yandex izleme
HANIM SAHABELER
Duyurular
[BD] GRAFİKER

Alımlarımız Başlamıştır

[BD] ARGE

Alımlarımız Başlamıştır

| AltayForum.web.tr forumda kalitenin yeni adresi herzaman sizinle...
Sitelerinizi Altayforum.web.tr farkıyla ücretsiz olarak tanıtma imkanı sunuyoruz.
Net Programlama dilleri ile aradığınız herşey burada yüzlerce proje örneği ile sizde .Net dillerinde başarıyı yakalayın.
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi
HANIM SAHABELER 991 VBCODER 28
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
HANIM SAHABELER
SMOD
SMOD
  • 14
    Mesajlar
  • 14
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#1
Ümmü Varaka (r.anha)
Ümmü Varaka (r.anha), Allah yolunda cihat etmeyi ve şehit olmayı çok arzulayan biriydi. Bedir Savaşı için ordu hazırlandığında Peygamberimize geldi ve “Ey Allah’ın Resûl’ü, müsaade etseniz de sizinle birlikte harbe katılsam! Yaralıları­nızı tedavi eder, hastalara bakarım. Belki Allah yolunda şehitlik de nasip olur…” diye ricada bulundu. Fakat Peygamberimiz hiçbir kadının Bedir Savaşı’na katıl­masına izin vermedi. Ama Ümmü Varaka’yı “Allah sana şehitlik nasip edecek­tir.” diye müjdeledi. Bundan böyle Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ona her gördüğü yerde “Şehide” diye hitap etti.
Peygamberimiz zaman zaman Ümmü Varaka’yı ziyaret eder, hâlini hatırını sorardı. Sahabiler de onu sayarlardı.
Ümmü Varaka (r.anha) dinî meselelerde bilgi sahibiydi. İslamiyet’i en güzel şekil­de yaşamaya gayret gösterirdi. Ev halkına bu hususta yardımcı olurdu.
Onun biri erkek biri de kadın iki kölesi vardı. Vefatından sonra onların hürri­yet­le­ri­ne kavuşturulmalarını vasiyet etmişti. Köleler hırsa kapıldılar. Şeytanın da telkiniyle, “bir an önce hürriyetlerine kavuşmak” düşüncesiyle, Ümmü Vara­ka’yı şehit ettiler.
Hadise Hz. Ömer’in hilafeti devrinde olmuştu. Ömer (r.a.) bunu duyar duy­maz, “Re­sû­lul­lah doğru söyledi.” dedi. Re­sû­lul­lah’ın müjdelediği şehitliğin ger­çekleştiğini anlamıştı.
Bu hadise bütün Müslümanları derinden üzdü. Hz. Ömer suçluların derhâl yakalanmasını emretti. Suçlular yakalandılar. Suçlarının cezasını idam edile­rek ödediler. Medine’de asılarak idam edilen ilk suçlular bu iki köle oldu.
Hz. Ömer zaman zaman arkadaşlarına, “Kalkın, gidip şu şehidenin kabrini ziyaret edelim.” derdi. Sonra da hep birlikte kabri ziyaret ederlerdi.
Allah onlardan razı olsun![1]

______________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 5: 626.

Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi


Ümmü Ümâre (r.anha)

Medineli Müslümanlar, Peygamberimize ve ona iman edenlere kucak açmış­lardı. Onları bağırlarına basmak için sabırsızlanıyorlardı. 2’si kadın 75 kişi, Re­sû­lul­lah ile görüşmek, onu Medine’ye davet etmek gayesiyle Akabe’ye geldiler. İşte, bu iki kadından birisi, asıl ismi “Nesîbe” olan Ümmü Ümâre idi (r.anha).

Ümmü Ümâre (r.a.), Peygamberimizin Medine’ye İslamiyet’i öğretmek için gönderdiği Mus’ab bin Ümeyir (r.a.) vasıtasıyla Müslüman olmuştu. Kuvvetli bir imana sahipti. Allah ve Resûl’ü yolunda hayatını ortaya koymaktan çekin­mezdi. Nitekim Uhud Savaşı’nın en şiddetli ânında vücudunu Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) siper etmiş, örnek kahramanlığıyla ismini tarihe altın harflerle yazdır­mıştı. Hadiseyi kendisinden dinleyelim:

“Uhud’a gitmiştim. Müslümanlar ne yapıyor bir bakayım, diye düşünmüş­tüm. Yanımda su da vardı. Re­sû­lul­lah’ın yanına kadar yaklaştım. Sahabilerin arasındaydı. Gali­biyet Müslümanlardaydı. Fakat çok geçmeden mağlup duru­ma düştüler. Re­sû­lul­lah’ın etrafındaki sahabiler ya dağılıyorlar veya şehit olu­yorlardı. Etrafında çok az kimse kal­mıştı.

“Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelmesinden endişe duydum! Hemen yetiştim. Müş­riklere karşı savaşmaya başladım. Kılıçla, okla müşrikleri Re­sû­lul­lah’tan uzaklaştırıyordum. Bu arada yaralandım.

“Re­sû­lul­lah’ın yanında 10 kişi kalmıştı. Ben, oğullarım ve beyim, Re­sû­lul­lah’ın önünde müşriklerle çarpışıyor, onları uzaklaştırmaya çalışıyorduk. Re­sû­lul­lah yanımda kalkan olmadığını gördü. Kalkanı olan birine, ‘Ey kalkan sahibi, kalkanını savaşana bırak!’ buyurdu. Ben o kalkanı alıp kendimi korumaya başladım.

“Derken, bir süvari bana vurdu. Kalkanımla korundum. Hemen ardından atı­nın ayaklarına kılıçla vurdum. At, sırtının üzerine yıkıldı. Adam düştü. Re­sû­lul­lah bunu görünce oğluma, ‘Ey Ümmü Ümâre’nin oğlu, annene yardım et!’ buyur­du.”

Savaş bu minval üzere devam ediyordu. Nesîbe Hatun, Re­sû­lul­lah’ın etrafın­da âdeta bir pervane olmuştu. Dönüp duruyordu. Peygamberimiz savaş sonra­sında, “Uhud Günü sağıma soluma döndükçe hep Ümmü Ümâre’yi yanı başım­da çarpışırken görüyordum.” buyurarak onun bu fedakârlığını takdir etmişti.

Bir ara Ümmü Ümâre’nin (r.anha) oğlu yaralanmıştı. Buna çok üzüldü. Fakat bu­nun sebebi oğluna olan şefkati değil, onun Re­sû­lul­lah’ı korumasından geri kal­masıydı. Oğlunu da üzen sebep buydu. Hemen ciğerparesinin yanına gitti. Ya­rasını sardı, sonra da, “Kalk yavrucuğum, müşriklerle çarpışmaya devam et!” dedi. Onun Re­sû­lul­lah’ı korumaktan geri kalmasına gönlü razı olmuyordu. Pey­gamberimiz (a.s.m.), Nesîbe Hatun’un (r.anha) bu fedakârlığı karşısında, “Ey Üm­mü Ümâre, senin katlandığın, dayanabildiğin şeye herkes katlanabilir, dayana­bilir mi?” buyurarak ona iltifat etti.

Ümmü Ümâre’nin (r.anha) oğlu hemen ayağa kalktı, müşriklerle çarpışmaya de­vam etti. Bir ara oğlunu yaralayan müşrik oradan geçiyordu. Peygamberimiz (a.s.m.), “İşte, oğlunu vuran adam şu!” buyurdu. Bu büyük İslam mücahidesi he­men harekete geçti. Bir kılıç darbesiyle adamın ayaklarını kesti. Peygamberi­miz, mübarek dişleri görününceye kadar bu manzaraya tebessüm etti.

Müşrikler her yandan saldırıyorlar, Re­sû­lul­lah’ın vücudunu ortadan kaldır­mak istiyorlardı. Bir ara azılı müşrik İbni Kamiâ, Peygamberimizin yanına ka­dar sokulmuştu. Bir fırsatını bulunca da Peygamberimizin yüzünü yaraladı, iki dişini de şehit etti. Bir anda Re­sû­lul­lah’ın yüzünü kanlar içinde gören Ümmü Ümâre, azılı müşriğin üzerine hücum etti. Birkaç darbe indirdi. Fakat İbni Kamiâ üst üste iki zırh giymişti. Bu sebeple vuruşları ona tesir etmedi. Bu arada bu nasipsiz müşriğin darbesiyle omuzundan ağır bir şekilde yaralandı. Yetişen sahabiler İbni Kamiâ’yı geri püskürttüler.

Peygamberimiz onun yaralandığını görünce, oğlu Abdullah’a (r.a.), “Annenin yarasını sar!” buyurdu. Sonra da bu bahtiyar aileye şu müjdeyi verdi:

“Allah’ın bereketi üzerinize olsun! Annenin makamı, filan ve filanın maka­mından hayırlıdır. Babanın makamı da filan ve fılancanınkinden hayırlıdır. Se­nin makamın ise, filanların makamından hayırlıdır. Allah sizin ailenize rahmet etsin!”

Nesîbe Hatun bunları duymuştu. Sevincine diyecek yoktu. Fakat o, bu fırsatı daha iyi değerlendirmek istiyordu, “Yâ Re­sû­lal­lah, dua edin de cennette sana komşu olalım!” ricasında bulundu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu bahtiyar kadını kırma­dı. Ellerini açtı, “Allah’ım, bunları cennette bana komşu ve arkadaş eyle!” diye dua etti. Artık Nesîbe Hatun’un (r.anha) sevincine diyecek yoktu. “Bu kadar yeter! Bana artık ne musibet gelirse gelsin basittir.” diye sevincini açıkladı.

Uhud Savaşı’nın sonunda, Hz. Ümmü Ümâre’nin 12-13 yerinden yaralandığı tespit edildi. Bunların en ağırı, omuzundan aldığı yaraydı. Bir yıl onun tedavi­siyle uğraştı.

Ümmü Ümâre’nin (r.anha) Re­sû­lul­lah’ın yanında apayrı bir yeri vardı. Zaman zaman onun ziyaretine gider, gönlünü alırdı. Bir defasında yine ziyaretine git­mişti. Yarasının ne durumda olduğunu sordu. Evdekilerle bir müddet sohbet et­ti. Ümmü Ümâre (r.anha) bu ziyaretten son derece memnun olmuştu. Evde olan şeylerden Re­sû­lul­lah’ın önüne bir sofra kurdu. Fakat kendisi sofraya oturmadı. Peygamberimiz, “Gel, sen de ye.” buyurdu. Hz. Ümmü Ümâre, “Ey Allah’ın Resûl’ü, ben oruçluyum.” dedi. Onun ibadete gösterdiği bu hassasiyet Peygamberi­mizin hoşuna gitti. Ona şu müjdeyi verdi:

“Bir oruçlunun yanında yemek yenildiği zaman, sofra kalkıncaya kadar me­lekler oruçluya dua ederler.”

Ümmü Ümâre (r.anha), Uhud Savaşı’ndan başka, Peygamberimizle birlikte, Hayber ve Huneyn Savaşlarına katıldı, Umre Seferi’nde bulundu.

Nesîbe Hatun aynı zamanda iyi bir anneydi. Çocuklarını en güzel şekilde ter­biye etmiş, onları birer mücahit olarak yetiştirmişti. Bu fedakâr evlatlar, hayatları pahasına da olsa hak ve hakikati söylemekten çekinmezlerdi.

Peygamberimizin ahirete irtihâlinden sonraydı… Ümmü Ümâre’nin oğlu Habib (r.a.), Amman’dan Medine’ye gelirken, yolda Yalancı Peygamber Müseylimetü’l-Kezzâb’la karşılaşmıştı. Müseylime, Habib’e (r.a.) hitaben, “Sen Muhammed’in peygamberliğini tasdik ediyor musun?” diye sordu. Hz. Habib, “Evet.” dedi. Müseylime, “Benim de Allah’ın Resûl’ü olduğuma şehadet getir­mez misin?” diye sordu. Bu kahraman sahabi, “Asla böyle bir şey söyleye­mem!” dedi. Müseylime, Hz. Habib’in kolunu kesti, sonra sözünü tekrarladı. Ha­bib (r.a.) yine kabul etmedi. Diğer kolunu da kesti, yine sordu. Hz. Habib, ima­nından aldığı güçle yine “Hayır.” cevabını verdi. Çok kızan Müseylime, onu feci bir şekilde şehit etti.

Bu haber Ümmü Ümâre’ye (r.anha) ulaştığında, bunu sabır ve metanet ile karşıla­dı. Onun ebedî saadete ermesi, üzüntülerini hafifletmeye kâfi geldi. Zaten onu bu günler için yetiştirmişti. Onu asıl üzen, peygamberlik iddiasında bulunan bu yalancının hâlâ ortalarda dolaşmasıydı. “Müslümanlar bir gün bu zalime haddi­ni bildirmek üzere ordu hazırlarsa, o zaman kılıcımı çekip bu orduya katıla­cağım.” dedi. Sabırsızlıkla bu günleri bekledi.

Nihayet beklediği an geldi. Hz. Ebû Bekir, meşhur İslam kumandanı Hz. Hâlid kumandasında bir ordu hazırlayıp Müseylime’nin üzerine gönderdi. Bu or­duda diğer oğlu Abdullah ile (r.a.) birlikte Ümmü Ümâre de bulunuyordu.

İki ordu Yemâme’de karşılaştı. Aralarında şiddetli bir savaş oldu. Ümmü Ümâre (r.anha) büyük kahramanlıklar gösterdi. Birkaç yerinden yaralandı. Neticede Mü­sey­li­me’nin ordusu mağlup edildi. Hz. Abdullah, Müseylime’yi ağır bir şekilde yaraladı. Ashâb’dan Vahşî de (r.a.) son darbeyi indirerek canını cehenneme gön­derdi.

“Müseylime’nin öldürüldüğü” haberini alan Ümmü Ümâre (r.anha) sevinçten şü­kür secdesine kapandı. Bu günleri gösterdiği için Cenâb-ı Hakk’a hamd etti.

Ordu Medine’ye döndüğünde, Hz. Ebû Bekir bu kahraman kadını ziyaret etti, “Geçmiş olsun.” dileğinde bulundu. Halifeliği müddetince de ona izzet ve ik­ramdan geri kalmadı.

Bu bahtiyar kadına Hz. Ömer de büyük iltifatlarda bulunurdu. Zaman zaman ziyaretine giderek gönlünü alırdı. Çeşitli hediyelerle taltif ederdi.

Ümmü Ümâre’nin (r.anha) nerede ve ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir.

Al­lah ondan razı olsun![1]



[1]Tabakât, 8: 412-415.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi

Ümmü Şerik (r.anha)

Re­sû­lul­lah’a iman etmiş ve bu uğurda birçok sıkıntıya katlanmış bahtiyar kadın­lardan biri de Ümmü Şerik’ti (r.anha). Bütün sıkıntılara rağmen inancında sebat eden, Allah’a teslimiyet ve tevekkülden ayrılmayan bu mübarek kadın, birkaç defa Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ikramına nail olmuştu. Hicret esnasında onun şöy­le bir kerametine şahit oluyoruz:

Ümmü Şerik (r.anha), kendisiyle birlikte hicret edecek bir arkadaş bulamamıştı. Medine’ye giden bir Yahudi ailesine katıldı. Yolculuk esnasında suyu tükendi. Yahudi ailenin yanında su vardı. Fakat Yahudi, Ümmü Şerik’e, dininden dönme­dikçe su vermeyeceğini söyledi. Hanımını da, “Ona su verirsen fena yaparım!” diye tehdit etti.

Hava çok sıcaktı. Güneş âdeta kavuruyordu. Bu şartlarda susuz olarak yolcu­luk yapmak Ümmü Şerik’i (r.anha) iyice hâlsiz düşürmüştü. Zorlukla yürüyor, zorlukla konuşabiliyordu. Bu durum Yahudi’yi ümitlendiriyor, Ümmü Şerik’in biraz sonra dininden döneceğini tahmin ediyordu. Fakat Ümmü Şerik imanın tadını almıştı bir kere. Dünyayı ahirete hiçbir zaman tercih etmeyecek kadar kuvvetli bir imana sahipti. Cenâb-ı Hakk’ın mutlaka bir yerden yardım göndere­ceğine de inancı sonsuzdu.

Nitekim geceleyin, Allah’a olan teslimiyetinin peşin mükâfatını gördü. Her­kesin uyuduğu bir sırada göğsünün üzerine bir miktar suyun konduğunu hisset­ti. Aldı, içti. Suya kanmıştı. Biraz sonra yol arkadaşlarını uyandırmak için ses­lendi. Yahudi onun gür sesini işitince, “Ben su içmiş birinin sesini duyuyorum!” dedi. Şaşırmıştı. Hanımını sıkıştırdı. Kızdı, bağırdı. Ümmü Şerik suyu hanımının vermediğini söyledi. Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olduğunu bildirdi. Ya­hudi, inanmıştı. Gördüğü bu keramet karşısında Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu. Böylece Ümmü Şerik (r.anha) hem dininde sebat etmiş, hem de kendisini Yahudi olmaya zorlayan birinin Müslüman olmasına sebep olmuştu. Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın ihsanını kazanmıştı.

Ümmü Şerik (r.anha) imkânı nispetinde Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) bir şeyler ikram et­mekten geri durmazdı. Re­sû­lul­lah’ı kendi nefsine tercih ederdi. Bir defasında kendisi yememiş, Re­sû­lul­lah için bir miktar yağ biriktirmişti. Hizmetçisini ça­ğırdı, yağı Re­sû­lul­lah’a götürmesini istedi. Hizmetçi denileni yaptı. Peygambe­rimiz, Ümmü Şerik’in (r.anha) bu ikramından hoşnut oldu. Hizmetçiye, yağ tulumu­nun ağzını bağlamamasını tembih etti. O da tulumu eve götürüp bir yere astı. Ümmü Şerik içeri girdiğinde gözüne yağ tulumu ilişti. Tulum yağ ile doluydu. Hizmetçiyi çağırdı, “Ben sana, bu yağı Re­sû­lul­lah’a götür, dememiş miydim?!” di­ye çıkıştı. Hizmetçi, kendisinin tulumu götürdüğünü, onun şimdi yağ ile dolu ol­masından bir şey anlamadığını söyledi. Birlikte Re­sû­lul­lah’a gittiler. Peygambe­rimiz (a.s.m.) bunun Allah’ın bir lütfu olduğunu söyledi. Tulumun ağzını bağla­mamalarını tembihledi. Ümmü Şerik sevinçle oradan ayrıldı. Bu, Re­sû­lul­lah’a olan muhabbetinin peşin mükâfatıydı.[1]


________________________________

[1]Tabakât, 8: 154-157; Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 466.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 554
    Mesajlar
  • 358
    Konular
  • 41
    Rep Puanı
|
#2
Ümmü Süleym (r.anha)

Ümmü Süleym’in asıl ismi “Gumeysâ” idi. Medineliydi. Neccaroğullarındandı. Pey­gamberimizin sütteyzesiydi. Büyük sahabi Haram bin Milhan’ın (r.a.) ve Kıbrıs’ın fet­hi sırasında şehit olan Ümmü Haram’ın (r.anha) kız kardeşiydi. Mâlik bin Nadr ile evliydi. Büyük sahabi Enes bin Mâlik (r.a.) bu evlilikten doğdu.

Ümmü Süleym (r.anha), Medine’de İslamiyet’in yayılmaya başladığı sıralarda Müslüman olmuştu. Kalbi ve gönlü huzurla dolmuştu. Fakat kocası Mâlik, İslam’ı kabul etmemişti, üstelik Ümmü Süleym’in (r.anha) Müslüman olduğundan da haberi yoktu.

Hz. Ümmü Süleym, kocasının İslamiyet’i kabul etmeyeceğini, kendisine de müdahalede bulunacağını biliyordu. Fakat kimden gelirse gelsin, İslam davası yolunda her türlü tepkiye ve sıkıntıya katlanmayı göze almıştı. Onun tek arzusu, o sırada henüz çocuk yaşta bulunan Hz. Enes’in Müslüman olarak yetişmesiydi. Sık sık ona Kelime-i Şehadet’i telkin ediyordu. Bir gün yine ona Kelime-i Şehadet öğretirken kocası Mâlik eve geldi. Çok kızdı. Hiddetli bir şekilde, “Ne o, sen de mi dinini değiştirdin?!” diye çı­kış­tı. Ümmü Süleym (r.anha) sakindi, vakarlıydı. “Hayır,” dedi, “sadece Muhammed’in Peygamber olduğuna iman ettim.” Doğ­rusu Mâlik bu cevabı hiç beklemiyordu. Şimdiye kadar sessiz ve sakin biri ola­rak tanıdığı hanımının bu cesareti nereden aldığını da anlayamamıştı. Çok kız­dı. “Oğlumun ahlakını ve inancını bozmaya çalışma!” diyerek sert bir dille onu tehdit etti. Oysa Ümmü Süleym, oğlunu ebedî olarak cehennemde yan­maktan kurtarıyor, bunun yolunu öğretiyordu. İnat etmenin, hakikatlerden yüz çevir­­menin manası var mıydı? Taştan, odundan yontulan putlara ilah diye tapınma, onlardan yardım bekleme cehaleti daha ne zamana kadar devam edecekti? Ümmü Süleym (r.anha), kocasına yumuşak bir şekilde, “Ben onun inancını bozmuyo­rum, bilakis düzeltmeye çalışıyorum.” dedi.

Fakat Mâlik’in gözünü cehalet karanlığı bürümüştü. Çok öfkelendi. Evi terk etti. Kaderin garip bir tecellisidir ki, kendisini takip eden bir düşmanı tarafından öldürüldü. Böylece Hz. Enes küçük yaşta yetim kalıyordu.

Bu, her ne kadar bir felaket olarak görülse de, aslında bir rahmetti. Çünkü Mâlik bir İslam düşmanıydı. Anne ve oğulun İslam’ı yaşamasına ve bu pınardan kana kana içmelerine mâni olacağı şüphesizdi. Cenâb-ı Hak, İslamiyet’e çok bü­yük hizmetleri dokunacak olan Hz. Enes’in, müşrik bir babanın terbiyesi altında büyümesine rıza göstermemişti. Ümmü Süleym (r.anha), Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı her şeyde mutlaka bir hayır olduğuna inanırdı. Kadere teslim olarak sabretti.

Ümmü Süleym (r.anha) biricik oğlu Enes’i üvey babanın baskısı altında büyüt­mek istemiyordu. Onu yetiştirmek hususunda karşılaşacağı bütün sıkıntıları pe­şinen kabul ederek, Enes büyüyünceye kadar evlenmemeye karar verdi. “Oğ­lum Enes büyüyüp bana müsaade etmedikçe evlenmeyeceğim.” diye kendi ken­dine söz verdi.

Ümmü Süleym fakir biriydi. Bundan sonra artık sıkıntılı bir hayat yaşadı. Fa­kat Cenâb-ı Hakk’a tevekkülü sonsuzdu. Rabb’inin zorluktan sonra mutlaka bir kolaylık yaratacağına inanıyor, sabrediyordu.

Bu büyük sahabiye, istese maddeten zengin bir hayat yaşayabilirdi. Çünkü kendisiyle evlenmek isteyen birçok zengin vardı. Bunların teklifini kabul etse, maddeten hiçbir sıkıntısı kalmazdı. Fakat o, Enes’in büyümesini bekliyor, kar­şılaştığı bütün zorluklara oğlunun hatırı için gönül hoşluğuyla katlanıyordu.

Ümmü Süleym’in taliplilerinden ve teklifi birkaç defa reddedilenlerden biri de Ebû Talha idi. Yine bir gün Ümmü Süleym’e geldi, “Artık Enes büyüdü. Meclislerde söz sahibi oldu.” dedi. Bununla Ümmü Süleym’e, dul kaldığı sırada­ki sözünü hatırlatmak istemişti. Ümmü Süleym (r.anha) onun ne demek istediğini anladı.

Aslında Ebû Talha birçok yönden reddedilecek gibi değildi. Çünkü hem zen­gin hem de kavmi tarafından sevilen biriydi. Fakat müşrikti. İmanın lezzetini henüz tatmamıştı. Ümmü Süleym’in (r.anha), eliyle yaptığı puta tapan bir insanla evlenmesi düşünülebilir miydi?

Hz. Ümmü Süleym zeki biriydi. Ebû Talha’nın kendisiyle evlenmekte ısrarlı olduğunu görünce, kalbinde bir ümit parladı. Bu evliliği, kalbi ölü bir insanı di­riltmek, karanlıktan aydınlığa çıkarmak için bir vesile yapmayı düşündü. Ebû Talha’ya, “Aslında senin gibisi reddolunmaz. Fakat sen müşriksin. Seninle ev­lenirsem bana tabi olarak iman eder misin, yoksa şirkini gizleyerek yaşar mısın? Zira ben bir Müslüman’ım, Allah’a ve Resûlüne iman ettim.” dedi.

Medine’de İslamiyet bir hayli yayılmış olduğundan, Ebû Talha’ya da birkaç defa Müslüman olması teklif edilmişti. Aslında fayda ve zarar vermekten âciz putlara tapmanın manasızlığını o da anlamış, kalbi uyanmıştı. Zaman zaman bu düşünceler üzerinde kafa yorduğunu itiraf etti. Ümmü Süleym, onun bu sözle­rinden cesaret aldı. Düşünen bir insanın reddedemeyeceği şu sözleri söyledi:

“Sana faydası ve zararı olmayan bir taşa tapmayı nasıl uygun görüyorsun?! Bir marangozun getirip senin için yonttuğu bir ağaç parçasının sana ne bir faydası dokunur, ne de bir zararı…”

Ümmü Süleym (r.anha), ihlaslı ve veciz olarak konuşuyordu. Her sözü Ebû Talha’nın yüreğinde iz bırakıyor, kalbinde yerleşen batıl inançları siliyordu. Bu sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamadı. Oradan ayrılmak zorunda kaldı. Ümmü Süleym (r.anha), bir insana iman hakikatlerini benimsetmenin zorluğunu biliyordu. Fakat azim ve gayretiyle, hak bildiği yolda sebat ederek bu zorluğun üstesinden gelebileceğine inanıyordu.

Ebû Talha birkaç gün sonra tekrar geldi, teklifini tekrarladı. İstediği kadar pa­ra vereceğini söyledi. Ancak Ümmü Süleym (r.anha), ne kadar zengin olursa ol­sun, müşrik birisiyle evlenmek istemiyordu. Müslüman olmadıkça teklifini ka­bul etmemekte ısrarlıydı. Onun Müslüman olması için her türlü imkân ve fırsatı değerlendirmek istiyor, en tabii hakkından fedakârlık yapıyordu. Cenâb-ı Hakk’ın, erkeğin evleneceği kadına ver­mesi gereken bir hak olarak helal kıldığı mehir parasından dahi vazgeçiyordu. Onun bir tek gayesi vardı: Ebû Talha’nın imanını kurtarmak… Ebû Talha’ya, şayet Müslüman olursa bunu mehir olarak kabul edeceğini, ayrıca mehir istemeyeceğini söyledi. Şöyle dedi:

“Ey Ebû Talha! Ben senden para değil, Müslüman olmanı istiyorum. Sen ilah diye taptığın putu ateşe tutacak olsan, onun yanıp kül olacağını bilmez misin? Sen böyle bir şeyin karşısında eğilmekten utanmıyor musun? Eğer Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in Re­sû­lul­lah olduğuna şehadet eder­sen, ben bunu mehir olarak kabul edeceğim, senden ayrıca mehir istemeyece­ğim.”

Bu sözler, Ebû Talha’nın kalbindeki batıl inançların son kalıntılarını da teker teker yıkmaya kâfi geldi. Yüzünde iman alametleri belirmeye başladı. Bu haki­kati kabul etmek hususunda daha fazla ısrarda bulunmanın doğru olmayacağını düşündü. Ümmü Süleym’e (r.anha), “Bana yaptığın teklifi kabul ettim. Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in Re­sû­lul­lah olduğuna şehadet ede­rim.” dedi.

Ümmü Süleym böylece sabrının neticesini görüyordu. Cenâb-ı Hak, hâlis ni­yetinin mükâfatını bu güzel neticeyle verdi. Artık Ebû Talha’yı reddetmenin manası yoktu. Teklifini kabul etti ve onunla evlendi. Böylece hem bir insanı küfürden kurtarıyor, hem de yuvasına yeni bir düzen getirmiş oluyordu. Ümmü Süleym vasıtasıyla Müslüman olan Ebû Talha (r.a.) büyük sahabiler arasına girdi. Birçok savaşta vücudunu Peygamberimize siper etti. Servetini Allah ve Resûl’ü uğrunda harcamaktan çekinmedi. Bu sebeple birçok defa Re­sû­lul­lah’ın iltifatına mazhar oldu.

Ümmü Süleym (r.anha), Hz. Ebû Talha’nın ebedî hayatını kurtardığı için çok memnundu. Diğer taraftan Ebû Talha da sevinçliydi. Hem İslamiyet’le müşerref olmuş, gönlü ve kalbi nurla dolmuştu, hem de Ümmü Süleym gibi iman fedaisi bir hayat arkadaşına sahip olmuştu. Birlikte mesut bir ömür geçirdiler.

Hz. Ümmü Süleym, bu hareketiyle kendinden sonraki hanımlara örnek olu­yordu. Müslüman bir kızın veya kadının, zengin de olsa, şöhretli de olsa, redde­dilmeyecek kadar güzel de olsa, inanmayan veya inancını yaşamayan bir erkekle evlenmemeleri gerektiğine dikkat çekiyordu. Ayrıca bir insanın ebedî hayatını kurtarmak için maddi hiçbir fedakârlıktan çekinmemek gerektiğini bizzat yaşa­yarak gösteriyordu.

Ümmü Süleym’in Ebû Talha (r.a.) ile evliliğinden çok az bir zaman geçmişti… Peygamberimiz, Mekke’den Medine’ye teşrif buyurdu. O gün yedisinden yetmi­şine herkes Re­sû­lul­lah’ı karşılamak için sokaklara dökülmüştü. Peygamberimi­zi (a.s.m.) karşıladılar. Onun, evini barkını bırakarak İslam dinini ihya için bu­ralara kadar hicret ettiğini herkes biliyordu. Bu sebeple imkânlarına göre bir şeyler hediye ediyorlardı.

Ümmü Süleym de (r.anha) Re­sû­lul­lah’a bir şeyler hediye etmek istiyordu—hem de herkesinkinden farklı bir şey: Yıllarca koruduğu, hayatına hayatını verdiği, uğrunda bütün sıkıntılara katlandığı biricik oğlu Enes’i… Hz. Ümmü Süleym, oğ­lunun Re­sû­lul­lah’a hizmet etmesini kendine tercih ediyordu. Hem Enes’in Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde yetişmesini arzuluyordu.

Hz. Enes o sırada 10 yaşında bulunuyordu. Elinden tuttu, Peygamberimize götürdü. “Yâ Re­sû­lal­lah! Ensar’ın erkek ve kadınlarından size hediye vermeyen kalmadı. Ben de hediye olarak bu oğlumu size takdim ediyorum! Hizmetinizde bulunsun.” dedi. Ayrıca onun için dua etmesi ricasında bulundu.

Peygamberimiz onun bu hareketinden çok memnun olmuştu. Hz. Enes’i hiz­metine almayı kabul etti ve onun için şöyle duada bulundu:

“Yâ Rab, onun ço­cuklarını ve malını çoğalt ve ona verdiklerini mübarek kıl!”

Hz. Enes bu dua se­bebiyle çok uzun bir hayat yaşadı, çok sayıda mal ve evlada sahip oldu.

Enes (r.a.) o günden Peygamberimizin (a.s.m.) ebedî âleme göç etmesi­ne kadar onun mukaddes hizmetinde bulundu. Re­sû­lul­lah’ın ilim ve feyzinden kana kana istifade etti. Ondan en çok hadis rivayet eden sahabilerden üçüncüsü olma şerefini kazandı. Bugün birçok hadisi bu büyük sahabinin rivayetlerinden öğreniyoruz.

Ümmü Süleym ile Ebû Talha, birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliğin üzerinden bir yıl geçtiğinde, bir oğulları dünyaya geldi. İsmini “Üveymir” koydu­lar. Bu yavru, anne ve babasının gönlünü eğlendiriyor, evin içini neşe ve sevin­ce boğuyordu. Peygamberimiz bu aileyi ziyaretine geldiğinde Üveymir’i kuca­ğına alıp seviyor, onunla şakalaşıyordu. Günler böylece akıp gidiyordu.

Fakat bu hayat dolu çocuk bir gün hastalandı. Ebeveyni ne kadar uğraştılarsa da derdine şifa bulamadılar. Çünkü Cenâb-ı Hak bu yavruyu dünya zindanın­dan cennet bahçelerine almak istemişti. Öyleyse çaresini bulmak mümkün de­ğildi. Nitekim birkaç gün sonra da vefat etti. Babası o sırada evde yoktu.

Ebû Talha (r.a.), eve her gelişinde ilk defa Üveymir’i sorardı. Ümmü Süleym bunu biliyordu. Fakat hiç telaşa kapılmadı. Çünkü sakin, telaşsız ve mütevvekkil hâli, telaşına engeldi. Kadere teslimiyeti tamdı. Kaderden gelen her türlü mu­sibete gönül hoşluğuyla razı olurdu. Çocuğun anne ve babasına Cenâb-ı Hakk’ın bir emaneti olduğuna, istediği zaman onu alabileceğine dair inancı sonsuzdu. Ölüye feryad ü figanla ağlamayacağına dair Re­sû­lul­lah’a söz vermişti. Hayatı boyunca bu sözüne sadık kalmaya kararlıydı.

Bu düşüncelerle çocuğu yıkadı, kefenledi, bir kenara bıraktı. Evdekilere de, “Babasına oğlunun öldüğünü ben söylemedikçe hiçbiriniz söylemeyin.” diye tembih etti. Biraz sonra eve gelen Ebû Talha, oğlunun durumunu öğrenmek is­tedi. Ortalıkta göremeyince nerede olduğunu merak etmişti. Ümmü Süleym (r.anha), oğlunun ölüm haberini birdenbire vermek istemiyordu. Kocasının âniden telaşa kapılıp üzülmesine gönlü razı olmazdı. “Biraz rahatlamış olacak; ıstırabı dindi, uyudu.” dedi. Sonra da unutturmak için, daha önce hazırlamış olduğu ye­meği beyinin önüne getirdi. Hz. Talha gerek Üm­mü Süleym’in sözünden, ge­rekse onun telaşsız hâlinden, çocuğun gerçekten iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.

Ümmü Süleym, artık beyine acı haberi vermek istiyordu. Ancak birdenbire, “Oğlun vefat etti!” diyemezdi. Bunun için şöyle bir yol takip etti:

“Ey Ebû Talha! Falanca aileyi gördün mü? Kullanmaları için verdiğim ema­neti geri almaya gittiğimde ağırlarına geldi. Vermek istemediler.” dedi. Hz. Ebû Talha, “Öyle şey olur mu? Hiç de iyi yapmamışlar!” cevabını verdi. Ümmü Sü­leym (r.anha) söylemek istediği şey için kocasını böylece hazırladıktan sonra, asıl meseleye geçti, “Ey Ebû Talha, işte o filancalar sensin. Oğlun da senin yanında Allah’ın bir emanetiydi. Onu geri aldı.” dedi.

Ebû Talha birden şaşırdı. Fakat söyleyecek bir şey de bulamadı. Kadere razı ve teslim olduğunu gösterdi. Çocuğu defnettiler.

Ebû Talha ertesi gün Peygamberimize gitti. Durumu haber verdi. Peygambe­rimiz (a.s.m.) onlar için, “Cenâb-ı Hak bu gecenizi hakkınızda mübarek eyle­sin!” diye duada bulundu.

Üveymir’in vefatından bir yıl sonra bir çocukları daha oldu. Peygamberimize müjde verdiler. Peygamberimiz bu çocuğun ismini “Abdullah” koydu.[1]Abdul­lah’ın dokuz çocuğu dünyaya geldi. Peygamberimizin duasının bereketiyle hepsi de Kur’ân’ı ezberledi, hafız oldu.

Bir insanın en fazla sevdiği şey, hayatıdır. İnsan, hayatını korumak ve muha­faza etmek için gayret gösterir. Fakat Allah ve Re­sû­lul­lah sevgisi öyle bir sırdır ki, gerçek manada iman eden biri, bu sevgi uğrunda hayatını feda etmekten çe­kinmez. İşte, bir kadın olduğu hâlde, Ümmü Süleym de (r.anha) bu sırra erenler­dendi. O, gözü pek bir iman fedaisiydi. İslam davası uğrunda hayatını ortaya koymaktan perva etmezdi.

Uhud Savaşı’ndaydı… “Mücahitlerin bozulduğu ve Re­sû­lul­lah’ın şehit edildiği” haberi Medine’yi hüzne boğmuştu. Sahabi hanımlar, bu haber karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Tek tesellileri, haberin doğru olmaması temennisiydi. Birkaç kadınla birlikte Ümmü Süleym de cepheye koştu. Önlerine ilk çıkan sahabiden Re­sû­lul­lah’ı sordu. Onun sağ olduğunu haber alınca çok sevindi. Dünyalar bağışlansa bu kadar sevinmezdi.

Bir kadın olarak elbette Ümmü Süleym’in de cephede yapabileceği hizmetler vardı. Nitekim üzerine düşen vazifeyi en güzel şekilde ifa etti. Allah rızası için kanlarını sebil eden mücahitlerin yaralarını sardı, onlara su ikram etti.

Ümmü Süleym (r.anha), Huneyn Savaşı’nda da vücudunu Re­sû­lul­lah’a siper etti. O bu savaşa, Re­sû­lul­lah’ın izniyle, cephe gerisinde hizmet görmek için katıl­mıştı. Peygamberimiz (a.s.m.) onunla birlikte birkaç kadına daha müsaade et­mişti.

Savaşın başlangıcı ve en şiddetli ânıydı… Düşman kuvvetleri çok güçlüydü. Yeni Müslüman olmuş, gönülleri İslam’a henüz tam ısınmamış mücahitler, Re­sû­lul­lah’ın etrafından dağılıverdiler. Bir anda Peygamberimiz büyük bir tehli­keyle yüz yüze kaldı. Gözü dönmüş müşrikler fırsat kolluyorlardı. Her an Allah’ın Resûl’üne bir zarar verebilirlerdi. Ümmü Süleym (r.anha) bunu görmüştü. Müslümanların Re­sû­lul­lah’ın etrafından dağılmalarına çok kızdı. Vakit geçir­meden Peygamberimizin yanına gitmek gerektiğini düşündü. Müşriklerin hü­cumuna karşı vücudunu ona siper etmek istiyordu. Bütün tehlikeyi göze alarak harekete geçti. Ve Allah’ın yardımı sayesinde kısa zamanda Re­sû­lul­lah’a ulaştı. Birden kendisini çok sevindiren bir şeyle karşılaştı, tebessüm etti: Muhterem beyi Ebû Talha da (r.a.) Re­sû­lul­lah’ın yanı başındaydı ve onu koruyordu. Bu bahtiyar karı-koca birlikte Re­sû­lul­lah’ı düşmandan korumaya başladılar.

Peygamberimiz, Ümmü Süleym’i (r.anha) görmüştü. “Ümmü Süleym, sen mi­sin?” diye sordu. Bütün varlığını Allah ve Resûl’ünün yolunda feda etmekten çe­kinmeyecek kadar kuvvetli bir imana sahip olan Ümmü Süleym, “Evet, benim. Anam babam size feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah!” cevabını verdi. Gözleri pırıl pırıl, sevinci ışıl ışıldı. Yüce Allah kendisine Sevgili Habibinin yanı başında bulunma imkânını bahşetmişti. Onun için bundan daha büyük bir saadet olur muydu?

Ebû Talha da (r.anha) hanımının bu cesaretinden son derece mütehassis olmuş­tu. Sevincinden, “Yâ Re­sû­lal­lah, Ümmü Süleym’in elindeki hançeri gördünüz mü?” diye sordu. Peygamberimiz tebessüm etti. Ümmü Süleym’e, bu hançerle ne yapacağını sordu. İslam mücahidesi kahraman kadın, “Ben bu hançeri bu günler için hazırlamıştım. Hele müşriklerden biri yanıma yaklaşsın, bununla karnını deşerim!” cevabını verdi. Sonra da, “İzin verirseniz, sizin etrafınızdan da­ğılan Müslümanları da öldüreyim!” dedi. Peygamberimiz buna müsaade etmedi. Sonra tebessüm ederek, “Ey Ümmü Süleym, Cenâb-ı Hakk’ın yardımı bize ye­tişti!” buyurdu. Biraz sonra Müslümanlar toparlandılar. Savaş, İslam ordusunun galibiyetiyle neticelendi.[2]

Ümmü Süleym (r.a.) gerçi fakirdi, dünyalık namına fazla bir şeyi yoktu; fa­kat kanaat ehliydi, cömertti, eli açıktı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) hanesine teşrif buyur­duğu zaman, ona bir şeyler ikram etmek için can atardı. Bazen de günlerce biriktirebildiği bir miktar yağ ve benzeri yiyeceği Peygamberimize gönderir, Re­sû­lul­lah’ı kendi nefsine tercih ederdi.

Bir koyunu vardı. Onun sütünden biriktirebildiği yağı bir tulumda topladı. Tulum dolunca, onu hizmetçisi Rübeybe ile, Re­sû­lul­lah’a gönderdi. Rübeybe, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu yağı Ümmü Süleym size gönderdi. Boşaltınız da tulumu ge­ri götüreyim.” dedi. Evdekiler Re­sû­lul­lah’ın emri üzerine tulumu boşaltıp Rü­beybe’ye geri verdiler. Rübeybe eve döndüğünde Ümmü Süleym (r.anha) evde yoktu. Tulumu bir çiviye astı. Ümmü Süleym eve geldiğinde tulumun yağ ile dolu olduğunu gördü. Çok şaşırdı, aynı zamanda kızmıştı da… Çünkü Re­sû­lul­lah’ın yağa ihtiyacı olduğunu biliyordu. Hemen Rü­bey­be’yi çağırdı. “Ben sana, bu yağı Re­sû­lul­lah’a götür, dememiş miydim?” dedi. Rübey­be bir yanlışlık yapma­mıştı. Kendisinden emin bir vaziyette, “Ben yağı götürdüm, inanmazsanız gidip sorunuz!” dedi. Ümmü Süleym, Rübeybe’ye inanıyordu; fakat meseleyi tahkik etmek, öğrenmek istiyordu. İkisi birlikte Re­sû­lul­lah’ın Hane-i Saadet’ine gittiler. Ümmü Süleym (r.anha), “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben Rübeybe ile size bir tulum yağ gön­dermiştim, aldınız mı?” diye sordu. Peygamberimiz, “Evet, getirdi.” buyurunca, Ümmü Süleym heyecanla, “Sizi hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, tulum yağ ile dolu olup altından akmaktadır!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz ona şu müjdeyi verdi:

“Ey Ümmü Süleym, Allah’ın kendi Resûlüne ikramda bulunduğu gibi, sana da ikram etmiş olmasına şaşıyor musun? Ye ve Allah’a şükret.”[3]

Böylece Üm­mü Süleym, hâlis niyetinin mükâfatını dünyada da görüyordu. Cenâb-ı Hak onun Re­sû­lul­lah’a gönderdiği yağdan daha fazlasını kendisine ikram etmişti.

Ümmü Süleym’in (r.anha) bütün ailesi, kardeşleri, kocası, oğlu hepsi de İslam’a gönül vermiş, Allah ve Resûl’ü uğrunda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen kim­selerdi. Bu sebeple, tüm ailenin Peygamberimizin yanında ayrı bir yeri vardı. Fakat Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sütteyzesi Ümmü Süleym’i (r.anha) diğerlerinden daha çok seviyordu. Bu sebeple, zaman zaman onu ziyaret ediyor, hâlini hatırını so­ruyor, gönlünü alıyordu. Üm­mü Süleym’in bu derece Re­sû­lul­lah’ın iltifatına mazhar olması, sık sık onu ziyaret et­mesi, sahabilerin dikkatini çekmişti. Bir gün bunun sebebini sordular. Buyurdu ki: “Ben Ümmü Süleym’e acıyorum! Kardeşi Haram bin Milhan, beni korurken şehit oldu.”

Ümmü Süleym (r.anha), ziyaretine geldiğinde Peygamberimizin duasını almak, rızasını kazanmak için elinden gelen hizmeti yapmaktan geri durmazdı. Peygamberimize olan sevgi ve hürmetinden dolayı, onun üzerine oturduğu ve namaz kıldığı eşyayı başkasına çıkarmaz, Re­sû­lul­lah’tan bir hatıra olarak sak­lardı. Bir gün Peygamberimiz, Ümmü Süleym’in evine gelmişti. Biraz sohbet et­tikten sonra, asılı duran deriden yapılmış su kabını alarak su içmişti. Ümmü Süleym hemen kalktı, Re­sû­lul­lah’ın ağzının değdiği yeri kesti, teberrüken sakladı. Ayrıca tıraş olduğunda Peygamberimizin mübarek saç ve sakal kıllarını da bir hatıra olarak saklamıştı.

Başka bir gün Peygamberimiz, Ümmü Süleym’i (r.anha) ziyaret etmiş, biraz oturduktan sonra bir müddet uyumuştu. Bu arada mübarek alınlarında ter dam­laları birikmişti. Ümmü Süleym, Re­sû­lul­lah’ı uyandırmamaya gayret göstere­rek ter damlarını toplamaya başladı. Fakat Peygamberimiz (a.s.m.) uyanmıştı. “Ey Ümmü Süleym, ne yapıyorsun?” buyurdu. Ümmü Süleym, “Yâ Re­sû­lal­lah, bereket için, alnınızda biriken ter damlarını topluyorum; saklayacağım.” dedi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) tebessüm buyurdu. Ümmü Süleym (r.anha), Peygamberimizin vefatından sonra, biriktirdiği ter damlalarını koku imalinde kullandı.[4]

Re­sû­lul­lah’ın hatıraları Ümmü Süleym için büyük bir teselli kaynağıydı. Bir defasında oğlu Enes’e (r.a.), “Perçemini tamamen kesemem; çünkü Re­sû­lul­lah mübarek eliyle onu okşardı.” diyerek Re­sû­lul­lah’ın hatırasına olan saygısını ifa­de etmişti.

* * *

Hz. Ümmü Süleym, Re­sû­lul­lah’tan ayrı kalmaya tahammül edemezdi. Onun en güzel günleri, tehlikeli de olsa, sıkıntılı da olsa, Re­sû­lul­lah ile beraber olduğu anlardı. Bir gün Peygamberimiz hac için Mekke’ye gidiyordu. Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Biraz sonra hareket edilecekti. Ümmü Süleym de onunla bera­ber bulunmak istiyordu. Fakat maddeten buna imkânı yoktu. Bu sebeple üzün­tülüydü. Dokunulsa ağlayacaktı. Peygamberimiz, “Ey Ümmü Süleym, bu yıl bizimle hacca gelir misin?” buyurdu. Üm­mü Süleym, üzgün bir şekilde, “Yâ Re­sû­lal­lah, kocamın iki binek hayvanı var. Bunlardan birine kendi, diğerine de oğlu binecek.” dedi. Peygamberimizin, bu fedakâr hanımın üzülmesine gönlü razı olmadı. Hanımlarının yanına alarak onu da götürdü. Ümmü Süleym’in (r.anha) sevincine artık diyecek yoktu.[5]

Ümmü Süleym (r.anha), Re­sû­lul­lah’ın sırrını kimseye söylemediği gibi, oğlu Enes’e de onun sırrını kimseye söylememesi için tembihte bulunurdu. Hz. Enes bununla ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor:

“Ben çocuklarla birlikte oynarken Re­sû­lul­lah (a.s.m.) yanımıza geldi ve se­lam verdi. Sonra beni bir iş için gönderdi. Bu yüzden annemin yanına dönmekte geciktim. Geldiğim zaman annem bana ‘Niçin geciktin?’ diye sordu. ‘Re­sû­lul­lah beni bir iş için göndermişti.’ dedim. Annem ‘Re­sû­lul­lah’ın işi neydi?’ dedi. Ben, ‘Bu bir sırdır, kimseye söyleyemem!’ dedim. Bunun üzerine annem, ‘Öyleyse Re­sû­lul­lah’ın sırrını kimseye anlatma!’ diye tembihte bulundu.”[6]

* * *

Ümmü Süleym (r.anha) son derece hayâlı biri olduğu hâlde, mahrem meseleleri Re­sû­lul­lah’a sormaktan çekinmezdi. O, hayânın öğrenmeye mâni olmaması ge­rektiğinin şuurundaydı. Böylece birçok ailevi konu, onun Re­sû­lul­lah’a yöneltti­ği sorular vasıtasıyla açıklığa kavuştu. Bir defasında zihnini meşgul eden bir me­seleyi sormak için Re­sû­lul­lah’ın huzuruna geldi, “Yâ Re­sû­lal­lah, rüyasında er­keğin gördüğü suyu gören kadının gusletmesi gerekir mi?” diye sordu. Peygam­berimiz, “Evet, kadın onu rüyasında görüp meni çıkarsa, gusletmesi gerekir.” buyurdu. Müminlerin annesi Ümmü Seleme de (r.anha) oradaydı. “Yâ Re­sû­lal­lah, kadının suyu olur mu?” diye sordu. Peygamberimiz (a.s.m.), “Evet, var. Erkeğin suyu koyu, beyazdır. Kadınınki ise ince, beyazdır. İki sudan hangisi önce gelir veya diğerine galip olursa, çocuk onun sahibine benzer.” buyurdu.[7]

Gerek Re­sû­lul­lah ile devamlı beraber olduğu için, gerekse birçok meseleyi Re­sû­lul­lah’tan sorması sebebiyle, Ümmü Süleym (r.a.) ilimde müstesna bir yer kazandı. Öyle ki, sahabiler çözemedikleri bazı mahrem meseleleri ona sorarak öğre­nirlerdi. Bir ara âlim sahabilerden Zeyd bin Sâbit ve Abdullah ibni Abbas (r.a.), hacla ilgili bir meselede ihtilafa düşmüşlerdi. Hz. Zeyd, ziyaret tavafını yaptık­tan sonra hayız olan bir kadının veda tavafını da yapması gerektiğini söylüyor­du. İbni Abbas da (r.a.), böyle bir kadının, isterse Kâbe’den ayrılabileceğini ifa­de ediyordu. Anlaşamadılar, meseleyi Üm­mü Süleym’den (r.anha) sormaya karar verdiler. Ümmü Süleym (r.anha), Hz. Safiy­ye’nin ziyaret tavafını yaptıktan sonra âdet gördüğünü, Peygamberimizin Hz. Safiy­ye’nin âdetten kurtulup veda tavafını yapmasını beklemeden Medine’ye hareket etmeyi emir buyurduğunu söyleye­rek meseleyi halletti.[8]

Bu büyük İslam kadını, birkaç tane de hadis rivayet etti. Bunlardan birisi şu mealdedir:

“Müslüman bir kadının üç çocuğu bülûğ çağına gelmeden ölürse, Cenâb-ı Hak fazl ve rahmeti ile onu cennete koyar.” Re­sû­lul­lah’a “İki çocuğu da ölse böyle midir?” diye soruldu. O, “Evet, iki çocuğu da ölse…” cevabını ver­di.[9]

Evet, Re­sû­lul­lah sevgisiyle yanıp tutuşan, İslam’a bütün varlığıyla, cansipera­ne hiz­met eden Ümmü Süleym (r.anha), elbette bu hizmetinin mükâfatını görecek­ti. Peygamberimiz bir hadislerinde onun uhrevi derecesine işaretle şöyle buyuruyordu:

“Cennete girdim, önümde bir hışırtı işittim. Bir de ne göreyim? Milhan kızı Gu­mey­sâ değil mi!”[10]


______________________________________

[1]Tabakât, 8: 425-433.
[2]Sîre, 4: 88-89.
[3]Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 470.
[4]Tabakât, 8: 428.
[5]age., 8: 430.
[6]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 145.
[7]İbni Mâce, Taharet: 107; Müsned, 6: 376.
[8]Müsned, 6: 431.
[9]Müsned, 6: 431.
[10]Tabakât, 8: 434.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#3
Ümmü Rûmân (r.anha)

Ümmü Rûmân daha önce dul iken, Hz. Ebû Bekir’le evlenmişti. Hz. Âişe validemiz ile Hz. Abdurahman bu evlilikten dünyaya geldi. İslamiyet’in ilk yıl­larında Müslüman oldu. Sıkıntılı ve işkenceli günlerde Hz. Ebû Bekir’e destek oldu. Allah yolunda karşılaştığı bütün sıkıntılara sabretti. O kadar maddi manevi sıkıntılarla iç içe olduğu hâlde, bir sefer olsun hâlinden şikâyet etmedi.

Peygamberimiz, Hz. Ebû Bekir’le çok sık görüşürdü. İslamiyet’in yayılması hususunda onunla istişare ederdi. Bu vesileyle sık sık evine giderdi. Evinde, İslamiyet’in yayılması hususunda sohbet edilmesi, Ümmü Rûmân’ı (r.a.) çok sevindirirdi. Peygamberimize elinden gelen hürmet ve yakınlığı gösterir, evi­ni şereflendirmesinden dolayı memnuniyetini ifade ederdi.

Hz. Hatice validemizin vefatından sonraydı… Peygamberimize Hz. Âişe ile evleneceği vahyedilmişti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu bahtiyar aileyi ziyarete gitti­ğinde Ümmü Rûmân’a, “Âişe’yi koruyup ona iyi muamele etmenizi tavsiye ederim.” dedi. Ümmü Rûmân zeki birisiydi. Re­sû­lul­lah’ın bu tavsiyesinde mut­laka bir hikmetin bulunduğunu tahmin ediyordu. Bundan böyle Hz. Âişe’ye daha bir ihtimam gösterdi. Fakat her nasılsa bir gün Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Âişe’yi ağlarken buldu. Onun böyle hıçkıra hıçkıra ağlaması Re­sû­lul­lah’ın şef­katine dokundu. Yanına yaklaşarak, niçin ağladığını sordu. Aişe (r.anha), annesi yüzünden ağladığını söyledi. Peygamberimiz, Ümmü Rûmân’a döndü ve “Ben sana Âişe’ye iyi davranmanı söylememiş miydim?” buyurdu. Ümmü Rûmân (r.anha) mahcubiyet içerisinde, artık ona sert davranmayacağına dair söz verdi.

Bu hadiseden bir müddet sonra Osman bin Maz’un’un (r.a.) hanımı Hz. Hav­le, Re­sû­lul­lah’a gelerek, Hz. Âişe ile nikâhlanması teklifinde bulundu. Peygambe­rimiz de bunu kabul ederek Hz. Havle’yi dünür olarak gönderdi.

Hz. Havle’ye kapıyı Ümmü Rûmân açtı. Havle’nin (r.anha) sevinç içerisinde ol­du­ğunu görünce, bunun sebebini sordu. Hz. Havle, “Ey Ümmü Rûmân, Cenâb-ı Hakk’ın hayır ve berekette sizi hangi mertebeye eriştirdiğini biliyor musun?” di­ye sordu. Ümmü Rûmân meraklanmıştı. Heyecanla, “Nedir o?” dedi. Hz. Hav­le, “Re­sû­lul­lah, Âişe’yi istemek için beni size gönderdi!” diye müjdeyi verdi. Ümmü Rûmân bu habere çok sevinmekle beraber bir cevap veremedi. Havle’ye, Hz. Ebû Bekir’i beklemesi ricasında bulundu. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir gel­di. Hz. Havle ona da müjdeyi verdi. Hz. Ebû Bekir için Re­sû­lul­lah’a kayınpeder olmaktan daha güzel bir şey düşünülebilir miydi? Teklifi kabul etti. Böylece Peygamberimizle Hz. Âişe validemiz nişanlandılar.

Gerek Hz. Ebû Bekir gerekse Ümmü Rûmân bundan böyle Hz. Âişe’ye daha bir dikkat gösterdiler. Onu Re­sû­lul­lah’a eş olabilecek şekilde yetiştirmek için gayret sarf ettiler.

Bir müddet sonra Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Ebû Bekir’le birlikte hicret et­ti. Her ikisi de ev halkını Mekke’de bırakmışlardı. Çünkü beraber getirmeleri tehlikeliydi. Hicret’ten birkaç gün sonra, onları getirmenin yollarını araştırdılar. Peygamberimiz evlatlığı Zeyd bin Hârise’yi (r.a.), Hz. Ebû Bekir de oğlu Ab­dullah’ı bu iş için vazifelendirdi. Onlar Mekke’ye gittiler. Müminlerin annesi Sevde bint-i Zem’a’yı, Hz. Fâtı­ma’yı, Ümmü Rûmân’ı (r.anha) ve Hz. Âişe’yi alarak Medine’ye doğru yola koyuldular.

Bir ara Hz. Âişe’nin devesi kaçtı. Ümmü Rûmân (r.anha) çok üzüldü. Başına bir felaket gelirse Re­sû­lul­lah’a ne cevap verecekti? “Eyvah kızcağızım! Eyvah ge­linciğim!” diye çırpınmaya başladı. Biraz sonra deve sakinleştirildi. Bu küçük kafile yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı.

Ümmü Rûmân (r.anha), Mekke’de olduğu gibi Medine’de de Hz. Ebû Bekir’in en yakın desteği oldu. Bir yandan da Hz. Âişe’ye, kuracağı yuvanın mükellefi­yetlerini, Re­sû­lul­lah’a karşı nasıl davranması gerektiğini öğretiyordu.

Hz. Ümmü Rûmân, ibadete düşkünlüğüyle tanınıyordu. Çok namaz kılardı. Bir gün yine namaz kılıyordu. Fakat biraz sallanıyordu. Tam o sırada Hz. Ebû Bekir geldi. Onun namaz kılarken sallanmasını uygun bulmadı. Namazı ta­mamlamasını bekledi. Sonra da namazda sallanmamasını istedi ve bu hususta Peygamberimizden şu hadisi nakletti:

“Sizden biriniz namaza durduğu zaman herhangi bir yerini kıpırdatmasın. Yahudiler gibi de sallanıp durmasın. Çünkü dimdik durup sağa sola kıpırdama­mak, namazı tamamlayan şeylerdendir.”

Peygamberimiz (a.s.m.), kayınvalidesine karşı çok saygı gösterir, bir evladın annesine nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranırdı. Bu büyük İslam kadını Hicret’in 6. yılında Medine’de vefat etti. Defin işiyle bizzat Peygamberimiz ilgi­lendi, kabrine o indirdi. Sonra da şöyle buyurdu:

“Kim cennet hurilerinden birine bakmaktan hoşlanırsa Ümmü Rûmân’a bak­sın. İlahî, Ümmü Rûmân’ın Senin yolunda ve Resûlünün uğrunda neler çektiği Sana gizli değildir.”[1]


____________________________

[1]Tabakât, 8: 78, 276; el-İsâbe, 4: 451; Müstedrek, 3: 473.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#4
Ümmü Haram (r.anha)

“Kıbrıs’ın manevi bekçisi” olarak bildiğimiz “Hala Sultan”ın asıl adı “Ümmü Haram”dır (r.anha). Re­sû­lul­lah’ın müjdesine mazhar olabilmek için yaşlı hâlinde Me­di­ne’den kalkıp Kıbrıs’a kadar gelen ve orada şehit olan bu büyük İslam mücahidesi, meşhur sahabi Enes bin Mâlik’in (r.a.) teyzesidir. Yine büyük sahabi Haram bin Mil­han’ın (r.a.) kız kardeşi, Peygamberimizin de teyzeleri tarafın­dan akrabası, aynı zamanda sütteyzesidir. İslam’dan önce Amr bin Kays ile ev­lenmişti. İslamiyet’in Medine’de yayıldığı ilk yıllarda Müslüman oldu. Kocasını da Müslüman olmaya davet etti. Fakat o bunu kabul etmedi. Bir müşrikle haya­tını devam ettirmek istemeyen Ümmü Haram (r.anha), kocasından ayrılmakta te­reddüt göstermedi. Bir müddet sonra da meşhur sahabi Ubâde bin Sâmit’le (r.a.) evlendi.

Peygamberimiz, sütteyzesi olan bu büyük İslam kadınının evini şereflendi­rir, zaman zaman ziyaret ederek gönlünü alırdı. Bazen “öğle uykusu”nu orada uyuduğu da olurdu. Ümmü Haram da (r.anha) Re­sû­lul­lah’a ikram ve izzette kusur etmez, ona hizmet etmeyi kendisi için büyük bir şeref sayardı.

Bir gün yine Peygamberimiz onu ziyaret etmiş, biraz sohbet ettikten sonra uyumuştu. Biraz sonra uyandı. Tebessüm ediyordu. Ümmü Haram (r.anha) buna bir mana veremedi. “Yâ Re­sû­lal­lah, anam babam size feda olsun! Niçin gülü­yorsunuz?” diye sordu. Peygamberimiz cevap verdi: “Ey Ümmü Haram, üm­metimden bir kısmının gemilere binip kâfirlerle savaşmaya gittiğini gör­düm.”

Ümmü Haram heyecanlanmıştı. Onlardan biri olmayı arzu etti. “Yâ Re­sû­lal­lah, dua etseniz de ben de onlardan biri olsam!” diye ricada bulundu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) onu kırmadı, “Yâ Rabbi, bunu da onlardan eyle!” diye duada bulundu. Sonra yeniden uyumak üzere tekrar uzandı.

Fazla bir zaman geçmemişti ki, yine tebessüm ederek uyandı. Ümmü Haram, gülmesinin sebebini sordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Bu defa da ümmetimden bir kısmının, padişahların tahtlarına kuruldukları gibi debdebeli bir hâlde gazaya gittiklerini gördüm.” Ümmü Haram, Peygamberimize tekrar dua etmesi ricasın­da bulundu. Kendisinin de onların arasında olmayı arzu ettiğini söyledi. Fakat Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bunu kabul etmedi. “Sen öncekilerdensin.” buyurdu.

Aradan yıllar geçti. Peygamberimizin vefatından sonra, kocası Ubâde bin Sâmit (r.a.), Humus’ta tebliğ vazifesinde bulunmak üzere görevlendirildi. Bir­likte Humus’a gittiler. Uzun bir müddet orada İslamiyet’in neşri için gayret gös­terdiler.

Hz. Osman’ın halifeliği devriydi… Hz. Ebû Bekir devrinden beri yapılan fetihlerle İslam Devleti’nin hudutları bir hayli genişlemişti. Fakat fethedilmesi gereken daha birçok yer vardı. Bunlardan biri de stratejik önemi sebebiyle Kıbrıs’tı. Şam Valisi Hz. Muâviye bu adayı fethetmeyi çok arzuluyordu. Bunun için teklifte bulunduysa da, Hz. Osman, henüz vaktinin gelmediği düşüncesiyle bu­nu kabul etmedi. Fakat Muâviye’nin ısrarı neticesinde buna izin verdi.

Hz. Muâviye bu izne çok sevindi. Kısa zamanda bir donanma düzenledi. Ubâde bin Sâmit ile (r.a.) hanımı Ümmü Haram da (r.anha) bu orduya iştirak etti­ler. Hz. Ümmü Haram o sırada 86 yaşında bulunuyordu.

Kıbns Seferi, Müslümanların ilk deniz seferiydi. Dolayısıyla yolculuk esna­sında birçok güçlükle karşılaşıldı. Ümmü Haram (r.anha), yaşından umulmaya­cak şekilde gayet sakindi. Yolculuğun verdiği meşakkatten dolayı şikâyette bu­lunmuyordu. Re­sû­lul­­lah’ın kendisine verdiği müjdeyi hatırlıyor, o müjdenin ta­hakkukunu arzuluyordu. Cenâb-ı Hakk’ın şehitlere ihsan edeceği ikramları dü­şünüyor, sıkıntılara aldırış etmiyordu. Bu hâli mücahitlere örnek teşkil ediyor, sabırlarını artırıyordu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra donanma Kıbns’a ulaştı. Önce Kıbrıslıları Müslüman olmaya davet ettiler. Kabul edilmeyince cizye vermeleri tekli­finde bulundular. Rumlar buna da yanaşmadılar. Artık savaş kaçınılmazdı. Ümmü Haram (r.a.) yerin­de duramıyor, bir an önce neticeye varmak için sabır­sızlanıyordu. Nihayet savaş baş­la­dı. Mücahitler yıldırım hızıyla taarruza geçti­ler ve kısa zamanda Rum donanmasını mağ­lup ettiler. Sonra da bir çıkarma yap­tılar. Artık savaş karada devam ediyordu. Rum­lar daha fazla karşı koyamadılar.

Cizye vermeyi kabul ederek barış teklifinde bulundular. Böylece Kıbrıs, Hicret’in 28. yılında fethedildi.

Savaş sonrasında İslam ordusu Şam’a dönüyordu. Ümmü Haram (r.a.), şehitliğe nail olmamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Fakat şehitlik bu mübarek hanım için takdir edilmişti ve mutlaka gerçekleşecekti. Nitekim birdenbire atı huysuzlandı. Ümmü Haram (r.a.) düşerek, çok özlediği şehadet mertebesine kavuş­tu. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın “Ölüler demeyiniz.” buyurduğu şehitler kervanına o da katıldı.[1]

Kıbrıs’ın fethinin sembolü Ümmü Haram’ın (r.anha) kabri, Larnaka yakınlarında bulunan Tuz Gölü kıyısındadır. Yüzyıllardır oradan feyiz ve bereket saçmakta­dır. Kabri devamlı ziyaret edilir.

Kıbrıs uzun yıllar Müslümanların idaresinde kaldı. Bir ara tekrar Hıristiyan­ların eline geçti. Fakat 1570 yılında Osmanlılar tarafından fethedilerek yine Müslümanların eline geçti. Osmanlılar Ümmü Haram’ın (r.anha) kabrini imar etti­ler. Türbe yaptılar ve “Hala Sultan” ismini koydular. Yıllarca da Hala Sultan’ın kabri hizasından geçerken, hür­meten top ateşiyle onu selamladıkları rivayet edilir.

Allah ondan razı olsun!


________________________________

[1]Tabakât, 8: 433-434; Müsned, 6: 361; Üsdü’l-Gàbe, 5: 574; el-İsâbe, 4: 441; Müslim, İmâre: 160.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#5
Ümmü Gülsüm (r.anha)

Ümmü Gülsüm (r.anha), Peygamberimizin azılı düşmanı Ukbe bin Ebî Muayt’ın kı­zıydı. Hz. Osman’ın “anne bir” kız kardeşiydi. Mekke’deyken Müslüman ol­muş ve Pey­gamberimize biat etmişti.

Ümmü Gülsüm’ün (r.anha) annesi, Ervâ bint-i Kureyz’di. O da İslamiyet’in ilk yıl­la­rında Müslüman olma saadetini kazanmıştı. Ervâ’nın (r.anha) annesi Beyzâ, Pey­gam­be­ri­mizin halası oluyordu.

Hz. Ümmü Gülsüm, İslamiyet’i kabul ettiği için, başta babası olmak üzere müşriklerin işkencelerine maruz kaldı. Dinden dönmesi için baskı yapıldı. Fa­kat bunların hiçbirine aldırış etmedi. İnancından zerre kadar taviz vermedi. Günler acı ve ıstırapla geçiyordu. Yıllar böylece akıp gitti.

Peygamberimiz, Müslümanlarla birlikte Medine’ye hicret etti. Ümmü Gül­süm de hicret etmek istiyordu, fakat babası izin vermediğinden Mekke’de kal­dı. Onun için asıl acı ve ıstırap bundan sonra başlıyordu. Çünkü tek teselli kay­nağı Peygamberimiz, artık Mekke’de yoktu. Ümmü Gülsüm (r.anha) öz yurdunda âdeta gurbet hayatı yaşıyordu. Bu gurbetin çabuk bitmesi için Cenâb-ı Hakk’a dua ediyor, hicret için fırsat kolluyordu. Fakat beklediği fırsatı bir türlü bulamı­yordu.

Bu sıkıntıya yedi yıl daha tahammül etti. Nihayet bir gün Cenâb-ı Hak bu fır­satı ona lütfetti. Her gün gittiği yere gidiyormuş gibi, Mekke’den ayrıldı. Fakat asıl niyeti, Medine’ye hicret etmekti. Bu yolda karşılaşacağı sıkıntılara şimdi­den razıydı.

Evet, Ümmü Gülsüm (r.anha), Allah ve Resûl’ü uğrunda annesinden, babasından ve memleketinden ayrılıyordu. Bundan dolayı üzülmüyor, Re­sû­lul­lah’a kavuş­mayı büyük bir saadet olarak görüyordu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine karşıdan göründü. Ümmü Gülsüm’ün kalbi heyecandan çarpmaya başladı. İçi içine sığmıyordu. Bir an Mekke’deki sıkıntılı günlerini düşündü. Fa­kat bundan elem değil, büyük bir lezzet duydu. Çünkü o günler sıkıntılarıyla birlikte geride kalmış, yerini güzel günlere bırak­mıştı. Bunun sürurunu yaşı­yor, bu nimetinden dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükrediyordu. Bu düşüncelerle Medi­ne’ye giren Ümmü Gülsüm (r.anha), müminlerin annesi Ümmü Se­leme’nin (r.anha) yanına misafir oldu. Ümmü Seleme validemiz ona ikramda bulundu.

Peygamberimiz evde yoktu. Ümmü Gülsüm (r.anha) endişeli bir bekleyişin içi­ne girdi. Çünkü bir müddet önce Peygamberimizin müşriklerle yaptığı Hudeybiye Anlaşması’nın maddelerinden birisi de, Müslüman olup Medine’ye gelen­lerin tekrar müşrikle­re iade edilmesini esas alıyordu. Bu madde gereğince, Müslüman olarak Re­sû­lul­lah’a sı­ğınan Ebû Cendel ile Ebû Basir’i (r.a.) Peygam­berimiz müşriklere iade etmişti. Üm­mü Gülsüm (r.anha) kendisinin de iade edil­meyeceğinden emin değildi. Bu endişesini Ümmü Seleme’ye (r.anha) şöyle açtı:

“Re­sû­lul­lah’ın, Ebû Cendel ile Ebû Basir’i geri çevirdiği gibi beni de geri çevir­mesinden korkuyorum! Ey Ümmü Seleme, kadınların hâli erkeklerin hâli gibi değildir. Mekke’den ayrılışımın üzerinden sekiz gün geçti. Şimdi onlar beni ara­yacaklardır.”

Ümmü Gülsüm’ün heyecanlı bekleyişi devam ederken, Peygamberimiz gel­di. Üm­mü Seleme (r.anha) durumu Re­sû­lul­lah’a haber verdi. Re­sû­lul­lah da bu fe­dakâr sa­ha­bi­si­ne “Hoş geldin!” dedi. Bu arada Ümmü Gülsüm’de (r.anha) heyecan son haddine gel­mişti. Kalbi “küt, küt” atıyordu. Re­sû­lul­lah’a durumunu arz etti: “Yâ Re­sû­lal­lah, ben di­nim uğrunda hicret ederek sizin yanınıza geldim. Beni koruyun, müşriklere geri çevir­meyin. Onlara iade ederseniz bana işkence eder­ler, dinimden döndürmeye çalışırlar! Ben nihayet bir kadınım, işkenceye daya­namam. Bilirsiniz ki, kadınların hâli zayıfların hâline benzer.”

Peygamberimiz onu dinledikten sonra, “Yüce Allah muhakkak kadınlar hak­kında ahdi bozar, hükümsüz bırakır.” buyurarak onu rahatlattı. Nitekim biraz sonra, “imtihan edilen kadın” manasına gelen Mümtehine Sûresi’nin 10. âyeti nazil oldu. Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu:

“Ey iman edenler! Mümin kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde kendi­lerini deneyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. İmtihan sonucunda mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Artık mümin kadınlar kâfirlere helal değildir. Onlar da bunlara helal değildir.”

Vahiy tamam olunca Peygamberimiz onu Ümmü Gülsüm’e (r.anha) müjdeledi. Hz. Ümmü Gülsüm için bundan daha sevindirici bir haber olamazdı; sevinçten ağladı…

Bunlar olup biterken, babası onun Medine’de olduğunu öğrendi. Oğulla­rı Velid ile Ümâre’yi hemen Peygamberimize yolladı. Bunlar Medine’ye gelip Re­sû­lul­lah’ı buldular, “Aramızdaki anlaşmaya göre Müslüman olanları bize ia­de edecektin. Bunu yerine getir. Kız kardeşimizi bize teslim et!” dediler. Pey­gamberimiz (a.s.m.), “Cenâb-ı Hak o şartın hükmünü kadınlar hakkında bozdu.” buyurdu. Ümmü Gülsüm’ü onlara vermedi. Velid ile Ümâre daha fazla ısrar et­mediler. Mekke’ye dönüp durumu müşriklere bildirdiler. Onlar da seslerini çı­karamadılar.

Ümmü Gülsüm (r.anha) evli değildi. Medine’de kalması kesinleşince büyük sa­ha­bi­lerden Zübeyr bin Avvam, Zeyd bin Hârise ve Abdurahman bin Avf (r.a.) ona evlenme teklifinde bulundular. Ümmü Gülsüm (r.anha) durumu kardeşi Hz. Osman’la istişare etti. Hz. Osman da bunu Re­sû­lul­lah’a sorması tavsiyesinde bulundu. Peygamberimiz onun Zeyd bin Hârise ile (r.a.) evlenmesini uygun buldu ve onları evlendirdi. Hz. Zeyd ile Ümmü Gülsüm birlikte mesut bir ha­yat yaşadılar.

Fakat evlilikleri uzun sürmedi. Çünkü Hz. Zeyd, Mute Savaşı’nda şehit düştü. Üm­mü Gülsüm (r.anha) kadere rıza gösteren biriydi. Cenâb-ı Hak’tan gelen her şe­ye razıydı. Kocasının şehit olmasını sabır ve metanetle karşıladı.

Bir müddet sonra Ümmü Gülsüm’ün (r.anha) annesi Ervâ da (r.anha) Medine’ye hicret etti. Bu hem Peygamberimizi, hem Hz. Osman’ı, hem de Ümmü Gül­süm’ü (r.a.) çok sevindirdi. Kısmen de olsa aile yeniden bir araya gelmişti. Ervâ (r.anha), Hz. Osman’ın hilafeti devrinde vefat etti. Cenaze namazını Hz. Osman kıldırdı ve onun için, “Allah’ım, annemi bağışla! Allah’ım, annemi bağışla!” di­ye dua etti.

Re­sû­lul­lah’ın sohbetinden feyizler alan Ümmü Gülsüm (r.anha), Peygamberi­mizden birkaç tane de hadis rivayet etti. Bunlardan birisinin meali şöyledir:

“İnsanların arasını düzeltmek için, aslı olmasa bile hayır konuşan, güzel söz söyleyen ve bunları birinden diğerine taşıyan kimse yalan söylemiş olmaz.”

Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#6
Ümmü Eymen (r.anha)

Peygamberimiz (a.s.m.) doğmadan önce babasını, altı yaşında da annesini kay­betmişti. Hem yetim hem de öksüz olarak büyüdü. Fakat birçok kadın, bir anne şefkatiyle o Yüce Peygamber’i bağrına bastı. Ona annesizlik acısını hissettirme­mek için ellerinden gelen gayreti gösterdiler.

İşte bu kadınlardan birisi de Ümmü Eymen’di (r.anha). Peygamberimizin Ehl-i Beyt’ten saydığı ve “annemden sonra annem”[1]diyerek iltifat ettiği bu büyük İslam kadınının asıl ismi, “Bereke bint-i Sâlebe” idi. Uzun yıllardan beri peygamber ocağının hizmetlerini görüyordu. Peygamberimizin babası Abdullah’ın vefa­tından sonra da aynı evde kaldı. Artık hem anne Âmine’nin hem de Peygambe­rimizin yardımcısıydı.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) altı yaşına geldiğinde, Hz. Âmine, yanına Ümmü Eymen’i de alarak Medine’ye gitti. Niyeti hem oradaki akrabasını hem de kocası Abdullah’ın kabrini ziyaret etmekti. Bir ay Medine’de kaldılar.

Ümmü Eymen (r.anha), Medine’deki bir hatırasını şöyle anlatır:

“Bir gün Yahudi âlimlerinden ikisi yanıma geldi. ‘Bize Ahmed’i çıkar.’ dediler. Ben de onu dışarı çıkardım, iyice incelediler. Sonra da, ‘Bu çocuk, peygamberdir. Bura­sı da onun hicret edeceği yerdir. Bu memlekette büyük savaşlar olacaktır.’ dediler.”[2]

Ümmü Eymen (r.anha), onların bu konuşmalarından sonra çok korkmuştu, “sev­gili oğlu”na bir zarar vermelerinden endişe duyuyordu. Herhangi bir tehlikeye karşı onu korumak için, Peygamberimizin yanından ayrılmamaya gayret gös­terdi.

Nihayet Mekke’ye hareket günü gelmişti. Ümmü Eymen buna çok sevindi. Artık Yahudilerin Re­sû­lul­lah’a bir zarar veremeyeceklerini düşünüp rahatladı

Bu üç kişilik kafile Medine’den ayrıldılar. Mekke’ye doğru yola koyuldular. Neşeli bir şekilde yollarına devam ediyorlardı. Fakat biraz sonra beklemedikle­ri bir şey oldu. Hz. Âmine birdenbire rahatsızlandı. Hz. Âmine bu hastalıktan kurtulamayıp vefat edeceğini anlamıştı. Baş ucunda duran Peygamberimizin yüzüne baktı, bir rüyasını hatırladı. Şöyle dedi:

“Şayet rüyada gördüklerim doğruysa, sen Celal ve bol ikram sahibi olan Al­lah tarafından Âdemoğullarına helal ve haramı bildirmek üzere peygamber gönderileceksin. Sen, teslimiyeti, ceddin İbrahim’in (a.s.) dinini yerleştirecek­sin. Cenâb-ı Hak seni devam edegelen putlardan, putperestlikten koruyacak­tır.

“Her yaşayan ölür, her yeni eskir. Her yaşlanan zeval bulur. Evet, ben de öle­ceğim. Fakat devamlı anılacağım. Çünkü temiz bir evlat dünyaya getirdim. Ar­kamda hayırlı birini bırakıyorum.”

Hz. Âmine bundan sonra ciğerparesini Ümmü Eymen’e emanet etti. Ona iyi bakması ricasında bulundu. Çok geçmeden de ruhunu teslim etti. O sırada 30 yaşında bulunuyordu. Peygamberimiz böylece altı yaşındayken öksüz kalıyor­du. Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlüne, küçük yaşından beri her türlü acıyı tattırıyor ve onu kemale erdiriyordu ki, ümmetine tam örnek olabilsin; ona iman edenler, peygamberlerinin çektiği sıkıntıyı hatırlayarak teselli bulsunlar, karşılaştıkları musibetlere sabretsinler…

Ümmü Eymen’in sırtına artık ağır bir yük yüklenmişti. Ağlamak hıçkırmak istiyor, fakat Peygamberimizin üzüleceğini düşünerek vazgeçiyordu. Kendini toparladı. Bundan sonra ona annesinin yokluğunu hissettirmeyecekti. Bunun için de elinden gelen fedakârlığı göstermeye çalışacaktı. Öz evladıymış gibi mübarek yavruyu bağrına bastı. Sonra da onu şöyle teselli etti:

“Üzülme, ağlama canım Muhammed’im! İlahî kadere karşı boynumuz kıldan incedir. Can da O’nun, mal da… Hepsi bize emanet. O, emaneti nasıl vermişse öy­le alır.”

Sevgili Peygamberimizin gözü yaşlıydı. Artık hem yetim hem de öksüz kal­mıştı. Babasının yüzünü hiç görmemişti. Bundan sonra annesinin de yüzünü göremeyecekti. Gözyaşları arasında, “Ben de biliyorum. O’nun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat anne yüzü unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tek­rar göremem diye üzülüyorum!” dedi. Fakat kendisini toparlamakta gecikmedi. Annesine karşı son vazifesini yerine getirmek istiyordu. Yaşından beklenme­yen bir olgunluk içerisinde dadısına şöyle dedi:

“Haydi. O, emaneti sahibine teslim etti. Biz de onun naaşını toprağa teslim edelim de rahat etsin.”

Biraz sonra annelerin en şereflisini, en bahtiyarını birlik­te defnettiler.

Artık Re­sû­lul­lah’ı Mekke’ye götürme vazifesi Ümmü Eymen’e kalmıştı. Pey­gamberimizi deveye bindirdi. Birlikte yola çıktılar. Beş günlük meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşdılar. Ümmü Eymen gözyaşları arasında Pey­gamberimizi, dedesi Abdülmuttâlib’e teslim etti. Fakat gerek dedesinin yanında bulunduğu sıralarda, gerekse onun vefatından sonra amcası Ebû Tâlib’in hima­yesinde iken, Peygamberimizin hizmetinde bulunmaktan geri durmadı. Bunu kendisi için büyük bir şeref saydı.

Aradan yıllar geçti… Peygamberimiz 25 yaşına gelmişti. Herkes onu seviyor, “Mu­hammedü’l-Emîn” diye tanıyordu. O sırada kendisinden 15 yaş büyük, dul, fakat Mekke’nin en şerefli kadını Hz. Hatice ile evlendi. Hatice validemiz zen­gindi. Bütün servetini sevgili beyinin emin ellerine teslim etti.

Peygamberimiz, bir anne şefkatiyle kendisini bağrına basan, ancak bir anne­nin yapabileceği kadar fedakârlık gösteren sevgili dadısını unutmamıştı. Ona her türlü maddi yardımda bulunuyor, bir evladın annesine duyabileceği saygı kadar hürmet gösteriyordu. Bu arada sevgili dadısının bir yuva kurmasını temin etti. Onu Ubeyd bin Zeyd ile evlendirdi.

Peygamberimiz 40 yaşına geldiğinde, Cenâb-ı Hak onu kendine muhatap seçti ve peygamberlikle vazifelendirdi. Çocukluğundan beri kendisine sadakat elini uzatan Üm­mü Eymen, başından beri onun mühim bir şahsiyet olacağını tahmin ediyordu. Çünkü gerek doğumunda gerekse doğumundan sonra birçok harika hâline şahit olmuştu. Bu sebeple onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Devamlı yanında yer aldı. Davete başladığı zaman da onu yalnız bırakmadı. Te­reddütsüz iman ederek Re­sû­lul­lah’ı sevindirdi.

O devirde Müslüman olmak, akıl almaz işkenceleri peşinen kabul etmek de­mekti. Ümmü Eymen de (r.anha) bu acı işkencelerden hissesini aldı. Fakat imanın­dan zerre kadar taviz vermedi. Çünkü bu yolda ölmeyi büyük bir şeref sayıyor­du. İşkenceler tahammül edilemeyecek bir duruma geldiğinde önce Habeşis­tan’a, sonra Medine’ye hicret etti. Böylece “iki hicret” sevabı birden alıyordu.[3]Ümmü Eymen (r.a.), Mekke’de olduğu gibi Medine’de de Re­sû­lul­lah’ı bir an ol­sun yalnız bırakmadı. Hizmetinden geri durmadı.

Peygamberimizin bahtiyar dadısı mütevekkil biriydi. En zor durumlarda bile Ce­nâb-ı Hak’tan ümidini kesmez, O’nun yardım edeceğine inanırdı. Bu teslim ve tevekkülünün mükâfatını bazen peşin olarak görürdü.

Hicret ederken, Revha yakınlarında gecelemişti. Çok susamıştı. Yanında bir damla dahi su yoktu. Hiç telaşlanmadı. Çünkü kullarına karşı son derece mer­hametli olan Rabb’inin, kendisini gördüğüne ve durumunu bildiğine inancı son­suzdu. Susuz ve bitap düşmeyeceğinden emindi. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın yar­dımı gelmekte gecikmedi. Semadan beyaz bir urgana bağlanarak sarkıtılmış bir kova gördü. Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükr ederek kalktı, kovanın yanına gitti. İçi tamamıyla berrak ve buz gibi bir suyla doluydu. Kana kana içti. Tamamen su­suzluğu geçti ve rahatladı. Bu vakayı nakleden Ümmü Eymen (r.anha) şöyle der:

“Artık bundan sonra bir daha hiç susamadım.”[4]

Ümmü Eymen’in bir diğer vasfı da, gözü pek bir iman fedaisi olmasıydı. İslam davası uğruna hayatını ortaya koymaktan hiçbir şekilde çekinmezdi. Uhud Savaşı’nda bir an için mücahitler bozulmuş, hattâ savaş devam ederken bazı sahabiler Medine’ye kadar gelmişlerdi. Ümmü Eymen (r.anha) buna çok üzüldü. Onların, Peygamberimizi cephede düşman karşısında bırakıp paniğe kapılmalarından çok rahatsız oldu. Cepheyi terk eden birine şöyle çıkıştı:

“Burada öreke [iğ] var! Bari onu al da iplik bük! Kılıcını da getir, bana ver. Kadınlarla birlikte Uhud’a gidip, ben çarpışayım.”

Ümmü Eymen daha fazla du­ramadı. Bir kadın olarak kendisinin de orada yapabileceği bir şeyler elbette var­dı. Birkaç kadınla birlikte Uhud’un yolunu tuttu. Oraya vardığında hemen Re­sû­lul­lah’ın durumunu sordu. Onun sağlık haberini alınca da ferahladı. Diğer ka­dınlarla birlikte yaralıları tedavi etti. Mücahitlere su dağıttı.[5]

Bütün sahabiler gibi Ümmü Eymen de (r.anha), Peygamberimizi çok severdi. Hayatını Peygamberimize feda edebilecek bir imana sahipti. Re­sû­lul­lah’ı de­vamlı sevinçli görmek ister, onun üzülmesine hiç tahammül edemezdi. Re­sû­lul­lah ile birlikte sevinir, onunla birlikte üzülürdü. Bir gün Peygamberimiz (a.s.m.) hasta bir çocuğu kucağına al­mıştı. Çocuk hastalığın tesiriyle inliyordu. Peygamberimiz şefkatinden ağladı. Re­sû­lul­lah’ın ağladığını gören Ümmü Eymen de (r.anha) ağlamaya başladı. Peygamber Efendimiz, “Re­sû­lul­lah yanındayken niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Ümmü Eymen (r.anha) ona olan sevgisini şöyle ifade etti:

“Re­sû­lul­lah ağlarken ben nasıl olur da ağlamam?!”[6]

Ümmü Eymen (r.anha), kocası Ubeyd bin Zeyd ile (r.a.) mesut bir hayat yaşıyordu. Hz. Ubeyd, Huneyn Savaşı’na katıldı. Kahramanca mücadele etti ve şehadet mertebesini kazandı. Ümmü Eymen (r.anha) bu haber karşısında hiç metanetini bozmadı. Şehit hanımı olmayı kendisi için büyük bir şeref saydı ve Allah yo­lunda karşılaştığı bu musibete sabretti.

Peygamber Efendimiz, kendisine annelik yapan, imanı uğrunda her türlü yokluk, çile ve ıstıraplara göğüs geren, hattâ bunun için işkencelere maruz ka­lan fedakâr dadısını tek başına bırakmadı. Bir gün Ashâbına hitaben, “Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen, Ümmü Eymen’le evlensin.” buyurdu. Böylece onun cennetlik bir kadın olduğuna işaret ediyordu. Ümmü Eymen, Re­sû­lul­lah’ın kendisi hakkındaki bu sözünü duyunca sevinçten ne yapacağını şa­şırdı. Öyle ya, bir Müslüman için bundan daha büyük bir saadet düşünülebilir miydi?

Re­sû­lul­lah’ın davetine ilk icabet eden, evlatlığı Zeyd bin Hârise (r.a.) oldu. Hz. Zeyd genç bir sahabiydi. Ümmü Eymen gibi yaşlı bir kadınla evlenmeye sırf Allah’ın Resûl’ünü memnun edebilmek için talip olmuştu. Peygamberimizin rı­zasını dünyevi lezzete tercih etti. Bundan sonra Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu büyük sahabisi ile sevgili dadısını nikâhladı. İşte, babası gibi büyük bir sahabi olan İslam kumandanı Üsâme bin Zeyd (r.a.) bu evlilikten dünyaya geldi.[7]

Ümmü Eymen’in (r.anha) Peygamberimizin yanında ayrı bir yeri vardı. Bazen latifede bulunarak onun gönlünü alırdı. Fakat Peygamber Efendimiz latife ya­parken bile doğru söyler, hakikati ifade buyururdu. Muhatabını incitmeden se­vindirir, neşelendirirdi. Hz. Ümmü Eymen bir defasında Re­sû­lul­lah’ın huzuruna girerek, “Bana bir binek temin ediniz.” diye ricada bulundu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Seni dişi devenin yavrusuna bindireceğim.” buyurdu. Ümmü Eymen (r.anha), Re­sû­lul­lah’ın nüktesini anlamadı. “Ey Allah’ın Resûl’ü, yavrunun beni taşımaya gücü yetmez. Hem ben deve yavrusu istemiyorum ki!” dedi. Peygamberimiz sö­zünü tekrarladı: “Seni ancak dişi bir devenin yavrusuna bindireceğim.” buyur­du.[8]Böylece Yüce Peygamberimiz, şaka yaparken dahi hakikati beyan ediyordu. Her deve, dişi bir deveden doğması sebebiyle dişi devenin yavrusu değil miy­di?

Ümmü Eymen (r.anha), Peygamberimizin vefatında yanında bulundu. Gözyaş­larını tutamıyordu. Ona, “Niçin bu kadar ağlıyorsun?” dediler. “Ben vahyin ke­silmesine ağlıyorum!” cevabını verdi.

Bu büyük İslam kadınına Peygamberimizden sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de layık olduğu hürmeti gösterdiler. Çünkü Re­sû­lul­lah’ın değer verdiği kimseler sahabile­rin yanında da kıymetliydi. Bu sebeple zaman zaman ziyare­tine giderler, varsa ihtiyaçlarını görürlerdi. O da dua ederdi.[9]

Yaşı bir hayli ilerleyen Ümmü Eymen (r.anha), Hz. Osman’ın halifeliğinin ilk yıllarında vefat etti. Onun rivayet ettiği bir hadis-i şerif şöyledir:

“Hiçbir farz namazı kasten terk etme. Kim namazı kasten terk ederse, Allah ve Resûl’ünün koruma ve teminatından mahrum kalır.”[10]


________________________________

[1]el-İsâbe, 4: 432; Tabakât, 8: 223.
[2]Tabakât, 1: 116.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 5: 408.
[4]Tabakât, 8: 224; Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 459; el-İsâbe, 4: 432.
[5]Tabakât, 8: 225.
[6]Tecrid Tercemesi, 4: 381.
[7]el-İsâbe, 4: 432; Tabakât, 8: 224.
[8]Tabakât, 8: 224.
[9]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 103.
[10]Müsned, 6: 421.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#7
Sümeyye (r.anha)

Hz. Sümeyye, İslam tarihinde Allah yolunda canını feda ederek şehit olan ka­dın­la­rın ilkidir. O, hem şehadet mertebesini kazandı, hem de bu kervanın ilki ol­ma bahtiyarlığına erdi.

Sümeyye (r.anha), Ebû Huzeyfe’nin cariyesiydi. Ebû Huzeyfe onu, Yemen’den gelen ve kendisine sığınan Yâsir ile evlendirmişti. İşte büyük sahabi Ammar bin Yâsir (r.a.) bu evlilikten doğdu.

Bu bahtiyar ailenin her ferdi İslamiyet’i daha ilk zamanlarda kabul etmişlerdi. Akabinde de akıl almaz işkencelere maruz kalmışlardı. Kendilerini koruyacak birinden mahrumdular. Bu sebeple insafsız müşrikler onlara işkencenin en acı­sını tattırıyor, güneşin en tesirli olduğu bir zamanda kızgın taş ve kumların üze­rine yatırıyorlardı.

Bir defasında yine onlara işkence yapıyorlardı. Peygamberimiz üzerlerine geldi. Bütün bu çileye sırf Müslüman oldukları için maruz kalan bu bahtiyar ai­leyi şöyle müjdeledi:

“Sabredin ey Yâsir ailesi, sabredin ey Yâsir ailesi! Sizin mükâfatınız cennet­tir. Sabredin ey Yâsir ailesi…”

Yâsir (r.a.) büyük bir teslimiyet içerisinde, sadece öğrenmek için, “Vakit hep böyle mi geçecek, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Peygamberimiz, “Allah’ım, Yâsir ailesine rah­met ve mağfiretini ihsan et!” diye duada bulundu. Bu, onları te­selliye yetmişti.

Aradan birkaç gün geçmişti. Yeterince yaşlı ve bakımsız olan Hz. Yâsir daha fazla dayanamadı. Ruhunu teslim ederek erkeklerden ilk şehit olma bahtiyarlığına erişti.

Hayat arkadaşının şehit olması, kendisinin ve çocuklarının hâlâ gözü dön­müş müşriklerin elinde bulunması, Hz. Sümeyye’yi bir hayli yıpratmıştı. Ken­disinin de bu insanlık dışı muamelelere daha fazla dayanamayacağını anlamış­tı. Bir gün Ebû Cehil yanına geldi. Ona bir hayli işkence etti. Dininden dönmeye zorladı. Fakat ne yaptıysa onu küfrün karanlığına döndüremedi. Sonunda bu yaşlı kadına hakarette bulundu, “Sen ancak güzelliği hoşuna gittiği için Muhammed’e iman ettin!” dedi. Hz. Sümeyye bu hakarete dayanamadı, Ebû Cehil’e ağır laflar söyledi. Ebû Cehil iyice kudurdu. Elindeki mızrağı bu mübarek kadı­na saplayarak onu şehit etti. Sonra da onun oğullarına dönerek işkenceye de­vam etti.

Sonradan Hz. Ammar işkenceden kurtuldu. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı. Du­rumu ona haber verdi. Peygamberimiz büyük bir üzüntü içerisinde ellerini semaya kaldırdı ve “Allah’ım, Yâsir ailesinden hiçbirisine ateşle azap etme!” diye duada bulundu.

Ammar (r.a.), Bedir Savaşı’na katılmıştı. Ebû Cehil bu savaşta öldürüldü. Pey­gamberimiz, Ammar’a hitaben, “Cenâb-ı Hak, annenin katilini öldürdü!” buyurdu.[1]


____________________________

[1]Tabakât, 3: 346, 249; el-İsâbe, 4: 334; Üsdü’l-Gàbe, 5: 481.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#8
Sümeyrâ bint-i Kays (r.anha)

Uhud Savaşı’nda Müslümanların mağlubiyeti ve “Re­sû­lul­lah’ın şehit edildiği” ha­beri Medine’ye ulaştığında, cepheye giden kadınlardan biri de Sümeyrâ bint-i Kays idi (r.anha).

Uhud Savaşı’na Hz. Sümeyrâ’nın babası, kocası, kardeşi ve oğlu da katılmıştı. Fakat o bunlardan ziyade Re­sû­lul­lah’ı merak ediyordu. Uhud’a vardığında baba­sının, kar­deşinin, kocasının ve oğlunun paramparça olmuş cesetleriyle karşı­laştı. Hepsi de şe­hit olmuştu. Sahabiler, Hz. Sümeyrâ’ya baş sağlığı diliyorlar, sabır tavsiyesinde bulunuyorlardı. Sümeyrâ (r.anha) ise ısrarla Re­sû­lul­lah’ı soru­yordu. “Re­sû­lul­lah ne yapıyor, na­sıldır?” diyordu. “Allah’a hamd olsun o iyidir!” dediler. Ama onu inandıramadılar. Peygamberimizi gözleriyle görmek istiyor­du. Onun bulunduğu yeri bildirdiler. Sü­mey­râ (r.anha) koşa koşa oraya gitti. Re­sû­lul­lah’ın sağ olduğunu görünce büyük bir sabır ve teslimiyet içerisinde şöyle de­di:

“Anam babam size feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Siz sağ olduktan sonra her türlü musi­bet hiç gelir bana.”

Evet, Hz. Sümeyrâ, babasını, kardeşini, kocasını ahirette görebileceğine ina­nıyordu. Çünkü onlar Allah yolunda şehit olmakla büyük bir makam kazanmış­lardı. Onlar için üzülmeye değmezdi. Gerçi, eğer şehit edilmiş olsaydı, Re­sû­lul­lah’ı da orada görebilirdi. Fakat onu dünya gözüyle daha fazla görmek, ondan daha fazla feyizlenmek istiyordu.

Diğer taraftan, onlar olmadan da İslamiyet gönülleri nurlandırmaya devam ederdi. Onların yerini başkaları alırdı. Fakat Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelse, Müslümanların hâli ne olurdu? Re­sû­lul­lah’ın sıhhatini merak etmesinin sebebi buy­du. İşte onlar Re­sû­lul­lah’ı böyle seviyorlardı. Zaten onları yücelten ve erişilmez yapan sır da bu değil miydi?[1]


_________________________

[1]Hilye, 2: 71.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#9
Safiyye bint-i Abdülmuttâlib (r.anha)

Asr-ı Saadet’te İslam meşalesini elden düşürmeyen, İslamiyet’in gönülleri fet­het­mesi için canlarıyla mallarıyla mücadele eden, bu hususta beylerinden ço­cuklarından geri kalmayan hanımlar da vardı. İşte, dünya durdukça kalplerde gönüllerde yaşayacak bu sahabilerden birisi de, Peygamberimizin halası Hz. Safiyye idi (r.anha).

Hz. Safiyye, yeğenini küçük yaşından beri bir anne şefkatiyle bağrına bas­mış, ona annesizliğini hissettirmemek için elinden gelen fedakârlıktan geri dur­mamıştı. Yeğenini çok seviyordu. Onun ileride insanlar içerisinde mühim bir mevki kazanacağını tahmin ediyor, merakla ve sabırsızlıkla o günlerin gelmesi­ni bekliyordu.

Aradan yıllar geçti. Sevgili yeğeni peygamberlikle vazifelendirildi. İnsanları İslamiyet’e davet etti. Hz. Safiyye hiç tereddüt göstermedi, iman ederek ilk Müslümanlar halkasına katıldı. Bundan böyle, ona olan maddi manevi deste­ğini daha da artırdı. İslamiyet’in yayılması için canla başla çalıştı.

Fakat kaderin garip bir tecellisidir ki, kardeşi Ebû Leheb, sevgili yeğenine düşmanlık etmekte başı çekiyordu. Başta Peygamberimiz olmak üzere bütün Müslümanlara işkence etmekten, acı çektirmekten menhus bir lezzet alıyordu. Hz. Safiyye bu vicdansızlığa son derece üzülüyor, hiç tahammül edemiyordu.

Bir gün yine Ebû Leheb’in Re­sû­lul­lah’ı incittiğini duydu. Hemen yanına gitti ve sert bir şekilde onu ikaz etti: “Kardeşinin oğlunu ve onun dinini yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Ehl-i Kitap âlimleri, Abdülmuttâlib’in soyundan bir peygamber çıkacağını söylüyor­lar. İşte o peygamber, yeğenimiz Muhammed’dir.” dedi.

Fakat Ebû Leheb’in hakkı ve hakikati görebilecek gözü yoktu. Kalbini öfke ve kin kaplamıştı. Kardeşinin bu ikazına, Cahiliye Devri’nde kadının durumunu aksettiren şu cümleyle karşılık verdi:

“Zaten kadınların sözleri, erkeklere ayak bağıdır!”

Ebû Leheb’e laf anlatma­nın mümkün olmadığını anlayan Hz. Safiyye, mahzun bir şekilde oradan ayrıl­dı.

Hz. Safiyye, kardeşini Re­sû­lul­lah’a yardımcı olmaya ikna edememişti, fakat oğlu Zübeyr’in Re­sû­lul­lah’ın bir fedaisi olabilecek şekilde yetişmesi için azami gayret gösteriyordu. Disiplinli bir anneydi. Bazen hafifçe dövdüğü de olurdu. Sebebi sorulduğunda, “Yetişmesi için yapıyorum; çünkü o, ileride orduları ida­re edecek!” derdi. Gerçekten de onun yetiştirdiği Hz. Zübeyr, İslamiyet’in kahra­man bir fedaisi oldu. Peygamberimiz (a.s.m.), “Her peygamberin havarisi, yar­dımcısı vardır; benim de yardımcım Zü­beyr’dir.” buyurarak onu taltif etti. Ayrı­ca onu cennetle müjdeledi. Böylece Hz. Safiy­ye, cennetle müjdelenen 10 sahabiden birinin annesi olma şerefini kazanıyordu.

Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde sevgili halası onu ora­da da yalnız bırakmadı. Oğlu Zübeyr ile (r.a.) birlikte Medine’ye hicret etti. Böy­lece Allah yolunda hicret etme faziletine de mazhar oldu.

Hz. Safiyye, Allah ve Resûl’ü uğrunda hayatını ortaya koymaktan çekinmez­di. İslam tarihinde “Kâfiri öldüren ilk Müslüman kadın” unvanının sahibiydi. Hadise Uhud Savaşı esnasında cereyan etti.

Peygamberimiz Uhud Savaşı’na çıkarken, sağlam olduğundan kadınları, kız­ları ve çocukları Hz. Hassan’ın evine yerleştirmişti. Yaşlı ve sakat olduğu için Hz. Hassan’ı da Uhud Savaşı’na götürmeyip evde bırakmıştı.

Mücahitler Uhud’da cansiperane kılıç sallarken, bunu fırsat bilen bir Yahudi sinsi sinsi kadınların ve çocukların bulunduğu eve yaklaştı. Savunmasız insan­ları şehit edip, sonra da aklı sıra kahramanlık taslayacaktı. Sonrasını Hz. Safiyye’nin kendisinden dinleyelim: “Re­sû­lul­lah ile irtibatımız kesikti. Zaten Re­sû­lul­lah ile sahabiler yardıma ge­le­bilecek durumda değildi. Yahudi’nin evin etrafında dolaşıp durduğunu görünce Hassan’a gittim, durumu haber verdim. Bu Yahudi’yi öldürmesini istedim. Hz. Hassan hem yaşlı, hem de hastaydı. ‘Ey Abdülmuttâlib’in kızı, Allah senden razı olsun! Bilirsin ki ben bunu yapabilecek güçte değilim!’ dedi. Artık vazife ba­na düşüyordu. Yanımızda silah da yoktu. Elime büyük bir odun parçası aldım. Yavaşça aşağıya indim. Adamın sırtına bir darbe indirdim, adam yere serildi; sonra öldürünceye kadar vurdum!”

Böylece büyük bir tehlikeyi önleyen Hz. Safiyye, yüksek bir yere çıkıp savaş alanını seyretmeye başladı. Kalbine bir sızı düşmüştü. Gözü dönmüş müşrikle­rin sevgili yeğenine bir zarar vermelerinden endişe ediyordu. Tam o sırada, “Müslümanların mağlubiyete uğradığı” haberi bir bomba gibi patlayıverdi. Hz. Safiyye daha fazla bekleyemezdi. Birkaç kadınla birlikte Uhud’un yolunu tuttu. Karşılaştığı ilk mücahide Re­sû­lul­lah’ın sıhhatini sordu. Sağ olduğunu, fakat kardeşi Hz. Hamza’nın şehit düştüğünü öğrendi. Mübarek şehidin cesedini gör­mek istiyordu. Peygamberimiz (a.s.m.) onun geldiğini görünce, oğlu Zübeyr’e, “Anneni geri çevir, kardeşinin cesedini görmesin!” buyur­du. Hz. Zübeyr, anne­sini karşıladı ve geri dönmesini istedi. Re­sû­lul­lah’ın böyle istediğini söyledi. Fakat Hz. Safiyye, kardeşinin cesedini görmek istiyordu. Büyük bir teslimiyet ve sabır içerisinde oğluna şöyle dedi:

“Şayet kardeşime yapılanı görmeyeyim diye geri döneceksem, ben onun ke­silip parçalandığını biliyorum. Kardeşim bu felakete Allah yolunda uğradı. Bundan daha büyük bir makam var mı? Biz Allah yolunda bundan daha fazlası­na uğramaya da rıza gösteririz. Sabretmeye kararlıyım. Sabrımın sevabını ise sadece Allah’tan bekliyorum.”

Hz. Zübeyr, dayısının başında fenalaşmasından endişe duyduğu annesinin bu metaneti karşısında bir defa daha hayranlığını ifade etti. Böyle bir annenin oğlu olduğu için de Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Sonra Re­sû­lul­lah’a giderek annesinin sözlerini nakletti. Peygamberimiz, sevgili halasının samimiyetine inanıyordu, “O hâlde bırak görsün.” buyurdu. Sonra da elini halasının göğsü üzerine koyup dua etti.

Hz. Safiyye, kardeşinin cesedi başına geldi. Vücudu paramparçaydı. Bazı âzaları kesilmişti. Bu dehşet verici hadise karşısında Hz. Safiyye gayet sakindi, mütevekkildi. Üzerinde hiçbir şikâyet emaresi görülmüyordu. Zaten onun gibi birinin kadere itiraz etmesi düşünülür müydü? Hem artık bunun manen zarar­dan başka hiçbir faydası olur muydu? O hâlde yapabileceği tek şey, Cenâb-ı Hakk’ın onun derecesini biraz daha yükseltmesi için dua ve niyazda bulunmaktı. Şöyle dua etti:

“Allah’ım, hepimiz Senin kullarınız, hepimiz Sana döneceğiz. Kardeşimin varsa, kusurlarını affeyle!”

Onun bu sabır ve metaneti Peygamberimizi çok sevindirmişti. Onun sabrını daha da kuvvetlendirecek şu müjdeyi verdi:

“Bana Cebrâil (a.s.) geldi. Melekler katında Hamza’nın ‘Allah’ın ve Resûlünün arslanıdır.’ diye yazıldığını haber ver­di.”

Bu haber gerçekten de çok sevindiriciydi. Eliyle gözyaşlarını sildi ve oradan ayrıldı.

Hz. Safiyye, Peygamberimizin vefatına kadar onu bir anne şefkatiyle bağrına bastı. Ona öksüzlüğünü hissettirmemek için elinden gelen gayreti gösterdi. Fa­kat artık Re­sû­lul­lah’ın fâni dünyadan ayrılıp yüce Rabb’ine kavuşma zamanı gelmişti. Hz. Safiyye, Peygamberimizin baş ucunda duruyor, gözyaşlarını tuta­mıyordu. Bir ara Peygamberimiz, ona ve sevgili kızına şu ikazda bulundu:

“Ey Muhammed’in kızı Fâtıma, ey Re­sû­lul­lah’ın halası Safiyye! Allah katın­da makbul ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz, çünkü ben sizi Allah’ın aza­bından kurtaramam!”

Peygamberimiz bu sözlerden biraz sonra fâni hayata göz­lerini kapadı.

Hz. Safiyye, metaneti, kahramanlığı yanında şairliği ile de tanınıyordu. Re­sû­lul­lah’ın ardından günümüze kadar yaşayan şöyle bir şiir yazdı:

“Ey Allah’ın Resûl’ü, sen bizim ümit kaynağımız oldun,/ Sen bize karşı iyilik yapardın; cefa eden olmadın./ Sen esirgeyen, yol gösteren ve öğreten olmuş­tun,/ Artık bugün senin üzerine kim ağlayacaksa ağlasın./ Allah’ın Resûl’üne anam, teyzem ve amucam,/ Dayım, sonra kendi nefsim fedadır./ Şayet insanların Rabb’i Peygamberimizi bize bıraksaydı,/ Mesut olurduk. Fakat Allah’ın emri geçerlidir./ Allah tarafından bir tahiyye olarak selam sana olsun./ Senden razı ola­rak Adn cennetlerine koysun.”

Peygamberimizin vefatından sonra 10 sene daha yaşayan Hz. Safiyye. Hicret’in 20. yılında Hz. Ömer’in hilafeti zamanında vefat etti. Medine’de Baki Kab­ristanı’na defnedildi.

Allah ondan razı olsun![1]


______________________________

[1]Tabakât, 3: 101-103; 8: 41; Üsdü’l-Gàbe, 5: 493.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi
Paylaş
YÖNETİM KURULU
YÖNETİM KURULU
  • 37
    Mesajlar
  • 17
    Konular
  • 2
    Rep Puanı
|
#10
Hind bint-i Utbe (r.anha)

İslam ordusu Mekke’yi fethetmiş, küçük gruplar hâlinde devam eden sokak ça­tış­maları sona ermiş ve Kâbe putlardan temizlenmişti. Re­sû­lul­lah’ın engin şef­kati ve mü­samahası yine kendini göstermiş, kılıçlarını terk edip Kâbe’ye sığı­nanlara eman veril­mişti.

İslam ordusunun haşmeti ve Re­sû­lul­lah’ın müsamahası karşısında kalplerinin katılıkları erimiş, hakkı görmüş olan birçok kimse, hattâ müşriklerin ileri gelen­lerinden bazıları teker teker İslam’a girmeye başlamıştı. Resûl-i Ekrem her bi­rinden teker teker biat alıyor, sanki aralarında hiçbir düşmanlık geçmemişcesıne, şefkatle İslam’ın sinesine ka­bul ediyordu. Çünkü İslam, samimi tövbe ve ne­dametten sonra geçmişten hesap sor­mazdı.

Fetih gününün gecesi Müslümanlar, yıllardan beri Kâbe’de ibadet edebilme ar­zu­suyla yanan gönüllerinin hasretini dindirmek, çileli, işkenceli ve ıstıraplı günlerden sonra “fetih müjdesi”ne nail kılan Rab’lerine minnet ve şükranlarını sunabilmek maksadıyla Beytullah’ı doldurmuşlardı. Kimi yalnız başına kimi de cemaatler hâlinde ibadet ediyorlardı. Kimi rükûda, kimi secdede, kimi kıyamda idi. Kâbe cıvıl cıvıl kaynıyordu. Tıpkı bir mahşer gibiydi. “Lebbeyk”ler, “Allahü ekber”ler yeri göğü çınlatıyor, gönüllerden kalplerden süzülen dualar du­daklarda şekilleniyor, berraklaşıyor ve semaya açılan ellerden Rab’lerine ulaşı­yordu.

Bu ulvi manzarayı yüksekçe bir yerden seyreden birisi vardı. Manzara bu seyircinin heyecanını gittikçe artırıyor, iç âleminde ruhi inkılaplar meydana getiriyordu. Bu seyirci, Uhud Harbi’nde İslam kahramanı Hz. Hamza’yı (r.a.) Vahşî’ye öldürten, daha yeni Müslüman olmuş müşrik reislerinden Ebû Süfyân’ın karısı Hind bint-i Utbe idi. Kâbe’deki kutsi manzara Hind’in kalp katılığını gidermiş ve şirki bertaraf etmişti. Hind gece yarısına doğru kocası Ebû Süfyân’a kesin kararını açıklamıştı: “Ben Muhammed’e (a.s.m.) biat etmek istiyorum!” Karısının bu sözüne şaşı­ran Ebû Süfyân şöyle karşılık verdi:

“Ama sen İslam’ı inkâr ediyordun!”

Hind de kocasına şöyle cevap verdi:

“Evet. Vallahi öyle idim. Ancak şimdi, ben şuna kesinlikle inanıyorum ki, bu geceden önce bu mescitte [Kâbe’de] Allah’a hakkıyla kulluk edilmemiştir. Ye­min ederim ki, Müslümanlar bütün geceyi namaz kılarak, ayakta, rükûda ve secdede geçirdiler.”

Karısının kesin kararlı olduğunu gören Ebû Süfyân şöyle dedi:

“Öyle ise akrabandan birisini yanına al ve Muhammed’e git.”

Ertesi günü Hind’in kardeşi Ebû Huzeyfe, Hind ve diğer kardeşi Fâtıma’yı da alarak Re­sû­lul­lah’a geldiler. Re­sû­lul­lah onlara İslam’ı anlattı ve bazı şartlarda biatlarını kabul edeceğini bildirdi. Hind tam Re­sû­lul­lah’a biat edeceği sırada şöyle dedi:

“Ben sana hırsızlık etmemek üzere biat edemem! Zira sen Ebû Süfyân’ın cim­riliğini bilirsin. Bana kâfi derecede mal ve yiyecek vermez, ben ise onun malın­dan çalarım!”

Re­sû­lul­lah, gidip Ebû Süfyân’dan helallik dilemesini, aksi takdirde biatını kabul edemeyeceğini bildirdi. Hind doğruca Ebû Süfyân’a gitti ve durumunu anlattı. O da kendisine helallik verdi. Hind sevinç içinde Re­sû­lul­lah’a geldi. Bu gelişi öncekinden farklıydı. Örtünmüştü. Re­sû­lul­lah biatını kabul etti. Sonra Hind, Re­sû­lul­lah’a karşı içinden geçenleri şöyle ifade etti:

“Ey Allah’ın Resûl’ü! Burada senin çadırından daha çok hiçbir çadıra kin duy­mazdım. Senin çadırından daha fazla hiçbir çadırın yağmalanmasını istemez­dim. Fakat Allah’a yemin ederim ki, bugün Allah’ın, senin çadırını mamur et­mesini ve mübarek kılmasını temenni ediyorum.”

Bu sözlere karşı Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu oldu:

“Allah’a yemin olsun ki, beni çocuklarınızdan, anne ve babanızdan daha çok sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmazsınız.”

Eve döndüğünde Hind’in (r.anha) ilk işi, oradaki putu kırıp parçalamak oldu. Pu­ta vurduğu her bir darbede Hind’in ağzından şu sözler dökülüyordu:

“Biz seninle beraberken aldanmıştık!”

Artık o da İslam’ın sonsuz saadetine kavuşmuştu.[1]


_____________________________

[1]İsâbe, 4: 425.
Yazar:
Sahabeler Ansiklopedisi


Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Sabit Konu A’dan Z’ye Sahabeler ALTAY FORUM 18 1,764 02-28-2019, 04:40 PM
Son Mesaj: ALTAY FORUM

Foruma Git: