim de Zübeyr’dir.” buyurarak methettiği Hz. Zübeyr ile evlendirdi.

Her ikisi de birbirine denkti. İkisi de İslam’a gönül vermiş, Peygamber’e talebe olmuş, ömürlerini Kur’ân hizmetine adamış bahtiyarlardı. Re­sû­lul­lah’ın tensip ettiği bu evlilik, bu beraberlik, hayat boyu mesut bir şekilde devam edecekti. Niye etmesindi ki? Hz. Zübeyr dünyadayken cennetle müjdelenmiş bir iman eriydi. Hz. Esmâ da dünyadayken “cennet kuşağı” giyebilme müjdesinin sahibi bir hanımefendiydi.

Kaderin garip bir tecellisidir ki, baba Re­sû­lul­lah’ın en sevgili arkadaşı, kız Peygam­berimizin baldızı ve en yakın sahabisinin hanımı, fakat anne İslam safı­nın dışındaydı. Müslüman olmayı kabul etmediği için, Hz. Ebû Bekir ondan ay­rılmak zorunda kalmıştı. Bu sebeple Hz. Esmâ, annesine bütün kalbiyle ısınamıyordu. Her ne kadar dünyaya gelmesine vesile olmuşsa da, iman bağı bu sev­giye engel oluyordu.

Bir gün Hz. Esmâ’nın annesi Kuteyle, zorlukla taşıyabildiği hediyelerle kızını görmeye gelmişti. Esmâ, annesini içeriye almakta ve hediyelerini kabul etmekte tereddüt gösterdi. Re­sû­lul­lah’a sormadan onu içeri almayı uygun bulmadı. “Ba­ba bir kardeşi” Âişe’ye haber göndererek, bu hususta Re­sû­lul­lah’ın fikrini sordu. Peygamberimiz şöyle diyordu:

“Esmâ’ya söyleyin, annesini içeriye alsın, getirdiği hediyeleri de kabul etsin.”

Hz. Esmâ, Peygamberimizin emrine aynen uydu. Annesini içeri aldı. Müşrik de olsa ona hürmette kusur etmedi. Bu hadise üzerine şu mealdeki âyet-i kerime nazil oldu:

“Sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurtlarından çıkarmamış olanlara iyilik ve adaletle davranmanızı Allah sizi yasaklamaz; çünkü Allah, adaletle ha­reket edenleri sever.” (Mümtehine Sûresi, 8-9.)[1]

Hz. Esmâ, zaman zaman Peygamberimizin sohbetinde bulunan ve ondan fe­yiz alan sayılı sahabi kadınlardan biriydi. Sık sık sohbetinde bulunurdu. Bunda Peygamberimizin “baldızı” olmasının büyük payı vardı. Bir defasında üzerinde ince bir elbiseyle Pey­gamberimizin huzuruna girmişti. Peygamberimiz eniştesi olduğu için böyle giyinmekte bir mahzurun olmayacağını düşünmüştü. Fakat Re­sû­lul­lah (a.s.m.) onu o hâlde görünce yüzünü çevirdi, sonra da şu ikazda bu­lundu:

“Ey Esmâ, bir kadın âdet görmeye başladığı zaman [mübarek eline ve yüzüne işaret ederek] şu ve şu uzvu dışında başka yerini göstermesi caiz değildir.”[2]

Hz. Esmâ bu ikazdan sonra artık Re­sû­lul­lah’ın tavsiyesine uygun giyindi. Ha­yatının sonuna kadar tesettürün en güzel şekline riayet etti. Bir defasında oğlu­nun aldığı çok pahalı, fakat ince bir elbiseyi “Tesettüre uygun değil.” diye red­detti.

Hz. Esmâ son derece hayâ sahibiydi. Zaten hayâ duygusu kadın için en güzel ziynetti. Bir defasında uzak bir yerden hurma taşırken Peygamberimizle karşı­laşmıştı. Re­sû­lul­lah’ın yanında sahabilerden birkaç kişi daha vardı. Devesini çöktürdü. Baldızını terkisine almak istedi. Fakat Hz. Esmâ, utancından deveye binmedi. Ağır yükü başında taşımaya razı oldu…

Esmâ (r.anha), eli açık, gönlü zengin, cömert bir insandı. Bilhassa Peygamberi­mizin kendisine hitaben, “Ya Esmâ, elini bağlama; aksi hâlde Cenâb-ı Hak da senin üzerine olan ihsanını göndermez!”[3]buyurmasından sonra, cömertlikte müstesna bir mevkie yükseldi. İhtiyaçtan fazla yanında bir şey bırakmaz, hep­sini fakir fukaraya dağıtırdı. Kendisi sade bir hayat yaşardı. Çocuklarına da cö­mert olmaları tavsiyesinde bulunur, “Malınızı Allah yolunda harcayın. Sadaka verin. Bir hayrı ihmal etmekle hiçbir şeyi fazlalaştırmış olmazsınız. Sadaka ver­mekle malınızın eksileceğini zannetmeyiniz.” derdi.

Esmâ (r.anha), her insan gibi zaman zaman hasta olurdu. Fakat hiçbir zaman hâlini insanlara şikâyet etmezdi. Çünkü hastalığın Cenâb-ı Hakk’ın emriyle geldi­ğine ve günahlara keffaret olduğuna inancı sonsuzdu. Hem insan hiç hastalanmasa sıhhat nimetinin şükrünü nasıl eda edecekti? Diğer taraftan hastalıklar Cenâb-ı Hakk’a dua etmek için büyük bir vesileydi. Bu sebeple hastalıktan dolayı şikâyette bulunmak, kadere itiraz edercesine “ah, of” diye inlemek manasızdı.

İşte Hz. Esmâ bütün bunların şuurundaydı. Hastalığı sabır ve tevekkülle karşı­lardı. Bir defasında şiddetli bir baş ağrısına yakalanmıştı. Elini başının üzerine koydu ve teslimiyet içerisinde şöyle dua etti:

“Gerçi başım çok ağrıyor, fakat Allah’ın affetmesini temenni ettiğim günahlarım daha çoktur.”

Bu büyük İslam kadını, kanaatkârlığı ile de temayüz etmişti. Kısmetine razı olur, şükreder, daha fazlasını istemezdi. Kocası Hz. Zübeyr fakir bir insandı. Evlendiğinde bir atından başka hiçbir şeyi yoktu. Hz. Esmâ, ihtiyaçlarının temi­nini kolaylaştırmak için elinden gelen işleri yapmaktan geri durmazdı. Re­sû­lul­lah’ın ganimet mallarından verdiği uzak bir hurma ağacından, başının üzerinde hurma taşırdı. Ev işlerini yetiştirir, hurma çekirdeklerini öğüterek yem hâline getirir, uzak yerlerden su taşırdı. Hz. Ebû Bekir, kızının çok yorulduğunu gö­rünce ona bir hizmetçi göndermişti. Esmâ (r.anha) buna çok sevindi. “Babam hiz­metçi göndermekle beni, kölelikten hürriyetime kavuş­turmuş­casına memnun etti.” diyerek şükran hislerini ifade etti.

Hz. Esmâ azami ölçüde iktisada riayet eder, lüzumsuz yere masraflardan sakınırdı. Çünkü iktisat hem Allah’ın emriydi, hem de aile huzurunun temelini teşkil ediyordu.

Esmâ (r.anha) ile Hz. Zübeyr mesut bir aile hayatı yaşamakla birlikte, zaman zaman aralarında can sıkıntısı da olurdu. Fakat çok geçmeden bu hâl tatlıya bağlanırdı. Sanki aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi davranırlardı. Bir gün yi­ne bir meselede anlaşamamışlar, aralarında tartışma çıkmıştı. Esmâ (r.anha) her na­sılsa babasına giderek beyinden şikâyette bulundu. Hz. Ebû Bekir, söylenilmesi gereken en güzel şeyi söyledi. Sevgili kızına şu müjdeyi verdi:

“Kızcağızım, sabret. Çünkü bir kadının iyi bir kocası bulunur, sonra vefat eder de o kadın başka biriyle evlenmezse, Allah her ikisini cennette bir araya getirir.”[4]

Esmâ (r.anha) iyi bir eş olduğu gibi, iyi bir anneydi de… Hz. Zübeyr ile olan evli­liklerinden 5’i erkek 8 çocukları dünyaya gelmişti. Bunların eğitimiyle yakından meşgul oldu. Sahabilerin büyüklerinden olan Abdullah bin Zübeyr (r.a.), Tâbiîn’den Urve bin Zübeyr gibi, Müslümanlara örnek olmuş şahsiyetler, Allah yolunda hiç çekinmeden kanlarını sebil edebilecek fedailer yetiştirdi.

Bir anne için en dayanılmaz ıstırap, şüphesiz, yavrusunun ölümünü görmekti. Hele bu yavru gençlik çağına ermişse, bu acı kat kat artardı. Hayat artık çekil­mez olurdu. Fakat bu, Allah’a ve kadere inanmayan veya imanı zayıf olan bir anne için geçerliydi. Kadere hakiki manada iman eden, Allah’tan gelen hayır ve şer her şeye teslim olan bir anne böyle miydi? Böyle olmadığının en güzel misa­lini Hz. Esmâ’nın hayatında görüyoruz. O, en sevdiği ciğerparesi Hz. Abdullah gibi, Re­sû­lul­lah’ı görmüş, sohbetinde bulunmuş bir yavruyu Allah yolunda öl­meye teşvik ediyor, onun feci bir şekilde şehit edildiği haberini alınca da bunu büyük bir sabır ve teslimiyet ile karşılıyordu. Onun bu hareketinde ve teslimiye­tinde, günümüz annelerine büyük bir ibret ve güzel bir örnek vardı. Hadise şöyle cereyan etmişti:

Hz. Abdullah, Yezîd’in vefatından sonra Müslümanların pek çoğunun kendi­sine biat etmesiyle Mekke’de halife seçilmişti. Hicaz, Yemen, Irak, Mısır ve Horasan Müslümanları kendisini bu vazifeye layık görmüşler, biat etmişlerdi. Hz. Abdullah birkaç yıl Mekke’de adaletle hüküm sürdü. Bu müddet zarfında annesinin çok büyük yardımını gördü. Fakat Emevi hükûmetini eline geçiren Abdülmelik bin Mervan, tarihe “Zalim” ismiyle geçen Haccac’ı Hicret’in 72. yı­lında Abdullah’ın üzerine gönderdi. Haccac, Ebû Kubeys Dağı’na mancınık ku­rarak Kâbe’yi taşa tuttu. Onun adalet ve merhametle telifi mümkün olmayan bu hareketi karşısında Hz. Abdullah kahramanca Kâbe’yi müdafaa etti. Fakat adamlarından birçoğu Haccac’ın vaatlerine kanarak onun safına geçtiler. Bu durum karşısında Hz. Abdullah, o sırada 99 yaşında bulunan annesinin tavsiye­lerine başvurdu. “Anneciğim, elimde çok az bir kuvvet kaldı. Artık mukavemet etmem çok güç. Düşman, istediğim kadar mal vermeyi vaat ediyor. Ne dersin?” dedi.

Hz. Esmâ, oğlunun davasında haklılığına; maksadının dünya saltanatı elde etmek olmadığına inanıyordu. Bu sebeple, ucunda ölüm de olsa, hak davasın­dan vazgeçmemesini istedi. Ona şu tarihî nasihatte bulundu:

“Ey oğlum, eğer yürüdüğün yol hak ise ve buna inanıyorsan, yolunda devam et. Çünkü arkadaşların bu yolda öldürüldü. Sen şehit düşen arkadaşlarını dü­şün. Ümey­ye­oğullarının oyuncağı olma! Eğer maksadın dünyayı kazanmaksa sen çok fena birisisin demektir! Bu takdirde hem kendini hem de seninle bera­ber olanları helakete sürüklemiş olacaksın. ‘Ben hak yoldaydım. Arkadaşlarım gevşedi, ben de gevşedim.’ diyorsan, bu, mert kimselere yakışmaz. Dünyada daha ne kadar kalacaksın?

“Ey oğlum, senin için örtülerin en güzeli ölümdür. Allah’a yemin ederim ki, şeref ve haysiyet içinde alınan bir kılıç darbesi, benim nazarımda, hakaret ve zil­let içerisinde yaşamaktan ve kırbaçlanmaktan daha iyidir! Sakın ölümden korkarak zilleti kabul etme! Ben senin hakkında sabırlı olacağımı ümit ediyo­rum.”

Hz. Abdullah da aynı kanaati taşıyordu. Fakat annesinin fikrini de almak iste­mişti. Onun bu sözleri yüreğine su serpti. Annesinin elini öptü. Hz. Esmâ da onu alnından öperek uğurladı. Sonra elini dergâh-ı İlahiyeye açtı, “Ey Allah’ım, bu necip kuluna merhamet et. Onu Mekke ve Medine köşele­rinde susuz bırakma. Annesine yaptığı iyiliklere karşılık ondan nimetini esirge­me. Allah’ım, oğlumu senin emrine teslim ettim. Senin kaderine razı oldum. Ona gelecek musibetten dolayı beni sabredenlerin ve şükre­denlerin mertebesine eriştir!” diye dua etti. Artık metanetle neticeyi beklemekten başka yapacak bir şey yok­tu.

Büyük bir cesaretle savaşan Hz. Abdullah sonunda şehit oldu. Bu haber ken­disine ulaştığında Hz. Esmâ, Re­sû­lul­lah’tan kalan bir hatırayı aramakla meşgul­dü. Haberi metanetle karşıladı. Biraz sonra aradığı hatırayı bulması, kendisine büyük bir teselli verdi.

Esmâ’nın (r.anha) sabrı bu kadarla da kalmadı. Çünkü Zalim Haccac, büyük sa­habi Hz. Abdullah’ı şehit etmekle hıncını alamamış, onu astırmıştı. Sonra da karşısına geçip o yüce şehide hakaret etmiş, başını keserek Şam’a göndermişti. Cesedini de “Annesi ricada bulunmadıkça indirmeyeceğiz.” diye yemin etmiş­lerdi. Bir anne için yavrusunun cesedini sehpada asılı görmek çok zor bir şeydi. Hz. Esmâ buna da sabretti, zalim insanlara gidip istedikleri ricayı yapmayı uy­gun bulmadı.

Bir gün oğlunun cesedinin yanından geçerken, “Bu hatip hâlâ kürsüden inme­yecek mi?” demişti. Bunu kâfi buldular ve Hz. Abdullah’ı direkten indirerek defnettiler.

Haccac, adam gönderip defalarca Hz. Esmâ’yı yanına çağırtmıştı. Fakat Hz. Esmâ tenezzül edip yanına gitmeyince kendisi onun yanına geldi. Hz. Abdul­lah’ı kastederek alaylı bir eda ile, “Allah düşmanına yaptığımı nasıl buldun?!” di­ye sordu. Hz. Esmâ, Hz. Ebû Bekir gibi bir babanın kızıydı, Hz. Zübeyr’in hanı­mıydı. Bu zalimin karşısında susamazdı. Cesaretle şu cevabı verdi:

“Sen oğlu­mun dünyasını yıktın, o ise senin ahiretini perişan etti!”

Haccac bu defa da “Bırak şu münafıkı!” demek küstahlığında bulundu. Hz. Esmâ yine susmadı, “Allah’a yemin ederim ki, o münafık değildi. Çok oruç tu­tan, geceleri çok namaz kılan, kulluk vazifelerini yerine getiren ve akrabasını ziyarette kusur etmeyen biriydi.” dedi. Haccac çok kızdı, “Defol git!” dedi. Hz. Esmâ imanından aldığı cesaretle yine kükredi: “Re­sû­lul­lah, ‘Sakîf kabilesinden bir yalancı, bir mühlik çıkacak!’ buyurmuştu. Yalancının Muhtar es-Sekafî oldu­ğunu gördük. Mühlik de senden başkası olamaz!”dedi.

Son olarak, onun rivayet ettiği bir hadisi nakledelim: “Cennet bana o kadar yaklaştı ki, cüret etseydim size onun salkımlarından bir tanesini getirirdim. Cehennem ateşi de bana o kadar yaklaştı ki, ‘Ey Rabb’im, ben de bunlar arasındayım.’ demeye başladım. Cehennemde bir kedinin tırmalayıp durduğu bir ka­dın gördüm, ‘Buna ne oluyor?’ diye sordum. ‘Bu kadın, kediyi ölünceye kadar hapsetti. Ne ona yiyecek verdi, ne de haşarat yemesi için salıverdi.’ dediler.”[5]

Oğlunun feci bir şekilde şehit edilmesinden sonra Hz. Esmâ iyice çöktü. Bu hadiseden bir sene sonra Hicret’in 73. yılında 100 yaşındayken vefat etti.

Allah ondan razı olsun!


_____________________________

[1]Tabakât, 8: 252.
[2]Ebû Dâvûd, Libas: 32.
[3]Müsned, 60: 352.
[4]Tabakât, 8: 251.
[5]İbni Mâce, İkâmetü’s-Salât: 152.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#22
Esma bin Hârise (r.a.)

Hz. Peygamber’in (a.s.m.) müderris ve muallimliğini yaptığı Suffe Medresesi ta­lebelerinin her biri ayrı bir meziyet, ayrı bir kabiliyet, ayrı bir fazilete sahiptir, İnsanın fıtri hususiyetlerini, Kur’âni düstur ve prensiplerin emri çerçevesinde daima dikkat nazarında bulunduran Re­sû­lul­lah, bu ulvi medresenin talebeleri­nin her birinin kalbine nübüvvet nurundan inikaslar sağlamıştı. Suffe Ashâbı’­nın kimisi cihatta, kimisi tebliğde, kimisi ilimde, kimi de hadis rivayetinde şahikalaşmıştır.

Esma bin Hârise de, bu fazilet, ilim ve medeniyet müjdecileri kervanının bir halkasıdır. O da bütün hayat ve varlığını Hz. Peygamber’in hizmetine adamıştı. Saadet, lezzet ve huzuru bunda idi. Onun için, Kâinatın Efendisi’ne hizmetkâr olmaktan büyük bir şeref olamazdı.

Re­sû­lul­lah’ın hizmetkârları arasında Enes bin Mâlik’ten (r.a.) sonra sıklıkla adı geçenler, Esmâ bin Hârise ve kardeşi Hind bin Hârise’dir. Bu sahabiler, her türlü eziyet ve meşakkat içinde, gece gündüz demeden Re­sû­lul­lah’ın hizmetinde bulunmaktan geri durmadılar. Bir yandan Suffe Medresesi’nde İslam’ın yüce emir ve prensiplerini, imani ve ilmî hakikat ve bilgileri tedris ederken, diğer yandan Hz. Peygamber’in hizmetinde bulunuyorlardı.

Medine’ye geldiğinde Re­sû­lul­lah, “Mihmandâr-ı Nebî” unvanıyla anılan Ebû Ey­yûb el-Ensârî’nin evinde kaldı. Ebû Eyyûb, bizzat kendisi Re­sû­lul­lah’ın hizmetinde bu­lunur, ihtiyaçlarını karşılar, suyunu getirir, isteklerine koşardı.

Re­sû­lul­lah bir süre burada kaldıktan sonra kendi evine taşındı. Bu esnada fii­len hizmetinde bulunanlardan biri de Esmâ bin Hârise’ydi.

Arabistan’ın çorak ve kurak bölgesinde, kızgın kum ve güneşte, yıllarca artan bir heyecan ve vecd ile, Hane-i Saadet’e kovalarla Sukya Kuyusu’ndan su taşı­dı.

Esma bin Hârise’nin kabile ve kavmi arasında mühim bir mevkii ve ağırlığı vardı. Hatırı sayılır biriydi. Esmâ, Re­sû­lul­lah’ın hizmetinde bulunmayı, bütün makam ve mevkilerden, teveccüh ve takdirlerden daha şerefli daha üstün görüyordu. Kavminin reisi olmaktansa Re­sû­lul­lah’ın hizmetçisi olmayı tercih et­mişti.

Onun ve kardeşinin bu kahramanlığını, yine Suffe Medresesi’nin güzide tale­besi, Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır:

“Şu Hârise’nin iki oğlu olan Esmâ ve Hind’i gördüm göreli, Re­sû­lul­lah’a hizmet ederler.”

Ebû Hüreyre gibi, Re­sû­lul­lah’ı gölge gibi takip eden, yanından ayrılmayan bir saha­binin “gördüm göreli” demesi, iki kardeşin ne kadar zaman Hz. Peygambe­r’e hizmet ettiklerini anlatmaya yeter…

Bu büyük sahabi, dünyevi makam ve zevkleri büsbütün terk ederek Re­sû­lul­lah’ın hizmetinde bulunmayı “en büyük zevk ve makam” olarak görmüştür.

Bir defasında Re­sû­lul­lah, bir emri tebliğ için onu kavmine göndermişti. Hz. Peygamber’den bu emri alan Esmâ’nın, ayakkabılarını eline alarak, yalın ayak, ne­fes nefese koşup kavmine gittiği ve Re­sû­lul­lah’ın emrini tebliğ ettiği bildiril­mektedir.

Re­sû­lul­lah’ın medresesinde yetişen sahabilerin, hizmet ve vazifesindeki has­sa­si­yetleri nihayetsizdi. Yeni bir emir, yeni bir tavzif karşısında durmak ve yo­rulmak nedir bilmezler, gerektiğinde Esmâ’nın yaptığı gibi yalın ayak koşarlar­dı.

Hicrî 66 tarihinde vefat eden bu fedakâr ve kahraman şahsiyetin hayatıyla il­gili kay­naklarda çok az bilgi vardır. Ebû Hüreyre’nin yukarıda geçen beyanları dışında, Muhammed bin Ömer’in Esmâ ve Hind’i kastederek, “Ben, bu iki kar­deşin ve Enes bin Mâlik’in, Re­sû­lul­lah’ın kapısını terk ettiğini görmedim!” şek­lindeki ifadesi, Esmâ ve kardeşinin Re­sû­lul­lah’ın hizmetinden bir an olsun ayrılmadıklarını göstermektedir…[1]

Allah onlardan razı olsun!


_________________________________________

[1]Tabakât, 1: 322, 497, 504; Üsdü’l-Gàbe, 1: 78.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#23
Zeynep Binti Huzeyme (ra)

Zeynep binti Huzeyme ve Zeynep binti Cahs radiyallahu anhüma Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ailesine katilan bahtiyarlardan… isimleri ve ahlâklari birbirine benzeyen, mü’minlerin annesi olma serefini elde eden rehber insanlardan… Cömertlikleriyle taninmis, yoksullara, fakirlere yardim etmeleriyle meshur olmus merhametli, sefkatli, iyiliksever bir ahlâka sahip gönül zengini mücâhidelerden…

Zeynep binti Huzeyme radiyallahu anhâ annemize “Ümmü’l-Mesâkin= yoksullarin annesi” denirdi. Bu onun lâkabi olmustu. Cahiliye devrinde bile böyle taninirdi. O, Arabistanin en güçlü kabilelerinden olan Âmir ibni Sa’sa’ kabilesine mensuptu. Kabilesi arasinda önemli bir nüfûza sahipti. Onun ilk evliligi Tufeyl ibni Hâris ile oldu. Ondan bosaninca Ubeyde ibni Hâris ile evlendi. O da Bedir’de sehit edilince Zeynep (r.anhâ) dul kaldi.

Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz hicrî üçüncü yilda islâm’i anlatmak için Âmir ibni Sa’sa’ kabilesine bir gurup teblig eri göndermisti. Bunlar hâince pusuya düsürülüp kiliçtan geçirilince bu kabile ile müslümanlarin arasi bozuldu. iki Cihan Günesi Efendimiz bu büyük ve güçlü kabile ile düsmanligin devam etmesini istemedi. Aradaki iliskilerin düzelmesine vesile olacak bir firsat bekledi. Zeynep binti Huzeyme (r.anhâ) dul kalinca evlenme teklifinde bulundu. Zeynep; amcasi Kabîsa ibni Amr el-Hilâli’yi vekil tayin etti. O da dörtyüz dirhem gümüs mihri ile Resûlullah (s.a) Efendimize nikâhladi.

Mü’minlerin annesi olma serefini elde eden Zeynep binti Huzeyme (r.anhâ) kendine tahsis edilen odasina tasindi. Hz. Hafsa ile odalari yanyana idi. Büyük bir mutluluk içerisinde hayatini devam ettiriyordu. Çok ibadet yapar, çokça sadaka verirdi. Bu mes’ud hayat dünyada üç-dört ay veya sekiz ay kadar ancak sürdü. 626 m. senede otuz yaslarinda iken âhirete göç etti. Cenâze namazini bizzat Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz kildirdi. Bakî kabristanina defnedildi. Rabbimiz sefaatlerine nâil eylesin. Amin.

***

Zeynep binti Cahs radiyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin diger bir hanimi… islâmiyeti ilk kabul eden hanim sahâbîlerden… Efendimizin hala kizi… ibadete düskün olusu ve cömertligiyle meshur… Fakirlerin, gariblerin annesi diye anilan takvâ erlerinden… Kendi el emegi ile geçinen, dikis, nakis ve el isi yaparak kazandigi paralari fakirlere infak eden sehâvet sahibi bir mücâhide… Nikâhini Allah Teâlâ’nin kiydigi bir bahtiyar… Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimizin ahirete göç eylemesinden sonra kendisine ilk kavusan annemiz…

O, bi’setten yirmi sene önce Mekke’de dogdu. ilk iman edenlerden oldu. Asil adi Berre idi. Resûl-i Ekrem (s.a) onu Zeynep olarak degistirdi. Babasi Beni Esad kabilesinden Burre olup annesi de Rasûlullah’in halasi Ümeyye binti Abdülmuttalib’dir. Abdullah ibni Cahs (r.a)’in kizkardesidir.

O, ilk hicret edenler arasinda yer alarak Mekke’den Medine’ye hicret etti. ilk muhacirlerden oldu. Bekârdi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz onu evlâtligi Zeyd ibni Hârise (r.a) ile evlendirmeyi düsündü. Cahiliye devrinin yanlis âdetlerinden birisini daha yikmak istedi. Kölelerin asagilanmasini ortadan kaldirmak ve islâmiyetin insanlari esit saydigini göstermek üzere Zeyneb’e dünürcü olarak gitti.

Zeynep ve kardesleri bu isi uygun görmediler. Hür bir kadinin, azâtli biriyle evlenmesi o günki örfe göre imkân dahilinde degildi. Bunu içlerine sindiremediler. Hatta Zeynep tavrini su ifadeleriyle ortaya koydu: “Ya Rasûlallah! Ben senin halanin kiziyim. Ona varmaya râzi degilim. Ben Kureysliyim.” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Ahzab sûresinden 36. âyet-i kerîmeyi nâzil buyurdu. Meâlen:

“Allah ve Resûlü bir ise hüküm verdigi zaman, inanmis bir erkek ve kadina o isi kendi isteklerine göre seçme hakki yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karsi gelirse, apaçik bir sapikliga düsmüs olur.”

Zeynep binti Cahs (r.anhâ) tekrar Rasûlullah (s.a)’e sordu: “Yâ Rasûlallah sen, Zeyd ile evlenmemi istiyor musun?” dedi. Efendimiz de: “Evet!” buyurdu. Bunun üzerine o: “Rasûlullah’a âsî olamam” dedi ve kabul etti.

Fakat Hz. Zeyd ile Hz. Zeynep arasinda samimi bir sevgi ve sicak bir anlayis hâkim olamadi. Evlilik onlara rahat getirmedi. Geçimsizlikleri artti. Bu beraberligin uzun ömürlü olamiyacagini sezen Zeyd ibni Hârise (r.a) durumu Fahr-i Kâinat (s.a)’e açma zarûretini duydu ve Efendimize gelerek: “Ya Rasûlallah! Ben ailemden ayrilmak istiyorum.” dedi. iki Cihan Günesi Efendimiz bu söze üzüldü. Kendisinin sebeb oldugu bir ailenin dagilmasina gönlü râzi olmadi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz ona: “Esini tut, bosama. Allah’tan kork!..” buyurdu.

iki Cihan Günesi Efendimiz bu âilenin devam etmesi için gayret ediyordu. Fakat gönüller bir defa sogumustu. Ülfet edebilmek, tahammül gösterebilmek bir hayli zorlasmisti. Buna ragmen âile olarak beraberlikleri bir sene devam etti. Geçimsizlikleri son haddine vardi. Bu birliktelige tahammülü kalmayan Zeyd (r.a) nikah akdini bozmak zorunda kaldi. Zeynep (r.anhâ)’yi bosadi.

Resûl-i Ekrem (s.a) bu hadiseye çok üzüldü. Ancak cahiliye âdetleri toplumu kara bulutlar gibi sarmisti. Bir kimse evlâtliginin hanimi ile evlenemezdi. Allah Teâlâ bu yanlis anlayislarin, bâtil âdetlerin kalkmasini murad etti. Çok geçmeden vahyini indirdi. Ahzab sûresinin; 4 ve 5. âyetleriyle bu konuyu açikliga kavusturdu. söyle ki: Meâlen:

“… Evlâtliklarinizi öz ogullariniz gibi tanimadi. Bu, sizin agizlarinizdaki lâfinizdir. Allah, hakki söyler ve O, dogru, yolu gösterir. Onlari babalarina nisbetle çagirin. Bu Allah katinda daha dogrudur. Eger babalarinin kim oldugunu bilmiyorsaniz, bu takdirde onlari din kardesleriniz ve görüp gözettiginiz kimseler olarak kabul edin. Yanilarak yaptiklarinizda size vebal yoktur. Fakat kalblerinizin bile bile yöneldiginde günah vardir. Allah bagislayandir, esirgeyendir.”

Bu âyetler nâzil olunca azâd edilmis köleler ve evlâtliklar, öz babalarinin adiyla anilmaya baslandi. Öz babasi bilinmeyenler de eski efendilerinin dostu ve din kardesi oldular.

Aradan bir zaman geçti.

Daha sonra da ayet, bu konudaki endiseleri izale eden hükmü bildirdi. Allah Teâlâ Ahzab suresi: 37-40. âyetlerini inzal buyurdu. Meâlen:

“(Resûlüm!) Hani Allah’in nimet verdigi, senin de kendisine iyilik ettigin kimseye: Esini yaninda tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’in açiga vuracagi seyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asil korkmana lâyik olan Allah’tir. Zeyd, o kadindan ilisigini kesince biz onu sana nikâhladik ki evlâtliklari karilariyla iliskilerini kestiklerinde (o kadinlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasin. Allah’in emri yerine getirilmistir.”

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babasi degildir. Fakat o, Allah’in Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her seyi hakkiyla bilendir.”

Hz. Âise (r.anhâ) annemiz bu âyetleri duydugu zaman: “islerin en büyügü en faziletlisi ona nasib olmus ve Allah onu gökte Resûlüne nikâhlamistir. Zeynep, bize karsi bununla iftihar edecek, ögünecektir.” dedi.

Zeynep binti Cahs ile iki Cihan Günesi Efendimiz, hicretin besinci senesinde evlendi. O sirada Zeynep (r.anhâ) annemiz 35 yaslarinda idi. Mükellef bir dügün ziyafeti verildi. Enes ibni Mâlik (r.a)’in annesi Ümmü Süleym (r.anhâ) o gün Medine hurmasini yag ile karistirarak özel bir yemek yapti. “Hays” adi verilen bu yemegi Enes ile birlikte Efendimize gönderdi. Yemek iki kisiye zor yeterdi. Ama Allah dilerse bir orduya yetirirdi.

Enes o zamana kadar hiç görmedigi bir manzara ile karsilasti. iki Cihan Günesi Efendimiz ona: “Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi çagir” dedi. O hayretler içerisinde gitti çagirdi. Efendimiz tekrar Enes’e: “Mescidde kim varsa, yolda kimi görürsen davet et!” buyurdu. Enes büsbütün sasirdi. Bu kadar yemek kime yetecek diye kendi kendine alip verdi? Ama emre uyarak disari çikti. Kimi gördü ise dügün yemegine çagirdi. Ulasilabilen ashabin hepsi grup grup gelmeye basladi. Habib-i Kibriya (s.a) efendimiz yemek kabini ortaya koydu. Bereketlenmesi için duâ etti ve: “Onar onar sofraya otursunlar ve herkes önünden yesin.” buyurdular. Çagirilan herkes o yemekten doyasiya yedi. Enes (r.a) diyor ki: “Yedikçe kaptaki yemek çogaliyordu. Adetâ alttan kayniyordu. Davetlilerin hepsi yedi ve doydu. Getirdigim yemek aynen ortada idi.” Resûl-i Ekrem (s.a) bana: “Yâ Enes! tabagi kaldir.” buyurdu. Tabagi zevcesinin yanina koydum ve annemin yanina döndüm. Gördüklerimi hayretler içerisinde anneme anlattim. Annem bana “Hayret etme. Cenâb-i Hak o yemekten bütün Medinelilerin yemesini dilemis olsaydi, hepsi de yer ve doyardi.” diyerek bunun bir mûcize oldugunu söyledi.

Ne iman!… Ne muhabbet!… Ne ülfet!… Ne teslimiyet!… Ey yüceler yücesi Allahim böyle bir iman, muhabbet, ülfet ve kaynasmayi bizlere de nasib et!… Amin.

Zeynep (r.anhâ) annemizin dügün ziyafeti tesettür ayetlerinin nüzûlüne de vesile oldu. Davetliler yemekten sonra kalkip gitmisti. Üç kisi vardi ki, onlar oturmus çene çaliyorlardi. iki Cihan Günesi Efendimiz onlarin kalkip gitmesi için odaya girip çikiyordu. Fakat onlar bu hareketten anlamiyorlardi. Efendimiz (s.a) annelerimizin odalarini ayri ayri dolasti geldi yine onlar konusuyordu. Can sikici bu hadise üzerine Allah Teâlâ Ahzab Sûresi: 53. ayet-i celileyi nâzil buyurdu. Meâlen:

“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine yemege dâvet olunmadan vaktine de bakmadan girmeyin. Ancak davet edildiginiz zaman girin. Yemegi yediginizde hemen dagilin, sohbete dalmayin. Çünkü bu hareketiniz Peygamberi üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadir. Ama, Allah hakki söylemekten çekinmez. Peygamberin hanimlarindan birsey istediginiz zaman perde arkasindan isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz hem de onlarin kalpleri için daha temiz bir davranistir. Sizin Allah’in Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanimlarini nikâhlamaniz aslâ câiz olamaz. Çünkü bu, Allah katinda büyük bir günahtir.”

O günden itibaren Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin âileleri, mü’minlerin anneleri, perde arkasina çekildiler. Kiyamete kadar gelecek islâm hanimefendilerine örnek teskil ettiler. insanlik haysiyet ve serefini böyle muhafaza ettiler. iffet timsâli nezih bir hayat sürdüler. Gözler ve gönüller islam’in bu güzellikleriyle huzur ve sükûn buldu. insanlik bu ölçülerle mutlu oldu. insan kiymeti ancak bu sekilde bilindi. insan insanliginin serefine erdi.

Zeynep binti Cahs (r.anhâ) annemiz ibâdete düskün, takva sahibiydi. Çokça nâfile namaz kilar, nâfile oruç tutardi. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz bir gün mescitte iki direk arasinda bagli bir ip gördü. “Bu ip nedir?” diye sordu. Ashâb-i Kiram da: “Zeynep annemizin” dediler. Namazda ayakta durmaktan yorulunca bu ipe tutunur diye ilâve ettiler. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz bu hareketten pek hoslanmadi. Bunun üzerine: “ibadette böyle güçlüge girilmez. Bu ipi çözünüz. Sizler zinde oldukça ayakta kilin.” buyurdular.

O, vefâkâr bir hanimefendiydi. Hakki teslim ederdi. Dürüstlükten ayrilmazdi. Birgün, münâfiklar Hz. Aise annemize iftira atmislardi. iki Cihan Günesi Efendimiz bu konuda Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.anhüm)’ün fikirlerini sordu. Bu arada Zeynep (r.anhâ) annemizin de görüsünü almak istedi. Bunun üzerine Zeynep annemiz bütün insanliga örnek olacak su cevabi verdi:

“Ya Rasûlallah! Ben isitmedigimi isittim demekten, görmedigimi gördüm demekten kendimi korurum. Onun hakkinda vallahi hayirdan baska bir sey bilmiyorum.” dedi.

Bu cevap hem Habib-i Ekrem (s.a) Efendimizi hem de Hz. Âise (r.anhâ) annemizi çok sevindirdi.

Zeynep binti Cahs (r.anhâ) annemizin en bâriz vasiflarindan biri de cömertligi idi. O, dünya malina önem vermezdi. Kendi el emegi ile geçinirdi. Dikis ve el isi yapardi. Deri tabaklar onlari diker ve deri esyalar üretip satardi. Elde ettigi kazanci Allah yolunda fakir ve yoksullara dagitirdi. Ömrü boyunca sehavet üzere yasadi. infak etmek onun için büyük bir zevkti. Hz. Âise (r.anha) onun cömertligi hakkinda söyle der:

“Ben, dini yasama konusunda Zeynep’ten daha hayirli, ondan daha çok Allah’tan korkan, ondan daha dogru sözlü, akraba hakkini ondan daha çok gözeten, Allah’in rizâsini kazanabilmek için fakirlere ondan daha çok sadaka veren bir kadin görmedim.”

Yine onun cömertligini ortaya koyan bir örnek de sudur:

“Hz. Ömer (r.a) sahâbîlere hazineden maas baglamisti. Zeynep annemize de bagladigi maasi gönderdi. Zeynep annemiz bu kadar çok parayi görünce sasirdi ve: “Allah Ömer’i affetsin. Diger kardeslerimin hisseleri de bunun içinde mi?” diye sordu. Parayi getirenler: “Hayir! Bunlarin hepsi senindir.” dediler. Bunun üzerine o: “Sübhanallah!” diyerek örtüsü ile yüzünü kapadi ve hizmetçisine: “Elini sok, o paradan bir avuç al, falan ogullarina götür. Bir avuç al, filan’a ver.” diyerek akrabasina ve kimsesizlere dagitti. Örtünün altinda avuçlayacak bir sey kalmadi. Hizmetçisi: “Ey mü’minlerin annesi! Allah sizi affetsin. Bunda bizim de payimiz var.” dedi. Bu söz üzerine Zeynep annemiz örtünün altinda kalanlar da senin olsun dedi ve gelen paranin hepsini dagitti. Hz. Ömer (r.a) annemizin bu davranisindan haberdar olunca bin dirhem getirdi. Onun kapisinda durdu, selâm verdi ve: “Gönderdigim parayi dagittigini duydum. Bari bunlari elinde tut.” dedi.

Zeynep (r.anhâ) o parayi da ihtiyaç sahiplerine dagitti. Üstelik ellerini açti ve bütün samimiyetiyle söyle duâ etti.

“Allahim! bundan sonra beni Ömer’in ihsanini almaya eristirme. Çünkü bu dünya mali bir fitnedir.” dedi.

Kanaat ve cömertlik büyük bir hazine idi. Fakiri, yoksulu sevindirmek iki Cihan Seâdetini elde etmekti. Vermek, infak etmek dagitmak onun en büyük zevkiydi.

Bu yüce hasletlerinden dolayi o, Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize vefatindan sonra ilk kavusan annemiz oldu. “Bana en önce kavusacak olaniniz kolu uzun olaninizdir.” hikmetli sözünün muhatabi olarak anildi. Kolu uzun olmak cömertlikten kinaye olarak söylenmisti.

Zeynep binti Cahs (r.anhâ) vâlidemizin yapmis oldugu samimi duasi Allah katinda kabul buyuruldu ve hicrî 20 yilinda 53 yasinda iken Medine’de vefat etti. Bir daha maas alamadi. Cenâze namazini Hz. Ömer (r.a) kildirdi. Cennetü’l-Bakî kabristanligina defnedildi. Cenâb-i Hak sefaatlerine nail eylesin. Amin.
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#24
Ümmü Seleme (ra)

Rasûlüllah (s.a.s)’in hanimlarindan biri.

Asil adinin Remle oldugunu söyleyenler varsa da, dogrusu Hind’dir. Oglu Seleme’den dolayi, Ümmü Seleme diye taninmistir. Babasi, Ebû Ümeyye Süheyl b. Mugîre b. Abdillah b. Ömer b. Mahzum’dur. Cömertliginden dolayi kendisine Zâdü’r-rekb (yolcu azigi) denirdi.

Annesi, Âtike bint Âmir b. Rabîa’dir (Ibn Sa’d, et-Tabirkatü’l Kübrâ, Beyrut, 1975, VIII, 86; el–Askalâni, el-Isâbe fi Temyizi’s-Sahabe, VIII, 203; Ibn Abdi’l-Berr, el-Istiâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, IV, 1939, Kâhire 1970, VII, 340; Ibn Hisâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Misir, 1955, I, 322-326).

Ebû Seleme Abdullah b. Abdi’l Esed ile evliydi. Her Ikisi, birlikte Habesistan’a hicret ettiler. Orada, Zeyneb adinda bir kiz çocugu dünyaya getirdi. Daha sonra Seleme, Ömer ve Dürre adinda çocuklari dogdu (Ibn Sa’d, a.g.e., VIII, 87; el-Askalânî, a.g.e., VIII, 203; Ibn Abdi’l-Berr, a.g.e., IV, 1939; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., VII. 341; Ibn HIsam, a.g.e., I, 326).

Habesistan hicretiyle ilgili olarak söyle dedigi rivayet edilmistir.

“Habesistan’a vardigimizda komsularin en hayirlisi Necâsi’ye komsu olduk. Dinimizden yana güven içindeydik, eziyet edIlmeksizin ve hoslanmadigimiz seyler isitmeksizin, Âllah Teâlâ’ya Ibâdet ediyorduk. Bu durum Kureys’e ulasinca, bizleri geri getirmeleri için, Iki yigit adamlarini, çesitli hediyelerle birlikte Necasi’ye göndermeye karar verdiler. Bu hediyelerin en kiymetlisi, Mekke’nin meshur derileri idi. Hediyeleri Abdullah b. Rabîa ve Amr Itinü’l-Âs’la gönderdiler. Bu arada kendilerine, nasil davranmalari gerektigini de iyice tembihlediler. Abdullah b. Rabîa ile Amr Ibnü’l-Âs Habesistan’a geldiklerinde, Ilk önce patrikleri ziyaret ederek onlara hediyelerini takdim ettiler ve bizi iade etmesi için Necasi’ye tavsiyede bulunmalarini Istediler. Patrikler onlarin bu Istegini kabul etti. Ancak Abdullah ile Amr, Necasi’yi bu konuda ikna edemediler. O bizi kendilerine teslim etmedigi gibi, ülkesinde güven içinde yasayip diledigimiz gibi Ibâdet etmemize izin verdi” (Ibn HIsam, a.g.e., I, 334 vd).

Habesistan’a hicret ederek, Necasi’ye siginmis olan Müslümanlar, Mekkeli müsriklerin Müslüman olduklarini haber alinca geri döndüler. Ümmü Seleme ve kocasi Ebu Seleme’de geri dönenler arasindaydi. Ancak Mekke’ye vardiklarinda durumun, eskisinden pek farkli olmadigini gördüler (Ibn HIsam, a.g.e., I, 336).

Medine’ye hicret basladigi zaman Ilk yola çikanlar Ümme Seleme ve kocasi Ebû Seleme’dir. Onlarin hicret olayi, Ümmü Seleme’nin ifadesiyle· söyle cereyan etmistir:

Ebû Seleme, Medine’ye gitmek üzere hazirliklarini tamamladi ve hanimi için bir deve hazirlayarak Ümmü Seleme’yi üzerine bindirdi. Oglu Seleme’yi de annesinin kucagina verdi. Ancak Mekke’den çikarlarken Ümme Seleme’nin akrabalarindan, Mugîre b. Abdillahogullari’ndan bazi adamlar onlari gördüler ve Ümmü Seleme’nin kocasiyla gitmesine engel oldular. Bunun üzerine, Ebû Seleme’nin akrabalari da oglu Seleme’yi zorla annesinden alip götürdüler. Mugîreogullari, buna karsilik Ümmü Seleme’yi götürüp kendi evlerinde hapsettiler. Böylece, onu hem kocasindan hem de oglundan ayirmis oldular. Ümmü Seleme, her sabah çIkip Abtah denilen yerde oturur, aksama kadar gözyasi dökerdi. Bu hal yaklasik bir yil sürdü. Nihayet her Iki tarafin akrabalari Ümmü Seleme’ye aciyarak oglunu kendisine teslim ettiler ve kocasinin yanina gitmesine izin verdiler. Ümmü Seleme, oglunu yanina alarak bir deveye bindi ve tek basina yola çikti. Yolda Abdu’ddarogullarinin kardesi Osman b. Talha b. Ebî Talha’ya rastladi. Osman, kendisini Kuba köyüne kadar getirdi geriye döndü (Ibn HIsam, a.g.e., I, 469; Ibn’ül-Esîr, a.g.e., VII, 241; Ibn Abdi’l-Berr, a.g.e., IV, 1939).

Ümmü Seleme’nin kocasi Ebû Seleme, Uhud Savasinda aldigi bir yara sonucu vefat etti. Ümmü Seleme’ye iddet müddetini bitirdikten sonra Rasûlüllah (s.a.s) evlenme teklifinde bulundu.

Rivayete göre; Ebû Seleme vefat edip ser’î bekleme süresi dolunca Hz. Ebû Bekir kendisine evlenme teklifinde bulunmus, fakat Ümmü Seleme bu teklifi reddetmisti. Ardindan, Hz. Ömer ayni teklifte bulunmus, onu da kabul etmemisti. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) kendisine evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Seleme bu teklifi reddetmemekle birlikte çekingen davrandi. Rasûlülleh bu tereddüdünün sebebini sorunca Ümme Seleme; yasli, çocuk sahibi ve kiskanç olusunu sebep gösterdi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s) “Kiskanç oldugunu söylüyorsun, bunu gidermesi için Allah’a dua edecegiz. Yasli olmana gelince; bu mesele degildir, ben senden bir yas daha büyügüm. Çocuklar da Allah’a ve O’nun Rasûlüne aittir” seklinde karsilik verdi (Ibn Sa’d, a.g.e., VIII, 89 vd.; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., VII, 342; el-Askalânî, a.g.e., VIII, 203).

Ümmü Seleme’den rivâyet edildigine göre, Peygamber (s.a.s), basina bir musibet geldigi zaman: “Âllah’im! Basima gelen bu musibetin sevabini ver bana onun ardinda daha hayirli bir bedel ihsan et ” diye dua etmesini ögütlemistir. Kocasi Ebû Seleme vefat edince; bu sekilde dua eder ve kendine; “Rasûlüllah’in arkadasi Ebû Seleme gibisi nereden bulunur?” diye düsünürdü. Bu sirada Rasûlüllah kendisine evlenme teklifinde bulunmustur (Ibn Sa’d, a.g.e., VIII, 87).

Rasûlüllah, Ümmü Seleme ile evlendigi zaman mehir ve çeyiz olarak Iki adet el- degirmeni, Iki adet su testisi, içi hurma lifi ile doldurulmus, yüzü deriden bir adet yastik, içi hurma lifi ile doldurulmus bir dösek ve bir çanak vermistir (Ibn Sa’d, a.g.e., VIII, 90; Ibn HIsam, a.g.e.,I, 645).

Ümmü Seleme, Rasûlüllah (s.a.s)’in en son vefat eden hanimidir, Hicretin 59. veya 61. yilinda vefat etmistir. Vefat ettigi zaman 84 yasindaydi. Cenaze namazini, Ebû Hüreyre (r.a) Bakî Mezarliginda kildirmis ve orada defnedIlmistir. Ömer ve Seleme adindaki ogullari ile Abdullah b. Abdillah b. Ümeyye ve Abdullah b. Vehb b. Zem’a tarafindan kabre indirIlmistir (Ibn Sa’d, a.g.e., VIII, 96; el-Askalânî, a.g.e., VIII, 204).

Halid ERBOGA
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#25
Ümmü Habibe (ra)

Hz. Peygamber’in temiz eslerinden, mü’minlerin annelerinden.

Ebu Süfyan’in kizi olan Ümmü Habibe’nin ismi Remle’dir. Tarihçilere göre nesebi, Remle binti Ebu Süfyan Sahr b. Harb b. Ümeyye b. Abdi’s Sems b. Abdi Menaf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Ka’b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik el-Ümeviyye el-Kuresiyye’dir (Ibn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kilbrâ, Beyrut 1960, VIII, 96; Ibn Abdi’l-Berr, el-0stlâb Fi Esmai’l Ashab, Misir,1939, IV, 269). Annesi ise Safiyye binti Ebu’l-As’dir ( Ibn Abdil-Berr, el-Istiâb, IV, 296; Ibn Hacerel-Askalâni, el-Isâbe fi Temyizi’s-Sahabe, Misir 1939, IV, 298) Arap örf ve âdetlerine göre, Ilk evliliginden dogan kizi Habibe’den dolayi “Ümmü Habibe” künyesini almisti. Ilk evliligini Hz. Peygamberin halasi Ümeyme binti Abdu’I-Muttalib’in oglu Ubeydullah b. Cahs b. Riâb b. Ya’mur el-Esedî ile yapmisti (Ibn Hisâm, es-Siretu’n-Nebsviyye, Kahire (Tarihsiz), III, 197; Ibn Abdi’I-Berr, ensâbe, IV, 297).

Ümmü Habibe, Islâm gelmeden önce Hanif dinine bagli idi. Islâm dini gelince, kocasi Ubeydullah ile birlikte, onu Ilk kabul eden Müslümanlardan olmustu. Bu yüzden kocasi ile müsriklerin ezâ ve baskilarina en çok maruz kalanlarin basinda geliyorlardi. Ubeydullah, bu sIkintidan kurtulmak için hanimi Ümmü Habibe ile birlikte Ikinci kafile içinde Habesistan’a hicret etmisti. Dini ugrunda memleketini terk edecek kadar inançlarina bagli olan Ubeydullah b. Cahs, orada irtidad ederek (Islâm’dan dönme) Hiristiyanliga girmisti.

Ümmü Habibe, Habesistan’da kocasinda yavas yavas meydana gelen degisikliklerin farkinda idi. Fakat durumu henüz tam bir açiklik kazanmadigi için bir sey diyemiyordu. Nihayet onun (kocasinin) “Önceleri din konusunu uzun uzadiya düsünmüstüm, Hiristiyanliktan daha hayirli bir din görmeyip Hristiyan olmustum. Sonra Muhammed’in dinine girdim ve simdi tekrar Hiristiyanliga döndüm” sözleri ile kocasinin gerçekten Islâm’dan çiktigini anladi. Bu sözleri duyan Ümmü Habibe, ona rüyasinda kendisini çok kötü bir sekilde gördügünü anlatmis ise de kocasini tekrar Islâm’a döndüremedi. Buna karsilik Ubeydullah, kansinin Hristiyan olmasi için büyük bir baski uygulamis, fakat bunda muvaffak olamamisti. Bu mübarek kadin, her seye ragmen dininde sebat gösterdi ve sonunda kocasindan ayrildi (Semseddin Muhammed b. Ahmed b. Osman ez-Zehrebî, Siyeru A’lami’n-Nubela, Beyrut 1985, II, 221; Ziya Kazici, Hz. Muhammed’in Esleri ve Aile Hayati, Istanbul,1991, 295). O, Mekke’nin yüksek aristokrat ailesinden birine mensuptu. Bu yüzden de kolay kolay kimse ile evlenmezdi. Bu sebeple yabanci bir diyarda kimsesiz kaldi. Korunmaya muhtaç bir duruma düstü. Babasi Ebu Sufyan ise henüz Müslüman olmadigi gibi, Müslümanlarin da en büyük düsmani idi. Bu sebeple Ümmü Habibe, babasinin yanina da dönemezdi. Hz. Peygamber durumdan haberdar oldu. Onu teselli için Habesistan’a bir elçi gönderdi. Bu elçinin vazifesine ve Ümmü Habibe’nin Peygamber’imizle evlenmesine temas etmeden önce, onun Müslümanligi kabul edisinden bahs etmemiz gerekir.

Ümmü Habibe’nin hangi yilda Müslüman oldugu kesin olarak bilinmemekle beraber, daha önce de belirtildigi gibi, Ilk kocasi ile birlikte kabul edenlerdendir. Bu sebeple Ilk kadin Müslümanlar arasinda sayIlmaktadir (Genis bilgi için bk. Aynur Uraler, Ümmü Habibe’nin Rivayetleri, BasIlmamis Y. LIsans Tezi, Istanbul 1990, 9). Kocasi Ubeydullah b. Cahs ile birlikte müsriklerin baskilarina dayanamayarak Habesistan’a hicret (göç eden) Ikinci kafile ile birlikte oraya gitmislerdi. Fakat, kocasinin orada Hristiyanligi kabul etmesi ve kendisinin ondan ayrIlmasi üzerine büyük sIkintilara katlanmak zorunda kalmisti. Kocasinin bütün teklif ve israrlarina ragmen Müslüman olarak kalmisti. Onun bu durumu, Hz. Peygambere ulasinca bundan çok memnun oldu. Fakat Ümmü Habibe bu diyarda büyük sIkintilara düstü. Günlerce devam eden bu sIkintili anlarinda düsünmekten kendini alamiyordu. Memleketini, ana babasini ve yakinlarini niçin terk etmisti? Bütün bu sIkintilar ne içindi? Kendisi ile birlikte gelen kocasi neden Hristiyan olmustu? Günlerce kafasini ve benligini mesgul eden bu sorular karsisinda, bir gece rüyasinda gördügü ve kendisine “Ya Ümme’l-Mü’minin” diye hitâb eden sesle kendine gelir gibi olmustu. Ümmü Habibe, bundan sonrasini ve Hz. Peygamberle olan evliligini söyle anlatir:

“Habesistan’da iken Necasi’nin elçisi Ebrehe adindaki câriyenin getirdigi haber kadar hayatta hiç bir sey beni heyecanlandirmadi. Ebrehe, Habesistan Krali Necasi’nin kiyafet ve kokulari (parfüm) ile ilgilenen birisi idi. Bir gün benden izin Isteyerek konusmak Istedigini bildirdi. Ben de kabul ettim. “Rasulüllah Kral’a seninle evlenmek Istedigini bildiren bir mektup yazmis” dedi. Ben de “Allah sana da hayirli müjdeler versin” dedim. Fakat söylediklerinden emin olmak için bunu ona birkaç tekrarlattim. Nihayet Ebrehe, “Kral nikahini kiymak için bir vekil tayin etmeni istiyor” dedi. Bunun üzerine Saîd b. As’in oglu Halid’i çagirdim ve onu kendime vekil tayin ettim. Sevincimden Ebrehe’ye el ve ayaklarimda ne kadar taki varsa hepsini verdim. Söz kesildiginin ertesi günü Necasî, Cafer b. Ebu Tâlib’e orada bulunan bütün Müslümanlari toplamasini emretti. Toplantida kIsa bir konusma yaptiktan sonra

“Rasulüllah’in Istegi üzerine Ebu Süfyan’in kizi Ümmü Habibe’yi 400 dinar mehir ile ona nikahladim” dedi. Bu teklif Hz. Ümmü Habibe’nin vekili Halid b. Saîd b. Âs tarafindan da kabul edilerek evlenmeleri gerçeklesmis oldu (Ibn Abdi’l-Berr, el-Istiâb, IV, 422; l’bn Hacer, el Isâbe, IV, 299; Ayse Abdunahman, Terâcim Seyyidât Beyti’n-Nilbilvve, Kahire t.y., 383-384). Necasi, mehir olarak tesbit edilen parayi Halid b. Saîd’e teslim ettikten sonra kalkmak üzere olan ashab-i kirama “Nikahtan sonra yemek vermek peygamberin sünnetidir” diyerek dügün yemegi ikram etmisti (Ibn Abdi’l-Berr, el-Istiâb, IV, 423; Ahmed b. Abdullah et-Taberî, es-Suntu’s-Semin fi Menakib-i Ümmehati’l-Mü’minin Haleb 1928, 97).

Nikahtan sonra “Ümmü’l Mü’minin” olarak sabahlayan Ümmü Habibe, eline mehir geçtigi zaman kendisine müjdeyi getiren câriye Ebrehe’yi çagirtarak “O gün evinde olani vermistim. Baska param yoktu. Simdi Allah bana bunu ikram etti. Mehrimden elli dinar (veya miskal) al” dedi. Ebrehe, verilen parayi kabul etmedigi gibi, Ümmü Haibe’nin daha önce verdigi dört gümüs bilezikle âyak parmaklarindaki gümüs yüzükleri de iade etti. Zira Necasî, ondan, Ümmü Habibe’den bir sey kabul etmemesini Istemisti. O (Necasî), bununla da yetinmeyerek hanimlarindan da ona yardim etmesini Istemisti. Ayrica Necasî, hanimlarina yanlarindaki bütün güzel kokulan Hz. Ümmü Habibe’ye göndermelerini emretmisti. Ertesi gün bu parfümleri getiren Ebrehe, Hz. Ümmü Habibe’nin çeyizinin hazirlanmasinda kendisine yardimci oldu.

Hz. Ümmü Habibe (r.a), Medine’ye geldiginde Hz. Peygamber’e nikah merasimini anlatmis ve kendisine hediye edilen güzel kokulan göstermisti. Rasûlüllah bunlarin kullanIlmasini yasaklamadi. Ümmü Habibe, Islâmiyet’i kabul eden câriye Ebrehe’nin selamini da Hz. Peygamber’e iletmisti (Ahmet b. Abdullah et-Taberî, es-Simtu’s-Semin, 98; Ayse Abdurrahman, Teracim Seyyidât, 384).

Hicretin yedinci yilinda meydana gelen bu olay, Ümmü Habibe’nin dine baglanisinin bir mükafati idi. Bu evlilik, Ebû Süfyan’in henüz Müslüman olmamakla birlikte Hz. Peygamber’e olan kin ve düsmanliginin azalmasina sebep olmustu. Zira bu evlilikten sonra Ebû Süfyan’in Hz. Peygamberle Müslümanlara karsi yavas yavas yumusadigi görülür (Kazici, a.g.e., 297).

Gerçekten de Hicretin altinci senesinde Mekkeli müsriklerle yapilari Hudeybiye Antlasmasindan sonra Medine artik bir devletin baskenti olarak taninmaya baslandi. Müsriklerle yapilan antlasma, Müslümanlarin da artik söz sahibi olduklarinin ve devlet olarak tanindiklarinin bir ifadesi idi. Bundan sonra Hz. Peygamber komsu hükümdarlara elçiler göndermeye basladi. Iste bu elçilerden biri de Amr b. Ümeyye ed-Damrî idi. Amr’in Iki memuriyeti bulunmaktaydi. Bunlardan biri Hz. Peygamberin mektubunu Necasi’ye teslim etmek, digeri de Habesistan’a hicret edip henüz dönmemis olan Müslümanlari Istemek ve Ebû Süfyan’in kizi Ümmü Habibe’yi Hz. Peygamber’e nikahlamakti. Rivâyete göre bunun için de ayri bir mektup götürmüstü. Necasî, Hz. Peygamber’in elçisine hürmet ve saygida kusur etmedi. Cafer b. Ebî Talib’in huzurunda Müslüman oldugunu bildirdi (Ibnu’l-Esir, Usdü’l-Gâbe fi Marifeti’s-Sahabe, Misir, 1280, V, 457-458).

Necasi, Ümmü Habibe’yi Hz. Peygamber’le evlendirdigi gibi Habesistan’da bulunan diger Müslümanlari da Iki gemiye bindirerek Arabistan tarafina gönderdi. Hz. Peygamber, Hayber Gazasinda Ketibe kalesinin fethi ile ugrasirken onlar da geldiler. Peygamber Efendimiz “BIlmem ki bu Iki seyin hangisi ile sevineyim. Hayber’in fethi ile mi, yoksa Cafer’in gelisi ile mi?” diye sevincini belirtmisti. Bu arada Hayber’den alinan ganimetlerden Habesistan muhacirlerine de hisse verildi (Ibn Hisâm, Sire, III, 196).

Hz. Peygamber’in diger hanimlari bu yeni esi (kumalarim) iyi bir sekilde karsilamak Istediler. Baslangiçta Hz. Aise onda kendisini kiskandiracak bir sey bulamadi. Zira o, yas itibari ile kirkina yaklasmisti. Onda Hz. Safiyye’nin büyüleyici tavri, Hz. Cüveyriye’nin tatliligi, Hz. Ümmü Seleme’nin güzelligi ve Hz. Zeyneb’in çekiciligi yoktu. Bunun için Hz. Aise onu kendi tarafina çekmek istiyordu. Halbuki Ebû Süfyan’in kizi bunu Istemiyordu (Ayse Abdurrahman, Teracim Seyyidat, 385).

Arap örf ve âdetlerine göre, kendisi ile evlenmek Istenilen kadin için önce babasina, o yoksa amcasina veya amcasinin ogullarina müracaat edilirdi. Ancak, Hz. Peygamber’in Ümmü Habibe ile evlendigi dönemde Ebû Süfyan henüz Müslüman olmadigi için, bu evlilikten haberi olmamisti. Kizinin kendisine danismadan düsmani ile evlenmesinden dolayi Ebû Süfyan’in kizmasi beklenirken aksine onun bir bakima memnuniyetini ifade ettigi ve Hz. Peygamber için “O reddedilemeyecek bir erkektir” diyerek bu evliligi tasvib ettigi görülür (Ibn Sa’d, et-Tabakat, VIII, 99; Ibn . Abdi’l-Berr, el-Istiâb, IV, 298).

Hz. Peygamber, Ümmü Habibe için daha önceden bir oda yaptirmisti ki, bu hücre, diger hanimlarinin hücrelerine göre mescide en uzak olani idi. Rasûlüllah’in emri ile Bilâl, Ümmü Habibe’yi hücresine götürmüstü. Ümmü Habibe, bu yeni evde bir süpürge bulmus, yaninda bulunan köle ile is bölümü yaparak evi süpürdükten sonra kil bir yaygi sererek odayi dösemisti. Aksam olup Hz. Peygamber Ümmü Habibe’nin odasina gelince, güzel bir koku hissetmis ve içinin tefris edildigini de gördükten sonra ” Kureys kadinlari etrafi döseyen, yerlesik kadinlardir. Bedevî ve a’rabî degillerdir” buyurarak iltifatta bulunmustu. Bu sözleri ile Hz. Peygamber Ümmü Habibe’nin temizlik ve döseme zevkini takdir etmisti (Kaynaklar ve genis bilgi için bk. Kazici a.g.e., 301; Uraler, a.g.e., 20).

Hz. Peygamberin, Ümmü Habibe ile evlenmesi, onun sabrinin, cihadinin ve çektigi sIkintilarin bir nevi mükafati idi. Ayrica bu evlilik fikhî (Islâm hukuku) bakimindan da bir bir önem tasimaktadir. Zira, Hz. Peygamber’le Ümmü Habibe’nin nikahi, “giyabî nikah” seklinde icra edIlmistir. Bu, Allah elçisinin bu sahada da ümmetine örnek oldugunun bir ifadesi idi.

Hz. Peygamber’le dört yil evli kalmis olan Hz. Ümmü Habibe, Rasûlüllah’in vefatindan sonra zâhidane bir hayat yasadi. Onun bu hayati otuz dört yil sürdü. O, Peygamberimizin diger hanimlari (Ümmehatu’l Mü’minin) gibi herkes tarafindan saygi ile karsilanirdi. Bu sebeple kardesi Muaviye’ye halife olduktan sonra “mü’minlerin dayisi” diye hitâb ediliyordu (ez-Zehebî, Siyer, II, 222).

Ümmü Habibe’nin, Islâm tarihinde ortaya çikan fitne atesinden uzak kaldigi ve siyasî olaylara karismadigi da bilinmektedir. Bununla beraber, dayisinin oglu olan III. Halife Hz. Osman’in evinin muhasarasi esnasinda onun evine geldigi, orada bulunan asilerden bir adamin onun bas örtüsünü çektigi, Hz. Ümmü Habibe’nin de ona beddua ettigi, bunun da derhal yerine geldigi bildirIlmektedir (Bu olay için bk. Kazici a.g.e., 302-303).

Ümmü Habibe, Hz. Peygamberin diger hanimlari gibi bir geçim imkanina sahipti. Allah elçisi Hayber gelirinden ona seksen vask hurma, yirmi vask arpa vermisti. Ayrica Hz. Ömer zamaninda kurulan divan teskilâti, Hz. Aise hariç olmak üzere Rasûlüllah’in hanimlarina onar bin dirhem vermisti (Ibn Sa’d, et-Tabakat, VIII, 100).

Ümmü Habibe, kardesi Muaviye’nin hilâfeti (40-69/661-680) devrinde yetmis yasinda iken, hicretin kirkdördüncü senesinde Medine’de vefat etti (Ibn Sa’d, et-Tabakat, VIII,100; Ibn Abdi’l-Berr, el-Istiâb, IV, 299) Onun vefat tarihi ile ilgili farkli rivâyetler bulunuyorsa da bunlar saglam birer görüs olarak kabul edilememektedir.

Ümmü Habibe’nin, Allah elçisine olan sevgi ve saygisi sadece onun sahsina karsi degil, ona ait olan herhangi bir esya için de söz konusu idi. Islâm tarihindeki bir olay bu söylediklerimizin güzel bir örnegini ortaya koymaktadir.

Bilindigi gibi, Hudeybiye Antlasmasinin hükümlerinden biri de Kureys kabilesinin disinda kalan diger kabilelerin Hz. Peygamber’in veya Kureys kabilesinin emniyet ve garantisini kabul etmede serbest birakIlmalariyla ilgiliydi. Buna göre Huzaa kabilesi, Hz. Peygamber’in emniyet ve garantisini kabul ederek onun tarafina geçtiler. Halbuki bu Iki kabile arasinda eskiden beri düsmanlik vardi. Bu düsmanlik sebebi ile Benî Bekr kabilesi, Kureys’in de destegi ile hicretin sekizinci senesi Saban ayinda bir gece vakti Benî Huzaa kabilesine hücum etti. Bu baskin esnasinda Kureys’in ileri gelen reIsleri Safvan b. Ümeyye, Ikrime b. Ebû Cehil, Süheyl b. Amr, Hüveytib b. Abdi’l-Uzza gibi kimseler de maiyetleri ile birlikte onlara yardim etmislerdi. Bu baskinda Hüzaa kabilesinden 23 kisi öldürülmüstü. Geri kalanlar ise Hareme siginmislardi. Islâm tarihindeki bu olay daha sonra Mekke’nin fethi ile sonuçlanacaktir. Olayin Hz. Peygamber’e haber verIlmesinden sonra sözlerini tutmadiklari ve antlasmayi bozduklari için Müslümanlarin hücumlarina ugrayacaklarindan korkmaya baslayan Kureys, Hz. Ümmü Habibe’nin babasi Ebû Süfyan’in antlasmayi yenilemek ve Hz. Peygamber’den özür dilemek için Medine’ye gitmesini Istediler. Ebû Süfyan, pek ümitli olmamakla birlikte çevresinin baskilari sebebiyle Medine’ye geldi. Burada hiç kimseden yüz bulamadi. Kizi ve Rasulüllah’in hanimi olan Ümmü Habibe’nin evine geldi. Eve girdigi zaman odadaki yataga oturtmak Istedi. Tam bu esnada Ümmü Habibe yatagi toplayip kaldirdi. Her hali ile oturmaya hazirlanmis olan Ebû Süfyan sendeleyerek düsmekten zor kurtuldu. Bunun üzerine Ebu Süfyan, “Kizim, benden sonra sana hiç de iyi olmayan haller olmus, sana ser bulasmis” dedi. Daha fazla orada durmayarak çekip gitti (Ibn Hisâm, Sire, IV, 7).

Ümmü Habibe’nin, Hz. Peygamber’den yaptigi rivâyetlerin sayisi 65 rakami ile ifade edIlmekte ise de bunun daha fazla olma ihtimali vardir. Çünkü bu rakam, Bakî b. Mahled’in “el-Müsned”inden tesbit edIlmistir. Bize ulasmamis olmasi yaninda onun, müsned-musannaf karisimi bir tertibe sahip bulunmasi, rivâyet sayisinin oldugundan daha fazla kabul edIlmesi için önemli bir âmildir (Genis bilgi için bk. Uralar, a.g.e., 32).

Ziya KAZICI
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#26
Hz. Safiyye (ra)

Hz. Muhammed (s.a.s)’in hanimlarindan biri.

“Ümmehâtül-Mü’minin” (Mü’minlerin anneleri)’nden biri olan Safiyye, Huyeyy b. Ahtab adinda Medine’deki yahudilerden Madirogullari kabilesi reisinin kiziydi. Huyeyy, Hz. Peygamber (s.a.s)e karsi müsriklerle isbirligi görüsmeleri yapan ve bundan dolayi müslümanlar tarafindan Medine’den uzaklastirilan Nadirogullari’nin lideriydi. Bu zorunlu göçten sonra bu kabilenin bir kismiyla Hayber tarafina gitmisti. Ahzab savasinda, Huyeyy de hücum edenlerle beraber gelmis ve Kureyzaogullarini müslümanlarin aleyhine kiskirtmak için onlarin kalelerine girmis, sonra da onlarin ugradigi akibete ugramis ve orada öldürülmüstü. Huyeyy’in kizi olan Hz. Safiyye’nin annesinin adi Durra idi.

Safiyye, önce kendi kabilesinden Sellam b. Miskem ile nikahlanmis; bir süre sonra bosanarak Kinâne b. Ebi Hukayk ile evlenmisti. Bu esi de Hayber savasinda öldürülenler arasindaydi. Ayrica yine bu savasta Safiyye, esi ve babasiyla birlikte kardesini de kaybetmisti. Safiyye savas esirleri arasindaydi. Bazi kaynaklar Safiyye’nin asil isminin Zeyneb oldugunu kaydeder. Arabistan’da reislere veya hükümdarlara düsen ganimet hissesine “Safiyye” denildigi ve bu sebeple, Zeyneb de Hayber savasinda esir olarak Rasûlüllah (s.a.s)’in hissesine düstügü için ona “Safiyye” denIlmisti. Esirler toplandigi zaman Dihyetül-Kelbî, Hz. Peygamber (s.a.s)’den bir cariye Istemis. O da Safiyye’yi vermisti. Ashabtan birinin, Safiyye’yi peygamberimizin almasinin daha uygun olacagini, zira bir reis kizi oldugu için mevkiinin bunu gerektirdigini söylemesi üzerine, Safiyye’yi geri almis, ona da baska bir cariye vermisti.

Hz. Peygamber, Yahudiler ile bir anlasma imzaladiktan sonra Safiyye’ye Islâm ve Yahudilik hakkindaki görüsünü sordu. “Ey Allah’in Rasûlü! Islâmi arzu etmis ve sen davet etmeden önce seni tasdik etmistim. Babam da senin davanin dogrulugunu itiraf ederdi. Fakat irkçilik onu götürdü.

Ben Allah’tan baska ilâh olmadigina ve senin Allah’in Rasûlü olduguna kesinlikle inaniyorum” cevabini alinca onu âzad ederek onunla evlenmisti.

Hz. Peygamber (s.a.s), yeni hanimini yakindan tanimaya firsat bulabildigi Ilk gece onun yanaginda yesil bir benek gördü. Sormasi üzerine Safiyye’nin cevabi su olmustu: “Bir süre önce rüyamda, gökteki ayin yerinden ayrilip gögsümün üzerine düstügünü gördüm; bunu kocama anlattigimda o Sen su Medine krali ile evlenmek istiyorsun” dedi. Ben ise senin hakkinda o sirada hiç bir sey duymamistim. Buna ragmen tutup suratima siddetli bir samar indirdi; Iste bunun izi hâlâ devam etmektedir”.

Hz. Muhammed (s.a.s) dügününün yapildigi gece, esini kabilesinin ugradigi zarar ve kayiplar konusunda teselli etti ve Hayberlilerin kendisini bu konuda zorladiklarini izaha çalisti. Islâm’a ve onun peygamberine karsi çok samimi hislerle bagli olan Hz. Safiyye, ayni zamanda asil, zeki, güzel ve dindar bir kadindi. Özellikle tutumluluguyla taninirdi. Diger bir hususiyeti de pisirdigi yemeklerdi. Hz. Safiyye’nin mutfaginda pisen yemekler, onun aile fertleri, yani ehl-i beyti arasinda çok begenilirdi. Öte yandan, Hz. Peygamber (s.a.s)’den birkaç hadis rivayeti de vardir. Rasûlüllah da Hz. Safiyye’ye hürmet ve sevgide özen gösterirdi. Bir gün, bir seyahat esnasinda Hz. Safiyye’nin devesi hastalanmis Hz. Peygamber (s.a.s) de, Hz. Zeyneb’e, develerinden birini ona ödünç vermesini Istemis, ancak o “Devemi bir Yahudi asilliya mi vereyim?” demisti. Hz. Peygamber (s.a.s) onun bu sözünden çok müteessir olmus ve Hz. Zeyneb ile Iki ay görüsmemisti.

Hz. Safiyye H. 50/ M. 670 yilinda vefat etmistir. Rasûlüllah (s.a.s)’in vefatindan sonra, uzun bir ömür sürmüs olan Hz. Safiyye, ölüm döseginde iken, sahip oldugu mallarinin üçte birini, Yahudi dininde israr edip kalmis olan bir yegenine vasiyet etmisti. Zira Islâm hukukuna göre, gayr-i müslim akrabaya sadaka câizdi. Bu durumda mirastan hisse almaya hak sahibi olmayanlar için vasiyette bulunmak mümkündü. Ancak bazi müslümanlar bu vasiyetin yerine getirIlmesine karsi çiktilarsa da, Hz. Muhammed (s.a.s)’in bir diger esi ve döneminin hukuk otoritesi Hz. Aise; lehine vasiyet yapilanin tarafini tutacak bir biçimde araya girerek, vasiyetin yerine getirIlmesinin Islâm hukukuna uygun olacagini ifade etti. Halbuki Hz. Aise ile Hz. Safiyye, Hz. Peygamber (s.a.s)’in sagliginda zaman zaman dargin durmuslar, ancak darginliklarina hemen son vererek helâllesmislerdi.

Hz. Safiyye Medine’de Baki’ mezarliginda topraga verIlmistir (Ibn Sa’d, Tabakatü’l-Kübrâ, Beyrut (ts.), VIII,120-129; Muhammed Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev. Salih Tug, Istanbul 1980, II, 740-741; Mevlana Sibli, Asr-i Saadet, çev. Ö. Riza Dogrul, Istanbul 1981, II, 162-163).

Mefail HIZLI
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#27
Hz. Hafsa (ra)

Hazret-i Hafsa radiyallahu anhâ Hz. Ömer (r.a)’in kizi… Bilgili ve kültürlü, irâdesi kuvvetli, sadakat sahibi bir Islâm hanimefendisi… O devirde okuma-yazma bilen pek ender, kültürlü kadinlardan… Üçüncü hicri yilda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin aileleri arasina katilarak mü’minlerin annesi olma serefini elde eden bahtiyarlardan…
O, Mekke’de Peygamberlik gelmezden (Bi’set’ten) bes sene önce dogdu. Babasi, Islâm tarihinde adâletiyle ün salan, ikinci halife Hz. Ömer (r.a)dir. Annesi Zeynep, Osman ibni Maz’ûn (r.a)’in kiz kardesidir. Babasi ile birlikte Mekke’de müslüman oldu. Ashab’tan Huneys ibni Huzâfe (r.a) ile evlendi. ilk müslümanlarin safinda yer alan bu bahtiyar kari-koca birlikte önce Habesistan’a, daha sonra Medine’ye hicret etti.
Huneys (r.a), Abdullah ibni Huzâfe (r.a)’in kardesidir. Bedir ve Uhud gazvelerine istirak etmistir. Her iki gazvede de kahramanca çarpisti. Uhud savasinda ciddi sekilde yaralandi. Medine’ye dönüldügünde sehadet serbetini içti. Hazreti Hafsa (r.anhâ) genç yasta dul kaldi.Hz. Ömer (r.a) kizinin dul olarak kalmasina gönlü râzi degildi. Biran önce onu evlendirmeliydi. O devirde iddetini tamamlayan kadinlarin fazla beklemeden evlenmesi daha uygun görülüyordu. Bir baba olarak Hz. Ömer (r.a) da kizinin iyi bir kimse ile evlenmesini arzu ediyordu. Bunun için düsündü, tasindi ve onu Hz. Osman (r.a)’a nikâhlamaya karar
verdi. Hz. Osman da o sirada dul kalmisti. Hanimi Peygamberimiz’in kizi Rukiyye (r.anhâ) vefat etmisti. Rahatlikla teklif yapilabilirdi. Vakit kaybetmeden Osman’a gitti. Kizi Hafsa’yi nikâhliyabilecegini söyledi. Bu konudaki görüsmeleri Abdullah ibni Ömer radiyallahu anhümâ bizzat babasindan söyle nakletmektedir:
Osman ibni Affan’a gittim. Onu hüzünlü gördüm. Üzüntüsünü gidermek ve teselli etmek için ona Hafsa’dan bahsettim. istersen Hafsa’yi sana nikâhliyayim dedim. Osman birden cevap veremedi. Hemen evet diyemedi. Biraz düsünmek için zaman istedi ve Hele bir düsüneyim dedi. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra karsilastigimizda, simdilik evlenemiyecegim diye özür diledi.
Hz. Ömer ayni teklifi Hz. Ebûbekir (r.a)’a yapmayi düsündü. Onunla karsilastiginda:
istersen sana kizim Hafsa’yi nikahliyayim dedi. Hz. Ebûbekir de sustu. Agzini açip da bir söz söylemedi. Hiçbir cevap vermedi. Bu sebeple ona, Osman’a gücendiginden daha fazla kizdi.
Hz. Ömer (r.a) iki samimi arkadasindan müsbet bir cevap alamayinca cani sikildi. içerledi. Üzüntülü bir sekilde Rasûlullah (s.a)’in huzuruna girdi ve söyle dedi: Yâ Rasûlallah! Ben Osman’a sasiyorum. Hafsa’yi ona nikâhlamak istedim de yanasmadi.
Ebûbekir de öyle…
iki Cihan Günesi Efendimiz Ömer’e tebessüm ederek: Yâ Ömer! Hafsa, Osman’dan, Osman da Hafsa’dan daha hayirli birisiyle evlenecektir. buyurdu.
Hz. Ömer büsbütün merak içerisinde kalmisti. Osman’dan daha hayirli damât kim olabilirdi? Merak içerisinde aradan yine birkaç gün geçti. Nebiyy-i Ekrem (s.a) Efendimiz Hafsa’ya tâlib oldu. Hz. Ömer (r.a)’a: Sen kizin Hafsa’yi bana nikâhlarsin. Ben de kizim Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikâhlarim. buyurdu.
Hz. Ömer bu müjdeye çok sevindi. iki Cihan Günesi Efendimiz bu haberle Hafsa’yi kendisine Allah’in nikâhladigini anlatmak istiyordu. Bunun üzerine kisa zamanda dügün hazirliklari tamamlandi. Hicretin üçüncü yilinda saban ayi içerisinde Hz. Hafsa, Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizle nikâhlanarak mü’minlerin annesi olma serefine erdi.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz bu nâzikâne tesebbüsü ile üç büyük sahâbîsi arasindaki dostlugu, kardesligi, din bagini hisimlikla, akrabalikla daha da kuvvetlendirmis oldu. Âise’yi nikahlayarak Hz. Ebûbekir (r.a)’i Hafsa’yi nikahlayarak da Hz. Ömer (r.a)’i taltif etti. Onlari kendine kayinpeder, kizlarini da mü’minlerin anneleri olma bahtiyarligina kavusturdu.
Hz. Ebûbekir (r.a) kendine teklifte bulunan Hz. Ömer’e müsbet-menfi bir cevap veremedigi için üzülüyordu. Fakat baska çaresi de yoktu. Çünki bir sirri muhafaza etmesi gerekiyordu. Hz. Hafsa ile Fahr-i Kâinat (s.a)’in evlenecegini biliyordu. Bunu söylemek emanete hiyanet olacakti. Bu sebepten sükût etti. Nikâh kiyildiktan sonra Hz. Ömer (r.a)’a gelerek özür diledi ve durumu söyle izah etti:
Hafsa’yla evlenmemi istedigin, benim de sana cevap vermedigim zaman herhalde bana gücenmissindir. dedi. Hz. Ömer de: Evet diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebûbekir (r.a) sunlari söyledi:
Bana bu konuyu açtiginda sana bir cevap vermeyisimin sebebi, Rasûlullah (s.a)’in Hafsa ile evlenmekten söz etmesidir. Elbette onun sirrini ifsâ edemezdim. sayet Nebiyy-i Muhterem, Hafsa ile evlenmekten vazgeçseydi, elbette onunla evlenirdim diyerek onu teselli etti.
Ne nezâket!.. Ne edeb!.. Ne sir saklayicilik!.. iste Islâm edebi!… Emanet bir sir… Sükût bir hazinedir… Emanete riâyet ve sükûtu ihtiyar etmek ise insanin emniyeti ve süsüdür…
Hz. Hafsa (r.anhâ), Rasûlullah (s.a)’in evine Sevde ve Aise (r.anhümâ) annelerimiz varken gelin olarak geldi. O, iki Cihan Günesi Efendimizin saâdethânelerine geldiginde yirmi yaslarindaydi. Sevde (r.anhâ) annemiz Âise (r.anhâ) gibi onu da büyük bir gönül rahatligi içinde karsiladi. Her ikisine de hizmet etti. Hafsa (r.anha) da gençti. Bilgili ve onurluydu. Özü sözü birdi. iradesi kuvvetliydi. Hâne-i seâdette iki genç annemiz olmustu. ikisi de Efendimize hizmet etme yarisinda gayretlerini esirgemiyorlardi. Son derece nâzik davraniyorlardi. Sevgi ve hürmette kusur etmemeye çalisiyorlardi. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz de iki aziz
arkadaslarinin kizlari olmalari sebebiyle gücünün yettigince onlara müsâmaha ile davraniyordu. Kadinlik zaafiyetlerini, gençliklerini göz önüne alarak daha merhametli, daha sefkatli muâmele ediyordu. Fakat beser olarak sikintili zamanlar da geçiriyordu. söyle ki: Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz Zeynep binti Cahs (r.anhâ) annemizin evinde bal serbeti içmisti. Biraz da yaninda fazla kalmisti. Bu durum iki genç annemizin dikkatlerini çekti ve aralarinda anlasarak. Efendimizin yanina vardiklari zaman kendisinden megâfir kokusu geldigini söylediler. Efendimiz megâfir yemedigini, bal serbeti, içtigini söyledi ve:
Demek ki bali yapan ari megâfir yalamis diyerek bir daha bal serbeti içmemege yemin etti.
Bunun üzerine Allah Teâlâ Tahrim sûresini nâzil buyurdu. Meâli söyledir:
Ey Peygamber! Eslerinin rizasini gözeterek Allah’in sana helâl kildigi seyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bagislayan, çok esirgeyendir.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz bir ara hanimlarindan ayrilarak uzlete çekilmisti. Genç ailelerini egitmek istiyordu. Ashab arasinda bu durum, Rasûlullah hanimlarini bosadi. diye yayildi. Hz. Ömer (r.a) bu haberi isitince dogruca Efendimizin odasina yöneldi. Kizi Hafsa’nin bir hatasi olabilecegini düsünerek Efendimiz’den içeri girmeye izin istedi ve huzura girerek Efendimizin gönlünü rahatlatacak su sözleri söyledi:
Ya Rasûlallah! Kadinlardan dolayi ne kadar sikinti çekiyorsun. sayet onlari bosarsan Allah da melekleri de seninle beraberdir. Ben de, Ebûbekir de, mü’minler de seninle beraberiz… dedi.
iki Cihan Günesi Efendimiz tebessüm etti. Gül yüzünden nurlar saçildi. Ömer’in kalbine huzur verecek ve mü’minleri sevindirecek su cevabi verdi. Hanimlarini bosamadigini, sadece uzlete çekildigini söyledi. Hz. Ömer mescide geldi ve durumu müslümanlara izah etti.
Hz. Hafsa (r.anhâ) yaratilis icâbi biraz celâlli idi. Hz. Âise (r.anhâ) annemiz onu söyle tavsif ediyor: Hafsa tam manasiyla babasinin kizidir. Kuvvetli bir iradesi vardir. Özü sözü birdir.
Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz Hafsa annemizin yaninda Hudeybiye’de biat eden ashabini anarak: insaallah, Hudeybiye’de biat eden ashâbim Cehenneme girmez. buyurdu. Hafsa (r.anhâ) da:içinizden oraya ugramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinlesmis bir hükümdür. (Meryem sûresi; 71) âyetini okuyarak hatirlatmada bulundu. Efendimiz de ona: Sonra, biz Allah’tan sakinanlari kurtaririz; zalimleri de diz üstü çökmüs olarak orada birakiriz. (Meryem sûresi; 72) ayetini okuyarak cevap verdi.
Hz. Hafsa (r.anhâ) annemiz ibadete düskündü. Çok namaz kilar, çokca nâfile oruç tutardi. Onun hayati da diger annelerimiz gibi fakirlik içinde geçti. Yatak olarak kullandigi bir siltesi vardi. Yazin onu altina sererdi. Kisin da bir tarafini altina serip, bir tarafini da üzerine örterdi. Çogu zaman yemek için ekmek bulamazdi. Buna ragmen sikâyetçi olmadi. Hep haline sükretti.
O, Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize son derece sadakat ve muhabbetle bagliydi. Kendisine hediye edilen seyleri yemez içmez, Resûlullah’a ikram ederdi. Onu daima nefsine tercih ederdi. Bir defasinda kendisine bir tulum bal hediye etmislerdi. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz odasina ugradiginda ondan serbet yapar ve ikram ederdi.

Hz. Hafsa (r.anha) Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin dâr-i bekâya irtihalinden sonra da önemli hizmetlerde bulundu. Hz. Ebûbekir (r.a) devrinde Kur’ân âyetleri bir araya toplanarak Mushaf haline getirilmisti. Bu tek nüsha idi. Hz. Ebûbekir (r.a)in nezdinde kaliyordu. Vefatindan sonra Hz. Ömer (r.a)’in nezaretine verildi. Hz. Ömer (r.a) da yaralanip sehid olacagi zaman kizi Hz. Hafsa (r.anhâ) annemize teslim etti. O da itina ile muhafaza etti. Hz. Osman (r.a) devrinde bu nüshadan çogaltildi.
Hz. Hafsa (r.anhâ) vâlidemiz 60’a yakin hadis-i serif rivayet etti. Bir tanesi sudur. Rasûlullah (s.a) yatagina girdiginde sag elini basinin altina koyar söyle duâ ederdi: Yâ Rabbi! Kullarini dirilttigin gün beni azabindan koru. Bunu üç defa tekrar ederdi.

Hicretin 45. yilinda Hz. Muaviye’nin halifeligi döneminde altmis yasinda iken vefat eden Hz. Hafsa (r.anhâ) annemiz’in cenâze namazini Medine valisi Mervan ibni Hakem kildirdi. Cennet-i Bakî’a’da mü‘minlerin annelerinin yanina; ebedî istirahatgâhina tevdi edildi. Cenab-i hak’tan sefaatlerini niyaz ederiz. Amin.

Kaynak: Altinoluk dergisi, 06/99

Hazirlayan: Muhammed Faruk
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#28
Hz. Aişe (ra)

Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ilk iman eden onun en sadik arkadasi Hz. Ebu Bekr es-Siddîk’in kizi ve Hz. Peygamber’in zevcesi. Hicret’ten dokuz veya on sene önce Mekke-i Mükerreme’de dogdu. Annesi Ümmi Rûmân binti Âmir ibn Umeyr’dir. Hz. Âise çok küçük yasta müslüman olmustur.

Resulullah, ilk zevcesi Hatîcetü’lKübrâ hayatta iken baska bir kadinla evlenmemisti. Onun vefatindan sonra bir süre daha evlenmedi. Resulullah, Hatice (r.a.)’in ölümüne çok üzüldü. Osman ibn Maz’un’un hanimi Havle binti Hakim, Resulullah’a gelerek Ebu Bekr es-Siddîk’in kizi Âise ile evlenmesini teklif etti. Sonra da Resulullah adina Ebu Bekr’e giderek kizi Âise’yi istedi.

Hz. Âise’nin Resulullah’a nikâhlanmasi Hicret’ten iki veya üç sene önce oldu. Kaynaklar, bu nikâhlanma sirasinda Hz. Âise’nin yasinin küçük oldugunu kaydetmektedir. Nikâhin kiyilmasindan iki yil kadar zaman geçtikten sonra zifâf vukû bulmustur. Hz. Âise’nin o zaman dokuz veya on bir yasinda oldugu rivayet edilmektedir. Bu rivayetleri bazi tarihçiler cerhetmekte ve Âise validemizin evlendikleri zaman daha büyük oldugunu ileri sürmektedirler. Âise validemizden rivayet edilen bir hadiste, Hz. Cebrâil Âise’nin resmini ipek bir hirka içinde Resulullah’a getirmis ve “Bu, senin dünya ve ahirette zevcendir.” demisti. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bâkire olarak nikâhladiklari tek zevcesi vâlidemiz Hz. Âise’dir. Resulullah onu çok severdi. Ona ‘Hümeyra’ lâkabini vermis ve: “Dininizin yarisini bu Hümeyra’dan aliniz” buyurmuslardir. Hazret-i Âise, Medine’de Peygamberimizin muharebelerine katildi ve diger sahâbe hanimlari gibi harpte yaralilarin tedavisiyle bizzat mesgul oldu. Uhud gazâsinda sirtinda su ve yiyecek tasiyip yardim için Peygamber Efendimizin hep yaninda kalmisti. Hatta, peygamberimizin Uhud’da müsriklerin taslariyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasir yakip, külünü basarak kanlarinin durmasini saglamisti. Hz. Âise bir ara Uhud’da kiliçla cepheye gitmek istemisse de, Resulullah buna müsaade etmemistir.

Âise 14-15 yaslarinda iken Benu Mustalik (Müreysi’) gazâsina Resulullah’la beraber katildi. Gazâ dönüsü tuvalet için geride kalmasi yüzünden iftiraya ugradi; savasa ganimet için katilan münafiklar Hz. Âise’nin, gecikmesi sebebiyle, kâfilenin ardindan yaninda Ashabtan Safvan ile birlikte geldigini görünce bunu kötü sözlerle ve çirkin bir sekilde yorumladilar. Yolda bu dedikodulara bazi müslümanlar da karisinca Hz. Âise çok üzüldü; Medine’ye gelince hastalandi. iftira, dedikodu etrafa yayilmisti. Atesi yükselerek yataga düstü. Bu arada kendisini fazla aramayan Rasûlullah’tan izin isteyerek babasi Ebû Bekir’in evine gitti. Orada bir müddet kaldi; sabirla bekledi. Bu arada Rasûlullah diger hanimlarina ve sahâbeden en yakinlarina Âise’nin durumunun ne olabilecegini sordu. Hepsi de Hz. Âise’nin temiz ve suçsuz oldugunu söylediler; “Peygamberini fenaliklardan koruyan Cenâb-i Hak, size böyle bir seyi revâ görmez, sabreyleyin” dediler.

Aradan bir ay gibi uzun bir zaman geçinceye kadar danismalarini sabirla sürdüren Resulullah, sonunda Hz. Ebû Bekir’in evine ugradi. Hz. Âise’yi, anne, babasi ve sahâbeden bir hanimla aglar buldu: “Ya Âise, senin için bana söyle söyle söylediler. Eger sen, dedikleri gibi degilsen; Allah’u Teâlâ yakinda senin dogrulugunu tasdik eder. Eger bir günah islediysen, tövbe ve istigfar eyle! Allah’u Teâlâ, günahina tövbe edenlerin tövbesini kabul eder. ” buyurdular. Resulullah’in mübarek sesini isitince aglamayi kesen Hz. Âise babasina bakip cevap vermesini istedi. Hz. Ebû Bekir ve Âise’nin annesi böyle söylentilere ve dedi-kodu yapanlara sadece sasirdiklarini söylediler. Hz. Âise ise: “Allah’u Teâlâ’ya yemin ederim ki kulaginiza gelen lâflarin hepsi yalandir, iftiradir, Allah biliyor ki benim bir seyden haberim yoktur. Yapmadigim bir seye evet dedigimde kendime iftira etmis olurum. Sabretmek iyidir. Onlarin söyledigi sey için Allah’u Teâlâ’dan yardim bekliyorum.” dedi. Günahsiz oldugundan, kalbinin temizligi ile ve kendinden emin olarak bekledi .

Bu sirada Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yüzünde vahiy alâmetleri belirdi. Hz. Ebû Bekir, Resulullah’in basinin altina bir yastik koyup üzerine çarsaf örterek beklediler. Vahiy tamamlaninca Resulullah terlemis yüzünü örtünün altindan kaldirarak: “Müjdeler olsun sana ey Âise! Allah’u Teâlâ seni temize çikardi. Senin pak olduguna sahit oldu.” deyip Kur’an’daki Nûr Suresinden, o an nazil olunan 10 ayeti okudu. Hz. Ebû Bekir hemen kalkip kizi Âise’yi basindan öptü, “Kalk, Resulullah’a tesekkür et.” dedi. Kendisi için ayet inecegini aklindan geçirmeyen Âise saskinlik içinde: “Hayir kalkmam baba vallahi kalkmam. Allah’u Teâlâ’dan baskasina sükretmem. Çünkü Rabbim beni Ayet-i Kerîme ile methetti.” dedi. Ama, çok sevindi. iftirada bulunanlar zamanla hakîr ve zelîl oldular.

Peygamberimiz (s.a.s.) 632 senesinde hastalaninca son gününü Hz. Âise validemizin evinde geçirdi. Rebiü’levvel ayinin onikinci pazartesi günü ögleden önce mübarek basi, Hz. Âise validemizin gögsüne yaslanmis oldugu halde vefat etti. Resulullah’in vefatindan sonra Ashâb-i Kirâm, Hz. Aise validemize müminlerin annesi adini vererek, ona büyük hürmet göstermislerdir. Hz. Âise de, sahâbe içinde, kirk yila yakin bir müddet daha yasamis ve pek çok hadis rivayet etmistir.

Hz. Âise’nin bu son kirk yillik hayatindaki en önemli olay; Cemel Vak’asi’dir. Hz. Osman’in karisiklik çikaran entrikaci asiler tarafindan sehid edilmesinden sonra halîfe olan Hz. Ali, katilleri bulmak ve kisas yapmak hususunda günün sartlari geregi olarak sabirla hareket etmeyi uygun bulmustu. Bu yumusak davranistan yüz bulan asiler taskinliklarini artirarak fenaliklarina devam ettiler.

Durum böyle endise verici bir hâl alinca Ashâb-i Kiram’in büyüklerinden bir kismi (Talha, Zübeyr…) Mekke’ye giderek o sirada hac için orada bulunan Hz. Âise’yi ziyaret edip, olaylara el koymasini ve kendilerine yardimci olmasini istediler. Hz. Âise de; acele etmemelerini, sabirla bir köseye çekilip Hz. Ali’ye yardimci olmalarini tavsiye etti. Ashâb-i Kirâm’in büyükleri de Hz. Âise’nin tavsiyesine uyarak, askerleriyle Irak ve Basra’ya gitmeyi uygun gördüler. Hz. Âise’ye de: “Ortalik düzelinceye ve halifeye kavusuncaya kadar bizimle beraber bulun, bize destek ol, çünkü sen müslümanlarin annesi ve Resulullah’in muhterem zevcesisin, herkes seni sayar dediler. Hz. Âise de, müslümanlarin rahat etmesi ve Ashâb-i Kirâm’in korunmasi için onlarla birlikte Basra’ya hareket etti. Bu gidisi asiler, Hz. Ali’ye baska türlü anlattilar. Bu arada Hz. Ali’yi de zorlayarak Basra’ya gitmesini sagladilar. Hz. Ali de Basra’ya gelince Hz. Âise’ye bir haberci yollayarak, olaylar ve yolculugu hakkindaki düsüncelerini sordu. Hz. Âise, fitneyi önlemek ve sulhu saglamak için Basra’ya geldigini; öncelikle katillerin yakalanmasini istediklerini halife Hz. Ali’ye bildirdi. Bu görüsü Hz. Ali de uygun bularak sevindi. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birlesmeyi kararlastirdilar.

Bu baris haberini ve memnunlugu isiten münafiklar birlesmeye engel olmak için, gece karanlik basinca, her iki tarafa da ayri ayri askerlerle saldirdilar. Taraflara da: “Bakin, karsinizdakiler sözünde durmadi” deyip bu gece baskini ile ortaligi karistirdilar. Karanlikta neye ugradiklarini bilemeyen müslümanlar harb etmeye basladilar. Her iki taraf da karsisindakini suçluyordu. iste bu iki müslüman grup arasinda meydana gelen çatismaya Cemel vak’asi denir.

Bu vak’ada Hz. Aise’nin ictihadi Hz. Ali’nin ictihadina uymamisti. Buna ragmen galib olan Hz. Ali, müminlere anneligi Kur’an-i Kerim ayeti ile sabit olan Hz. Aise’ye ikram ve izzette bulundu. “Ali’yi sevmek imandandir.” hadisini haber veren Hz. Âise de Hz. Ali’yi çok severdi. Daha sonra Hz. Ali’nin sehâdetine üzüldü ve çok agladi. Çünkü, sahâbiler birbirlerini çok severlerdi.

Hayatinin son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadinlara mahsus hallere dair fikhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676 yilinda Medine-i Münevvere’de vefat etti. Cenazesini Ashâbtan Ebû Hureyre (r.a.) kildirdi. Vasiyyeti üzerine Medine’de el-Bakî’ kabristanina defnedildi. Küçük yaslarda iken Âise’nin egitim ve ögretimiyle bizzat babasi Hz. Ebû Bekir (r.a.) ilgilenmistir. Bütün müminlerin annesi olan Âise validemiz daha küçük yaslarda iken okuma yazma ögrenmis, zekâsi ve kabiliyeti ile etrafinin dikkatini çekmistir. Ögrendiklerini unutmaz, ezbere tekrar ederdi. Hafizasi çok kuvvetli idi. Akilli, zeki, âlime, edibe, iffet sahibi bir hanim idi. Pek çok konulari siirle anlatan sanatkârca bir ifadeye sahipti. Ashâb, karakter ve hâfizasina güvendikleri ayet-i kerime ile övüldügünü bildikleri için birçok meseleyi ondan sorar ve ögrenirlerdi.

Hz. Âise vâlidemiz babasi Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, Hz. Osman’in hilâfetleri zamaninda Hz. Peygamber’den isittiklerini müslümanlara anlatti. Devamli oruç tutar ve daima gece namazi kilardi. Hz. Âise fikih ve ictihadda keskin, kuvvetli görüse sahiptir. Fikih ilminin kurucularindan sayilir. Devrinin üstün âlimlerinden ve Fukahâ-i Seb’a*dandir.

Hz. Âise, güzel ahlâkli, merhamet dolu, cömert ve ibadete düskün, çok zeki bir sahâbiydi. Hepsinin basinda en mümtaz vasfi ise islâm’a ve ilme olan büyük hizmeti idi. Müslüman bilginler arasinda yaygin bir rivayete göre fikih ve dinî ilimlerin dörtte birini Hz. Âise nakletmistir.

Ebû Mûsa el-Es’ârî: “Bizler, müskül bir mesele ile karsilastigimizda gider Hz. Âise’ye sorardik.” demistir.

Abdurrahman b. Avf’in oglu Ebû Seleme: Resulullah’in sünnetini Hz. Âise’den daha iyi bilen; dinde derinlesmis, Ayet-i Kerîme’lere bu derece vâkif ve sebeb-i nüzulleri bilen, ferâiz ilminde mâhir bir kimseyi görmedim.” demistir.

Hakkinda imam Zührî: “Eger zamaninin bütün âlimlerinin ve peygamberimizin diger zevcelerinin ilmi bir araya toplansa, Hz. Âise’nin ilmi yine daha agir basardi” derdi.

Atâ b. Ebî Rebâh; “Hz. Âise, ashâb içinde en çok fikih bilen, isabetli rey bakimindan en ileri gelen bir kimse idi.” demistir.

Tabiinden Mesruk; “Allah’a yemin ederim ki, Ashâb-i Kirâm’in ileri gelenlerden bir çogu gelir Hz. Âise’den Ferâiz’e ait sorular sorar ve ögrenirlerdi.” demistir.

Hz. Âise Peygamberimizden ikibinikiyüzon hadîs rivayet etmistir. Kendisinden de Ashâb ve Tabiin’den bir çok kimse hadîs nakletmislerdir. Sahih hadis kitaplari Hz. Âise’nin fetvalari ile doludur. Ahmet b. Hanbel Müsned adli eserinde de Âise’nin rivayet ettigi hadislerinden uzun uzun bahseder .

Hz. Âise’nin naklettigi hadislerden bazilari:

“Ey Âise, Allah, kullarina lutf ile muamele edicidir. Her iste yumusak davranilmasini sever.”

“Her gün yirmi kere ölümü düsünen kimse, sehidlerin derecesini bulur”

“Resul-i Ekrem (s.a.s.) ‘in en ziyade hoslandigi ibadet, devamli olani idi, az olsa bile.”

“Sekir (sarhosluk) veren her içki haramdir. ”

Hazret-i Peygamber (s.a.s.) söyle buyurmustur: “Cebrâil hiç durmaz komsu hakkina hürmet olunmasini bana tavsiye ederdi. Hatta ben yakinda komsuyu mirasçi kilacak sandim. ”

Yunus Emre ÖZULU

Kaynak: Samil Islam ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#29
Hz. Hatice (ra)

Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s)’in temiz, iffetli ve yüce ahlâk sahibi olan hanimlarinin ilki.

O, Araplarin en asil kavmi olan Kureys kavminden ve Kureys kavminin de, en asil, pak ailelerinden idi. Babasi Huveylid, annesi Fâtima’dir (Ibn Ishak, es-Sîre, Nesr. Muhammed Hamidullah, s. 60).

Hz. Hatice’nin baba tarafindan soyu Kusay’da Peygamberimizin baba tarafindan soyu ile birlestigi gibi, annesi tarafindan da soyu yine Peygamberimizin baba tarafindan dedesi olan Lüey’de bilesmektedir (M. Asim köksal, Islâm Tarihi, Mekke Devri, 96).

Hz. Hatice, ticaretle ugrasan zengin, haysiyetli, serefli bir kadindi. Ücretle tuttugu adamlarla Sam’a ticaret kervanlari düzenlerdi. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dogru sözlü, güzel ahlâkli ve son derece kendisine güvenilen bir insan oldugunu ögrenince, O’na ticaret ortakligi önerdi. Hz. Muhammed (s.a.s) Hz. Hatice’nin bu teklifini kabul etti. Hz. Hatice O’nun baskanliginda bir ticaret kervanini Sam’a gönderdi. Ayni zamanda kölesi Meysere’yi de O’nunla beraber gönderdi. Meysere, yolculuk sirasinda Hz. Muhammed (s.a.s.)’de harikulade hallere sâhid oldu. Gittikleri yerde, Peygamberimiz (s.a.s.) satacaklarini satti ve alacaklarini da aldi. Ondan sonra geri döndüler. Hz. Hatice bu ticaret kervanindan çok memnun oldu. Daha önce gönderdigi ticaret kervanlarina nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti. Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkinda Meysere’yi de dinleyince, O’na olan itimadi ve sevgisi daha da artti. O’na anlastiklari ücretten fazlasini verdi ve Hz. Muhammed (s.a.s)’e evlenme teklifinde bulundu (Ibn Ishak, a.g.e., 59).

Hz. Peygamber (s.a.s.) durumu amcasi Ebu Talib’e anlatti. Ebu Talib Hz. Hatice’yi Hz. Muhammed (s.a.s.) için istedi. Iki aile anlasti. Dügünleri o zamanin örf ve adetlerine göre, Hz. Hatice’nin evinde yapildi. dügünde Ebû Talib ve Hz. Hatice’nin amcasi Amr b. Esed birer konusma yaptilar. Ikisi de konusmalarinda hikmetli ifadelerde bulundular ve evlenecekler hakkinda güzel seyler söylediler. Ondan sonra misafirlere ikram yapildi, yemekler yenildi. Ebû Talib nikâhlarini kiydi. Mehir olarak 500 dirhem altin tesbit edildi (Ibn, Sa’d Tabakat, VIII, 9).

O zaman, rivâyetlerin ekseriyetine göre, Hz. Muhammed (s.a.s.) 25 ve Hz. Hatice 40 yasinda idiler. Aralarinda 15 yas fark vardi (Ibn Hacer, el-Isâbe, 539). Bazi rivâyetlerde bu yas farkinin daha az oldugu kayitlidir.

Rasûlullah (s.a.s.)’in evlendigi ilk kadin, Huveylid’in kizi Hatice’dir. Hz. Hatice ilk olarak Atik b. Aziz’le evlendi, ondan bir kizi oldu. Onun ölümünden sonra, Temim ogullarindan Ebû Hale ile evlendi. Ondan da bir oglu ve bir kizi oldu. Onun da ölümünde sonra, Rasûlullah (s.a.s.) ile evlendi (Ibn Ishak, a.g.e., 229).

Hz. Hatice’nin Rasûlullah (s.a.s.)’den Fâtima, Ümmü Gülsüm, Zeyneb ve Rûkiyye adinda dört kizi, Kâsim ve Abdullah adinda da iki oglu dünyaya geldi. Kelbî’nin rivâyet ettigine göre, önce Zeynep, sonra Kâsim, sonra Ümmü Gülsüm, daha sonra Fâtima, ondan sonra Rûkiyye ve en sonunda Abdullah dünyaya geldi. Ali b. Aziz el-Cürcânî de, Kâsim’in Zeynep’ten daha önce dogdugunu nakletmistir (Ibn el-Esir, Usdü’l-Gâbe, I, 434).

Hz. Hatice(r.anha), Rasûlullah (s.a.s.)’e, Peygamberliginden evvel son derece saygi gösterip onu mutlu ettigi gibi, Peygamberligi döneminde de, ona ilk inanan, onunla beraber namaz kilip ona ilk cemaat olan kisi vasfini kazandi. Daima Hz. Muhammed (s.a.s.)’e destek oldu, ona moral verdi, son derece güzel davranis ve sözleri ile, onun basarilarina katkida bulunmaya çalisti.

Hz. Hatice, Rasûlullah (s.a.s.)’e (Allah kendisini Peygamberlikle sereflendirdigi zaman) teskin etmek için; “ey amca oglu, beni melek geldigi zaman haberdar edebilir misin?” diye sordu. Resûlullah (s.a.s.); “evet” cevabini verdi. Bir gün Hatice’nin yaninda iken, ona Cibril geldi ve; “Ey Hatice! Iste bu Cibril’dir, bana geldi” dedi. Hatice “Su anda onu görüyor musun?” diye sordu. “Evet” karsiligini verdi. Hatice bu kez sag tarafina oturmasini söyledi. Rasûlullah (s.a.s.) Hatice’nin sag tarafina oturdu. Hz. Hatice; “Simdi görüyor musun” sorusunu tekrarladi. Rasûlullah (s.a.s.) yine olumlu cevap verince, Hz. Hatice örtüsünü çikarip atti. O sirada Rasûlullah (s.a.s.)in hâlâ kucaginda oturuyordu. “Onu, simdi görüyor musun?” diye tekrar sordu. Rasûlullah (s.a.s.) bu kez “hayir” cevabini yerince, Hz. Hatice; “Bu seytan degil; bu kesinlikle melek, ey amca oglu! Sebat et, seni müjdelerim” dedi (Ibn Ishâk, a.g.e., 114).

Hz. Hatice(r.anha), Allah’in selâmina ve Rasûlullah (s.a.s.)’in övgüsüne nâil olacak derecede faziletli ve serefli bir kadindi. O, imanda, sabirda, iffette, güzel ahlâkta, kisacasi her yönü ile örnek olan bir anneydi. Rasûlullah (s.a.s.); “hristiyan kadinlarinin en hayirlisi Imrân’in kizi Meryem, müslüman kadinlarinin en hayirlisi ise. Hüveylid’in kizi Hatice’dir” buyurdu. Bu konudaki diger bir hadisinin meali söyledir: ” Dünya ve âhirette degerli dört kadin vardir. Imran’in kizi Meryem; Firavun’un karisi Asiye, Hüveylid’in kizi Hatice ve Muhammed (s.a.s.)’in kizi Fâtima” (Ibn Ishak, a.g.e. s. 228).

Bir gün Cebrâil (a.s.) Rasûlullah (s.a.s.)’e gelerek söyle buyurdu: “Hatice’ye Allah’in selâmlarini söyle.” Rasûlullah (s.a.s.): “Ya Hatice, bu Cebrâil’dir, sana Allah’tan selam getirdi” deyince, Hz. Hatice, Allah’in selamini büyük bir memnuniyetle kabul etti ve Cebrâil’e de iadei selâmda bulundu (Ibn Hisâm, es-Sîre,, I, 257).

Allah’in rizasini, yuvasinin mutlulugunu, dünya ve âhiretin huzur ve saadetini düsünen bütün anneler için en güzel örnegi teskil eden Hz. Hatice (r.a.), nübüvvetin onuncu yilinda, Ramazan ayinda vefât etti ve Mekke’deki Hacun kabristanina defn edildi (M. Asim Köksal, a.g.e. s. 302).

Nureddin TURGAY


Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Sabit Konu A’dan Z’ye Sahabeler ALTAY FORUM 18 1,764 02-28-2019, 04:40 PM
Son Mesaj: ALTAY FORUM

Foruma Git: